Leyla Yıldız yazdı:İhtişam ve sefalet: Tolstoy & Dostoyevski

İhtişam ve sefalet: Tolstoy & Dostoyevski                                   

     “(…) kendime erkek ve kadın hizmetkârlar edindim, kendi evimde doğan hizmetkârlarım oldu, ayrıca Kudüs’te gözümün gördüğü bütün sürülerden daha   büyük bir sürüye sahip oldum; kendim için gümüş, altın ve başka krallar ile eyaletlerden özel hazineler  toplattım; erkek ve kadın şarkıcılar getirttim ve insanoğlunun tadabileceği bütün zevkleri, müzikli eğlenceleri, hepsini tattım.”

Lev Tostoy / İtiraflarım

“Sana demin, fakirliğimden utanmadığımı söyledim,  ama yalan, en çok bundan utanıyor, bundan korkuyorum; hırsız olsaydım bu derece korkmaz, utanmazdım.

Fyodor Dostoyevski / Yeraltından Notlar                                                                       

           Tolstoy ve Dostoyevski, bir dağ zirvesine çıkıp on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sının iki zıt yüzünü kelimelerin efsunuyla çizdiler. İhtişam ve sefaletin üryan tablolarıdır onların romanları. Tolstoy şaşaa, debdebe, gösterişin şöleni; Dostoyevski sefahat, meşakkat ve sefaletin çığlığı. Biri bataklığa, öteki gül bahçesine meyletti. 

            Nerelerde dolaşır; yerüstünde değil pis, leş kokan “Yeraltı”nda yaşamayı seçen? Miskinlik için, uyuşukluk için “yaşasın yeraltı” diyen nerelerde dolaşır? 

             “Gene de biliyor musunuz, bizim gibi yer altı takımının dizginlerini sıkı tutmak gerektiği kanısındayım. Çünkü kırk yıl ses çıkarmadan yer altında oturup ama bir fırsatını bulup yeryüzüne çıkarırsak (…)”

            Batakhanelerde gezinir Dostoyevski, aylak aylak… Varoşlar, zifiri karanlık, son derece berbat, havasız, basık kiralık odalar; barlar, hapishaneler onu çekiyordu kendine.  Kendi içine… Ve vıcık vıcık şarap kokusunun buğulandığı meyhaneler; istemsizce kaçtığı, hayatını paçavraya çevirdiği mekânlardı Dostoyevski’nin… Bedbaht bir adamdı Dostoyevski. Bu çirkef yerlere, peşini hiç bırakmayan iç sıkıntısı sürüklüyordu. Kederdendi. Aldırmazdı ama. Loş, rutubetli, mezardan farksız mahzenler, onun için tatlı, hoş bir ülkeydi.

            “Bakın, yağmur yağarken saray yerine bir tavuk kümesi görsem, ıslanmamak için belki kümese girerim.”

            Suçluluk hissi vardı durmaksızın işleyen. Saklanmak için miydi kapanık, puslu havaları sevişi? İzbe, şüpheli gölgelere çekilişi? Herkesten önce kendini kusurlu görmeye eğimli oluşu… Zerre kadar kabahati olmadığı durumlarda bile kendini suçlu çıkarışı… En çok dokunan da buydu Dostoyevski’ye.

            “Kabahatlerimi işlerken birisiyle karşılaşıp görülmekten, yakalanmaktan dehşetle korkardım. Bu yüzden birbirinden karanlık, şüpheli yerlerde dolaşırdım.”

            Çökük yanaklar, üstünden dökülen partallarla kasvetli bir adamdı Dostoyevski, kahramanları da öyle; çarpık, çetrefilli, pejmürde… Cezbeye tutulmuş gibidir her biri. Hepsi ateşler içinde sayıklar. Sara nöbetlerinde ağızlarından gelen köpüklerle daha bir hırsla bağlanırlar yaşama. Büyüdükçe büyüyen hıçkırıklarını, içinde boğmaya çalışan sonra ani haykırışlar, iniltiler halinde boşanıveren karakterlerdir, Dostoyevski’yi devasa bir romancı yapan…

            Dostoyevski’nin insanları deliliğin uçlarında gezinen, ruhun en kuytu, en gizemli, en müphem yaralarını açığa çıkaran kişilerdir. “Sinir hastalarıyla dolu bir hastane” gibidir onun roman sayfaları. Ayyaş, kumarbaz, ecinni, katil, anti sosyal, mazoşist, takıntılı, acı çeken, ezilen, epilepsi nöbeti geçiren, öfke krizine girenlerle dolu bir hastane, tıklım tıklım… Derken bir fısıltı gelir onun sokaklarından; dilenciler, hırsızlar arasından sivrilen zilzurna bir sarhoş coşkusudur bu.

