Nazlı Akkaya yazdı: “Ya Beton Olsaydı”

                   Ya Beton Olsaydı                                                     

               Uzun uzadıya ödül konuşması hazırlayıp, sahneye çıkınca alkıştan mıdır yoksa onca kişinin önünde olmaktan mıdır bilmem; titreyen elleriyle mikrofonu bir oraya bir buraya savura savura yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz doğaçlama bir konuşma yapan, ama hayatının konuşmasını yapan insanlar gibiyim şu an…

              Sana anlatacağım çok şey vardı oysa… Çok not aldım. Çok araştırdım lakin, bilgisayarım mikrofon etkisi yaptı sanki bende… Klavyenin başına oturur oturmaz titreyen kalbimle dökülüversin içimdekiler dedim… Kahveci dükkanlarının hiç insani ölçülerde olmayan kahvelerinden birini yanıma alıp,   en insani olandan bahsedeceğim sana… Bu yüzyılın insanı olmakla ,olmamak arasındaki kararsızlığı sızdıracağım yüreğimden…Kahvem bitince kalkarım haberin olsun. Çünkü güncelde her muhabbet artık bu bardak ölçüsüne göre ayarlanıyor biliyorsun… Çay bardakları küçük, ama sabrı kocaman insanların  çocukları, kocaman kağıt bardaklara, minicik sabrı sığdıramaz oldu çünkü..

       Saat 17:15…Tek başımayım. Birazdan gelecek olan arkadaşımı bekleyebileceğim bir masayı gözüme kestirip oturdum… Ne (kimse) saydıklarım beni görsün, ne ben (kimse) saydıklarıma görünür olayım diye geçirdim içimden.  Derken, şu an bulunduğum mekânın her zaman görüp bildiğim ama hiç fark etmediğim bir hali çarptı vücuduma… Evet evet, tam anlamıyla vücuduma… Önce ayaklarıma çarptı. Sonra dizlerime derken tüm vücudum hissetti bu çarpmayı.. Sonra kalbim sarsıldı. (Ah) geldi içeriden… Derinden… Hatıralarıma çarptı, insanlığıma çarptı… Yalnızlığıma çarptı… Ve nasıl olduysa gözüm oraya takıldı… Ya da yüreğim takıldı, ya da çocukluğum takıldı… Garson kızın her adım atışında ahşap zeminin beni sarsmasına takıldım kaldım… Uzun uzun izledim. Kızın ayakları ahşaba basarken ahşabın diğer ucu benim sandalyemi sarsıyordu… yumuşak ve esnek tahtalar bana, yalnız olmadığımı yanımda birinin olduğunu hatırlatıyordu… Sanki hiç tanımadığım ama bakışlarında, çocukluğumla karşılaştığım bir teyze sırtımı sıvazlıyor, tüm sevecenliğiyle sıcacık avuç içleri omuzumda geziniyordu… Ve sanki aynı anda kalbinden geçirdiği hayır dualar, elinden ve dilinden bahtıma akıyordu… Kulaklığımda  (Yiruma) çalıyordu. Ve kız yürüyordu… Sağa, sola, ileriye arkaya defalarca gidip geliyordu… Tahtanın esnekliği yalnızlığımı alıyordu adeta… ’Beton olsaydı’ dedim… (Ya beton olsaydı…) içim cız etti. O zaman hiç sarsılmaz, hissedemezdim…      Öyle ya, hissedebilmek için sarsılmalıydı insan!  Ve sarsılabilmek için hissedebilmeliydi insan..

             Kızcağızı hiç tanımıyor olmama rağmen acelesini, telaşını, yorulunca ayaklarını sürüyerek yürümesini, tabanlarını güçlü güçlü yere vurmasındaki kararlılığı hissettiren ahşap zemine baktım, baktım, baktım… (Her şeyin en iyisi önce benim çocuğumda olmalı) cümleleri yan masadan maya gibi çalınırken kulağıma, ilk defa kola şişesi görünce şaşkınlıktan başparmağımı içine sokup çıkaramadığım zaman çekilen fotoğrafıma baktım… Kimin gerçekten aç, kimin tok olduğunu kestiremediğinden mütevellid ve ‘fakir yok ki’ diye kendimi rahatlattığımı unutup, oyundan gelince komşunun elimize tutuşturduğu yağlanmış ekmeğe baktım…’Bana hitap etmiyor, bana negatif enerji veriyor’ dediğim arkadaşlarımı unutup, ( meşelerin dibi)nde kalan oyun arkadaşlarıma baktım… Hatrının mesabesi dizimize varmayan ilişkilerde boğulurken, belimize çıkarttığımız ipten bir o tarafa bir bu tarafa  atlayan çocukluk arkadaşlarıma  baktım. Nurcan’a baktım, Serpil’e baktım, Salih’e baktım… O  zamanlarda,  körebede ebeler tam kör olmazdı.. Ve yakan top küçükleri hiç yakmazdı…  Futbol 11 kişiyle değil, mahalle deki çocuk sayısına denk oynanırdı…  Evden gelen her şey kirli ellere paylaştırılır, kir sadece elde kalır, lokmaya bulaşmazdı.  Yağmur yağınca   (moodumuz)  düşmez; çamura çivi saplamaca oynanırdı… Yani  diyeceğim, bir kalbe bir mahalle sığardı..

        Arkadaşım dokundu omzuma. Çıkardı beni daldığım yerden…   ‘Ne kadar gıcırdıyor bu tahtalar’ diyerek oturdu karşıma… Açtı bilgisayarını ‘başlık ne olsun’ dedi. Gülümsedim;  dedim  ‘devam kaldığımız yerden.’

Nazlı AKKAYA

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*