            Geleneksel toplumdan modern topluma geçişte yaşanan değerler karmaşasının bir göstergesidir onun kahramanları. Yabancılaşmanın… Ve savruluşun… Nereye ait oldukları belli olmayan… Sarsıntı geçiren… İçsel azapları usul usul bedeni saran… Toplumsal yaşamdan kopuk, sancılı ve gerilimli tiplemeler…

            “Evet, on dokuzuncu yüzyıl insanının her şeyden önce karaktersiz olması gerekir, böyle olmak zorundadır. Karakterli olan insan ise her şeyden önce dar kafalıdır. Bu, kırk yıllık denemelerimden sonra vardığım sonuç.” 

            Cürüm işleyen, yakayı ele verecek diye alı al, moru moruna karışan sonra da kendi eliyle teslim olan tezatlar bütünüdür Dostoyevski’nin şahısları. Kavgada dövülmeyi severler, dövmeyi değil. “Namuslu bir insanım diye övünülür mü hiç? Herkes namuslu olmak zorunda değil midir?” diye sorar Dostoyevski; sorar ve “namuslu hırsız” tipini çıkarır vitrine.

            Suç ve Ceza kadar dünya çapında sevilerek okunan roman yoktur belki de… Bir cinayetin romanıdır. Asalak, kan emici, yaşlı tefeci kadını ortadan kaldırarak insanlığa müthiş hizmet etmiş olacaktır Raskolnikov. Ruhunda sarmaşıktır bu hülya. Napolyon gibi düşler kendini. Kafasında cirit atan çığlıklar dindiğinde Petersburg’da, bir apartman dairesinde paltosuna gizlediği baltayla katletmiştir rehineci kadını. Üstelik vahşete tanık olan tefecinin kız kardeşini de…

            Sarınmış kendine yürüyordu Petersburg sokaklarında Raskolnikov; yürüyordu adımları kararsız, ürkek… Çalacak bir kapısı olmayan nereye yürür; bizzat içine… “Ben bir insanı değil prensibi öldürdüm.” diyen suçlunun her adımda kendini aklayan gözü, öbür kaldırımda adımlarını bekleyen cani ruhunu seyretmektedir. Solgun yüzünde katlin canlı izleri…

            “Sefalet fakirlikten daha beterdir efendim! Bir insanın artık bir yeri olmaması ne demektir bilir misiniz? Her insanın dara düştüğünde çalacağı bir kapı bulunmalı değil midir? Eğer çalacağınız bir kapı yoksa sefalete düşmüşsünüz demektir.”

            Okuyucu Raskolnikov’u neden lanetlemez? Çünkü Dostoyevski, roman kahramanına, öyle sarsıcı bir vicdan azabı çektirir ki, günler geceler boyu onu pişmanlık hissiyle sayıklatır. Beş parasız bu üniversite öğrencisi, daracık pansiyon odasında, işlediğin günahın derin teessürünü yaşar. Dostoyevski, en acımasız cellâdı bile yargılamak yerine, onu anlamaya çabalar. Suç ve Ceza polisiye değil suçluluk psikolojisinin inceden inceye işlendiği tahlil romanıdır. Freud yazar hakkında;  “Sanatçı, nevrozlu, ahlakçı ve suçlu olmak üzere dört ayrı cephesi bulunan, zengin bir kişilik yapısıyla karşımıza çıkar.” der. 

            Dostoyevski’nin hastalıklı ezilenleri, Tolstoy’un sihirli bir değnekle dokunduğu billurdan hayatlara çarpar on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sında. Kimlerdi Tolstoy’un kahramanları? Prensler, kontlar, generaller, komutanlar, subaylar, onların eşleri, partizan hareketinin üyeleri, prens ve kont kızları; burjuvazi takımı, tüccarlar ve toprak ağaları… 

            “Bir vakitler çok güzel olduğu hâlâ yüzünden okunan gösterişli ve görkemli Prenses Kuragina, sofranın onur köşesinde oturmaktaydı. Her iki yanında, yaşlı bir general, generalin eşi ve Anna Pavlovna Serer gibi gerçekten saygıdeğer konuklar yer almıştı.”

            Dostoyevski’nin trajik dünyasındaki Rusya, Tolstoy’un şatafatlı yıldızlarıyla ışıklandırılmıştır. Dostoyevski viranelerden, Tolstoy kâşanelerden dem vurur. Görkemli malikâneler, şık balolar, gösterişli kulüpler, av partileri, tiyatrolar… Tolstoy’un karakterleri, aristokratça yaşam sürdüren çok zengin, saygın asilzadelerdir… Her biri mükemmel eğitim almış, iyi yetiştirilmiştir; onur, cesaret, nezaket, terbiye ve dürüstlük gibi niteliklerin lüzumuna inandırılmış güçlerin senfonisidir. Asil ve kibardırlar. Kederler ve zihinsel sarsıntılar yaşamış olsalar da neşeli bir mizaca sahiptir her biri. 

            “Mumlar ışıl ışıl yanmakta; gümüş ve kristal sofra takımları ile bayanların giysileri, apoletlerin simleri pırıl pırıl parlamakta, kırmızı üniformalarıyla uşaklar masanın çevresinde fır dönmekte; bıçak, bardak ve tabak sesleriyle birlikte sofradaki konuşmaların neşeli mırıltısı kaplamaktaydı salonu .”

            Tolstoy’un kadın kahramanları; Dostoyevski’ninkiler gibi uğradığı hayal kırıklıklarının ruhunda yarattığı çizikleri tamir etmeye çalışan, incinmiş, aşağılanmış, hakarete uğramış elem çiçekleri değildir. Sonya gibi zaruretin sokağa düşürdüğü kadınlar hiç değildir. Veya Raskolnikov’un gözünde bir hamamböceği kadar değeri olmayan tefeci Alyona gibi canına sinsice kastedilen kadınlar da değildir.

            Pahalı kumaşlar, inciler, mücevherler, çiçekler içinde çıkarlar kabul törenlerine, balolara Tolstoy’un kadınları. Ve sesler kesilir ansızın, başlar ateş kasırgasına çevrilir, hayranlıkla. Batılılaşma serüvenine giren on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sının laik salonlarının neşeli hayat sürme emeli olan, biblo ya da oyuncak bebek görünümlü kadınlar, göz kamaştırır. 

            “Prenses Elen gülümsedi; salona girdiği andaki çok güzel kadınlara özgü o sonsuz gülümsemesiyle baktı. Kıvrımlarla süslü beyaz balo giysisini hışırdatarak, beyaz omuzlarının ışıltıları, saçının ve pırlantalarının pırıltılarıyla yanlara açılan erkeklerin arasından geçti; kimseye bakmadan ama herkese gülümseyerek ve sanki boyunun posunun güzelliğini, dolgun omuzlarını, o zamanın modasına göre çok açık olan göğsünü, ensesini seyretme hakkını herkese sunuyormuş ve balonun görkemini peşinde sürüklüyormuş gibi, doğruca Anna Pavlovna’nın yanına gitti.” 

            Tolstoy, mühimsediği güzelliği dış ve iç güzellik olarak işler. Kadınlar ya Venüs kadar güzel ve alımlıdır ama içsel âlemleri boş, yakından tanıyınca füsunu bozulur; ya çirkindir fakat çekici bir tarafıyla etrafındakileri büyüleyendir. Veya uysal, hayli çirkin ama iyi kalpli, sevgi doludur.

            İstemezler ortak aklın istediğini, Dostoyevski’nin yaşam ihtirasına sahip kahramanları.  Tolstoy’un insanları gibi mutlu, başarılı, büyüleyici ve yaşamdan hoşnut olmayı, daha çok mülke sahip olmayı istemezler. Hayatla alay eder Dostoyevski’nin kahramanları; yaşadığını anlamak için kendi kendine serüvenler uydurur, yaşama oyunları oynarlar. Fakir ama yüce gönüllü kişilerdir. Tolstoy’unkiler gibi mevki, kudret gibi somut hedefler için gayret etmezler, onların gözünde bunların hiçbir kıymeti yoktur. Aşağılanıp hırpalanmışlardır ama onurunu her şeyin üstünde tutan gururdan heykellerdir. Ruhlarında açılan çatlakları tamire gayret eden gurur sarhoşları…

            “Son derece gururluyum; en ufak şey, derim soyulmuş da, sanki havanın teması bile bana ıstırap veriyormuş gibi hissetmeme neden olur.”

            Ah koşuşturma! Hepsinde delice bir koşuşturma. Dudaklarında nehrin azgın köpükleri, yıkılıncaya dek koşarlar. Hayatla mücadele halindedir Dostoyevski’nin karakterleri; çoğunda bir şeylere tutunma çabası… 

            “İnsan boğulmamak için nasıl bir saman çöpüne bile sarılabiliyor!”

            Dostoyevski buzdağının altı, Tolstoy üstü

            Rus Edebiyatının som altın çağında romanlarıyla bir gizemin panoramasını çiziyor Dostoyevski. Açtıkça açar kanatlarını ve ta derinlere iner. Bilinçaltının örtüsünü kaldıran ta iner derinlere. İç çözümleme ve şuuraltı tekniğiyle insan psikolojisine kandil tutar. Bireylerin içsel çatışmalarını ve hezeyanlarını açığa vurur. “Kendisinden bir şeyler öğrendiğim tek psikolog Dostoyevski’dir.” der Nietzsche. İnsan denen varlık bir muammadır ve hayatını bu bulmacayı çözmek için adamıştır. Peki niçin? Düşer önüne kuru yaprak misali cevabı; insan olmak için.

             “İnsan bir gizemdir: Eğer tüm yaşamını onu çözmekle geçirsen, zamanını boşa harcamış olmazsın. Ben kendim bu gizemle meşgul oluyorum, çünkü ben bir insan olmak istiyorum.”

            Aralıksız hayaller kuruyordu Dostoyevski, tavanı basık, üç dört metrekarelik, penceresiz odalarda düşler âleminde geziniyordu. Hayallerinde “güzel ve yüksek şeylere dalışlar” yapıyor, derken birden kahraman kesiliyor, sonra her şeyi tembelce ve tatlı bir tarzda sanata bağlıyordu.

            “Bu arada kendimi ‘güzel ve yüksek şeyler’e vermek, her şeyle uzlaşmamı sağlayan bir çare olurdu, ama elbette hayallerimde. Öyle hayaller kuruyordum ki, aralıksız tam üç ay odamda daldığım hayal âleminde yaşardım.”

            Kitapların zevk verdiği, kitapların heyecan verdiği, kitapların ıstırap verdiği adamdı. Puşkin ve Griboyedov, ona derinden tesir etmiştir. Ve Gogol eğilir üstüne esin gölgesiyle. “Hepimiz Gogol’ün Palto’sundan çıktık.” der. Schiller ise ona sonsuz büyünün anahtarını bağışlamıştır.

            “Schiller’i ezberledim. Konuşmalarımda, sayıklamalarımda onun eserlerini dilimden düşürmüyorum. Schiller adı bende sonsuz hayaller canlandıran büyüleyici bir etki yapıyor.”

            Woolf’dan Joyce’a, Nietzsche’den Kafka’ya ilham şerbeti dağıtır Dostoyevski’nin romanları. Kafka’nın Böcek’i işte bu iksirin mahlûku.

            “Dinlemek isteseniz de, istemeseniz de, şimdi size niçin bir haşere bile olamadığımı anlatmak istiyorum baylar. Tamamıyla ciddi olarak söyleyeyim ki, böcek olmayı çoğu zaman arzuladım. Yazık ki buna bile layık olamadım.”

                Tabiat, toplum ve insan tasvirleriyle romanlarını genişleten Tolstoy’un insanı capcanlıdır. Hüzünleri, umutları, emelleri, gelgitleri, hataları, zaafları, inançları, mutluluk isteğiyle diri; her sınıftan, her tabakadan insanı, hayatın içindendir. Âşık olur kahramanları, elem çeker, nefret eder, kavga eder, uzlaşır, yüzleşir, uzaklaşır. Muazzam tasvir yeteneği ve kıvrak dilinin gölgesinde her kahraman canlanır gözümüzde.

            Kont unvanı ile doğar Lev Nikolayeviç Tolstoy. Rusya’nın Tula şehrindeki Yasnaya Polyana denilen eşsiz malikânede, aristokrat bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası emekli bir yarbay. Sorguladıkça tiksinir kendi sınıfından. Eşitsizlik, bencillik, yoksulluk ve işkenceye başkaldıran Dostoyevski gibi başkaldırır Tolstoy. Neye yahut kime? Rus toplumunun ahlak kurallarına. Kibar takımın ikiyüzlülüğüne, hilekârlığına, yapmacıklığına, yardımseverlik gösterisine isyan eder. Elit zümrenin bütün sahteliklerine, ruhun yüce duygularının görmezden gelinmesine, salon mabedine isyan eder Tolstoy. Can sıkıntısından doğan eğlencelere, kâğıt oynamaya,  şarap içmeye, âlem yapmaya isyan eder. 

            Köylüler onun gözünde en soylu kişilerdir; çalışmanın erdemini kavramış köylüler…  Kimi zaman alın teriyle çalışan, kimi zaman işten kaçmaya uğraşan köylüleri tabii ortamında resmeder. İyilikle bilgeliğin, sadelikle inancın timsalidir onlar. Ve Tolstoy yozlaşan şehir yaşamına karşı köy yaşamanın saflığını sahneler.

            Dostoyevski çelişkiler yumağı, Tolstoy tarihi heybet

            Aşırı hassas, sinirli bir kişiliğe sahiptir Dostoyevski, saf gerginlik… “Baylar, yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.” diyen. Çizdiği tiplemelerde var olur. Biraz Delikanlı’da, biraz Suç ve Ceza’da, Ezilenler’de, biraz Karamazov Kardeşler’de, Budala’da hatta Kumarbaz’da, çokça da Yer Altından Notlar’da yaşar. 

            Dostoyevski; zaafları, huzursuzlukları, merhameti, vicdanıyla keskin çelişkilerin bıçak sırtında dinlenir. “Kabayım.” diyor; “Kaba olmaktan zevk alırım.” diyor. “Umutsuzluk en yakıcı zevktir.” diyor. İyiliksever olmak istiyordu ama bu elinden gelmiyordu. Yüce gönüllü olmakla adi olmak arasındaydı. Zıt mevkilerde dolaşmaktan haz alıyordu.

            “İyiyi, ‘güzel ve yüksek şeyleri’ ne kadar çok anladıysam, o kadar derinlerine battım, sıkıştım kaldım içlerinde.”

            Sefahat âlemlerinin hicap duyan adamıdır. Utanç duygusu çepeçevre sarmıştır etrafını. Yüksek ruhunda bir yer altı vardı.

            “Sefahat âlemlerimi tek başıma, geceleri, gizli, korka korka, utanarak yapardım; utanç duygusu bir an bile peşimi bırakmaz, en iğrenç anlarda adeta bir lanetleme hali alarak beni ezdikçe ezerdi. O zaman bile ruhumda bir yeraltı vardı.”

            Istırap çekiyordu maddi ıstırap fakat kitaplarından kazandığını, paradan öç alırcasına kumara yatıyordu. Henüz yazmadığı romanların avanslarını alıp kumara veriyordu. “Sebep can sıkıntısıydı baylar, hep can sıkıntısı; atalet beni eziyordu.” diyor.

            “Sefihliğimin ardı arkası kesilince içim sıkılıyordu. Pişmanlık duymaya başlıyor, fakat bu mide bulandırıcı duyguyu da çok geçmeden kendimden uzaklaştırıyordum.”

             İnsanın ne kadar hor, kaba, çirkin, hoyrat tarafı varsa hepsini kendinde barındırıyordu; aynı oranda merhamet, vicdan azabı, kendini hesaba çekme gibi hasletleri de taşıyordu yüreğinde. “Maddi cesaretim vardı, fakat manevi cesaretim yoktu.” diyor. Korku ve büyüklük duygusu iç içedir. Ne kötü ne iyi, ne alçak ne namuslu, ne kahraman ne de korkak birisiydi.

            “Ben yalnızca ters bir insan değilim; hatta nasıl biri olduğum da belli değil: Ne tersim, ne uysalım, ne alçağım, ne onurlu, ne kahraman, ne de kaçık!”                 

            Dostoyevski derûnu anlatır, Tolstoy görüneni… Tolstoy’un Savaş ve Barış’ında tarihi olaylar, destan sahnesi olarak çıkar karşımıza. Beş yüz seksenin üstündeki kahramanın resmigeçidi eşliğinde Borodino muharebeleri, şehrin Fransızlara teslim edilmesi olağanüstü tasvirlerle sergilenir. General Kutuzov anlı şanlı tarihi bir kişilik. Derken Napolyon, sahte bir gülümsemeyle belirir; küçük şişman, istilacı bir adam olarak. Dostoyevski’de rol model olan Napolyon, Tolstoy’un nezdinde “Halkların Katili”dir.

            Romandaki karakterler gerçek şahıslardan mülhemdir, hepsi yaşayan hayatın kendisi. Nikolay Rostov Tolstoy’un babası; İlya Andreyeviç Rostov büyükbabası, Natalia Rostova ise büyük annesidir. Kızı, gelini, eşi ve kendisi…  “Hepinizi yazıyorum.” der gelinine. Kaleminden aheste aheste doğan koca ağızlı, kara gözlü, çirkin ama sevimli, neşeli ve samimi Nataşa’nın görüntüsü belirince. Kızına bakıp çizdiği tutkulu bir çocuk Nataşa Rostova…

            Hikâyesini tren hattında intihar eden meçhul bir kadından aldığı Anna Karenina’nın portresine ise fiziksel güzelliğinden çok etkilendiği Puşkin’in kızı ilham kaynağı olmuştur.

            Dostoyevski alıngandır, takıntılı ve saplantılı

            “Ben hasta bir adamım… Gösterişsiz, içi hınçla dolu bir adamım ben.” diyen Dostoyevski takıntılı ve saplantılıdır. Alıngandır, “Dünya hassas kalpler için cehennemdir.” diyen.

            “ Ben son derece onurlu bir adamım. Bir kambur ya da bir cüce kadar da evhamlı, alınganımdır, gene de öyle zamanlar oldu ki, birisi         yüzüme bir şamar aşk etse sevinç duyardım belki.”

            İki yıl önce yürürken omzuna çarpan bir subaya hangi mesafeden, hangi açıyla nasıl bir şiddetle çarpacağını düşünür; bu sebeple inanılmaz hesaplamalar ve hazırlıklar yapar; uykusuz kalır geceler boyu. Böyle yapınca şerefini kurtaracaktır. Mektuplar yazarak düelloya çağırır subayı.

            “Tabii çok hızlı çarpmam, diye düşünüyordum, Yolunu kesince çarpışırız, ama omuzlarımız hafifçe birbirine değer o kadar; hafif bir çarpışma olur, ben de onun bana çarpacağı kadar çarparım.”

            Baştanbaşa hissiyattır; ömrü boyunca suskun kalmıştır, miskin, neşesiz, çekingen ve ürkek. “Çekingenliğim korkaklığımdan değil, hudutsuz gururumdan geliyordu.” diyor; korkak ve köle ruhlu olan. Alaya alınma vehmi, gülünç duruma düşme vehmi hiç bırakmaz peşini. Rezil görünmekten marazi bir ürperti duyar, işte bunun içindi tüm kaidelere körü körüne bağlı oluşu.      

            En kötüsü neydi? Yüzünü son derece aptal buluşu. Evet, yüzünden nefret ediyordu. Ve alçak ifadesinden… Hâlbuki yalnızca zeki bir görünüşe razıydı. Hatta yüzünü zeki bulmaları şartıyla o alçak ifadesine bile katlanabilirdi.

            “Mesela, yüzümden nefret ediyor, çirkin buluyor, hatta alçakça bir ifadesi olduğundan şüpheleniyordum; hatta bu yüzden, her gün dairedekiler bendeki alçaklığı fark etmesin diye kendimi azaba sokarak elimden geldiği kadar serbest bir tavır takınıyor, yüzüme asil bir ifade vermeye çalışıyordum. ‘Varsın yüzüm güzel olmasın, fakat asil, manalı ve bilhassa fevkalade zeki görünsün.’ diye düşünüyordum. Ama bir yandan da yüzümde asla bu kadar mükemmel manalar bulunamayacağını kesin olarak bilmenin acısını duyuyordum.”

            Öz saygısı düşüktü, sefaletin dibine ulaşan Dostoyevski’nin… Yoksulluğundan utanmadığını sanıyordu ama utanıyordu. Kimsenin yüzüne doğruca bakamazdı, bakışlarını kaçırırdı. Küçülmekten zevk alan bir adamın öz saygısı kalır mıydı? Hakir görülmesine düşkünlüğü, memuriyetteki başarısızlığı ve kılıksızlığı sebep olmaktadır.

            “Ahmaklar, sofralarına almakla bana büyük şeref bağışladıklarını sanıyorlar; asıl benim onlara şeref verdiğimi anlamıyorlar! Zayıflamışım… Giysimmiş… Ah şu lanet olası pantolonum! Zverkov, dizimdeki sarı lekeyi demin fark etti…”                   

            Acıdan doğan bir zevk

            Dostoyevski’nin gri, alacakaranlık göğü; keyifsizliğin, ümitsizliğin çölüdür; acımasız, adaletsiz ârafta yaşar. Tüm yeryüzünün en soyut kenti Petersburg’da yaşamak gibi acı bir şanssızlığa uğramıştır. Acılardan besleniyor Dostoyevski, kendi acılarından… Diş ağrısından dahi zevk duyan mazoşist bir tarafı vardır.

            “(…) öyle anlar oldu ki, bana birinin tokat atmasını istedim, hatta buna sevinecektim. Ciddi söylüyorum; gerçekten de bunda ayrı bir zevk, kuşkusuz acıdan doğan bir zevk bulabilirdim.”

            Taine’nin ifadesiyle “Sanat bir çığlıktır.” Çok kere acı, arada bir ümit dolu bir çığlık. Dostoyevski acı dolu çığlığıyla suret veriyordu kahramanlarına.

            “İnsan refahtan başka şeyi de sevemez mi? Belki ıstıraptan da aynı derecede hoşlanıyordur?”

            Kolay elde edilmiş bir saadet mi yoksa insanı yücelten acı mı daha yeğdi? Evet, üzülmek bir nevi bilinçli tercihti. Istırap… İdrakin biricik kaynağı…

            “Istırap, şüphe ve inkâr demektir; içimizde şüphe uyandıran bir billur saray tasavvur edilebilir mi? Bununla beraber, insanın gerçek ıstıraptan, yani yıkım ve kaostan asla vazgeçmeyeceğine eminim.”    

            Dostoyevski’de acı bir temizlenme, arınma yöntemidir. Çekilen acı ne kadar büyükse arınma o denli derindir.

            “Acı gözyaşların yüreğini temizleyecek, günahlardan arındıracak seni.”

            İhtirasları, marazi hırçınlığı keskin ve yakıcıydı. Gözyaşlarıyla, çırpınmalarla isteri buhranları geçiriyordu. Sinir krizleri, epilepsi nöbetleri, sürgünler, kurşuna dizilecekken soluğun ensesinde hissetme…

            “Bazı geceler saat üçe doğru uyanıp bir sinir buhranı içinde kendi kendimi sıkıştırıyordum.”

            Dış dünyadan kopuktu. Kafasında uydurduğu hayatı yaşıyordu. Hiç neden olmadığı zamanlarda bile kendi kendini öyle dolduruyor, öyle gücendiriyor ve buna öyle içerliyordu ki…

            “Kendimi böyle suçlarken yavaş yavaş acılarım hafiflemeye başlar.”

            Hayatı suç, pişmanlık, vicdan azabı ve bağışlanma düzleminde akan Dostoyevski… “Kaderi onun hiçbir zaman kendini güvende hissetmesine, rahat olmasına izin vermez.” Felaketler silsilesidir Dostoyevski’nin yaşamı. Her türlü musibet çalmıştır kapısını. Moskova’da doktor bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Baskıcı ve alkol bağımlısı bir baba ve illetli bir anneyle hastane lojmanında geçer çocukluğu. Annesini kaybettiğinde on beşini henüz bitirmiştir. Ertesi yıl St. Petersburg’daki Askerî Mühendislik Okuluna gönderilir ve burada babasının ölüm haberini alır. Pişmanlık ve azap… Baba kompleksine saplanıp kalmış olan ilk burada geçirir sara nöbetini.

            Ölüm cezasına çarptırılır Dostoyevski. Çar’ın baskıcı yönetimine karşı faaliyetlerinden dolayı idamla hüküm giyer. Tam infaz uygulanacağı an, cezası Sibirya’da dört yıl kürek cezasına çevrilir. Okuması yasaklanır sürgünde. Ve burada insanların trajedisini yakından şahit olur. Serbest bırakıldıktan sonra onu bekleyen mutsuz bir evlilik vardır. Kayıplar yaşar art arda. Eşini ve aynı yıl içinde ağabeyini kaybeder. Çökkünlük ve borç batağındayken ikinci evliliğini yapar.

            Eşi Anna anlatıyor: “Hiçbir şey Fyodor’la ilk kez karşılaştığımdaki zavallı görünüşünü tarif edemez. Kafası karışık, endişeli, aciz, yalnız, asabi ve neredeyse hasta gibi görünüyordu.” Bu evliliğinden doğan kızı üç aylıkken ölünce dipsiz bir kuyuya düşmüşçesine çırpınır. Yoksulluğun eziyeti, sara krizleri, kumar borçları, Dostoyevski’yi deliliğin kıyısına getirir.

            Anlam arayışı

            Geleneksel toplumdan modern topluma geçişte değerler karmaşasının neden olduğu boşlukta ruhsal çöküş, duygusal boşluk, umutsuzluk, yalnızlık, amaçsızlık ve anlamsızlığın içine gömülür bireyler. Tıpkı hangi yöne gideceğini bilemeyen on dokuzuncu yüzyıl Rusya’sında olduğu gibi…

            Çehov, Turgenyev gibi Tolstoy ve Dostoyevski de var oluş sancıları çeker. Yer Altından sesler yükselir:

            “(…) Yoksa dünyaya gelişimin biricik sebebi, varlığımın sadece bir yalan olduğu neticesine varmak mıdır? Maksat sadece bu mu? İnanmam.”

            Tanrıya teslimiyetle isyan arasında gelgitler yaşayan Dostoyevski hem huzurlu dindar hem huzursuz bir ateisttir. Kısa süren alevlenmeler ve anlık kabarmalar halinde gelen “bütün güzel, yüksek şeyler”, onu sefahat dalgasına kapılmaktan, ta derinlere kadar batmaktan alıkoymamıştır.

            “Bazen, hem de aksilik bu ya, eskilerin dediği gibi ‘bütün güzel, yüksek şeyler’in tüm inceliğini kavramaya hazır olduğum zamanlarda, belki de herkesin yapabileceği biçimsiz davranışları, hem de sanki bilerek yapıyormuşum gibi, niçin yapıyorum? (…) Neden iyilik üstüne, ‘güzel, yüksek şeyler’ üstüne anlayışım derinleştikçe daha da saplanıyorum batağa? Tam boğulma derecesine geliyorum?” 

            Yüce bir varlığa dair metafizik gerilimler yaşayan Dostoyevski, ölümüne yakın sürede bitirdiği Karamazov Kardeşler’de hep acısını çektiği Tanrı’nın varlığını, başlıca felsefi sorun olarak işler. “Eğer Tanrı olmasaydı her şey mubah olurdu.” der.

            Huzur ve mutluluğun kaynağı olarak Tanrı’yı gören Dostoyevski, iyilik, kötülük, adalet, erdem gibi kavramları Tanrı’nın varlığı üzerinden değerlendirir. Ve insanın Tanrı sığınağı olmadan yaşayamayacağını savunur.

            “Elde kürek, yüzlerce insan çalışıyor orada toprağın altında. Ah, evet zincire vuracaklar bizi, özgürlüğümüzü alacaklar elimizden, ama o zaman büyük kederimiz içinde mutluluğa kavuşacağız, insanın onsuz yaşayamadığı mutluluğa. Tanrı olacaktır orada, çünkü mutluluğu insana O’dan başka hiçbir şey veremez.”

            Tolstoy’un içine gömüldüğü tantanalı, debdebeli hayat tarzı onu tatmin etmiyordu. Ne gözünden ve gönlünden esirgemediği şen bahçelerin altın çiçekleri ne varlığın gümüşî saltanatı ne de kelimeler dünyasının som tahtı içindeki boşluğu dolduruyordu. Evrende kendini başıboş hissediyor, serserice hazcılığa kaçıyordu; kumar, içki… Ve inanç krizi…

            “Gözlerimin görüp arzuladığı hiçbir şeyden kendimi yoksun bırakmıyordum. Gönlümden hiçbir mutluluğu esirgemiyordum… Sonra ellerimin yapmış olduğu bütün o işlere baktım, emek harcayarak meydana getirdiğim eserlere, bir de ne göreyim, yaptığım her iş boştu ve ruhuma sıkıntı veriyordu.”

            Evrenin akıl almaz sonsuzluğu içinde anlam arayışına yönelen Tolstoy, var oluşa ilişkin sorular soruyordu. Mantıksal bilgiyle bakınca hayat manasız, saçma görünüyor ve bir sona ulaşıyordu. İçindeki ışık, içindeki Tanrı hissi, içindeki ebediyet duygusu onu anlamı keşfetmeye yöneltiyordu.

            “(…) budala bir çocuktan tutun da bilgeler bilgesi bir yaşlıya kadar herkesin ruhunda yatan şeydi. Bu, insanın cevabını bulamazsa yaşayamayacağı türden bir soruydu.”

            Var oluş krizinde dalga dalga hücum ediyordu sorular…

            “Soru şuydu: Neden yaşamalıyım? Veya: Asılsız, ölümlü hayatımdan gerçek, ebedi bir şey çıkacak mı? Yahut: Bu sonsuz evrende hayatıma ne gibi bir anlam sığdırabilirim.”

             Ormanda kaybolmuş gibi hissediyordu kendini. Bazı sorular içini kemirip duruyordu. 

            “Bugün değilse bile bir gün mutlaka hayatın getirdiği bu zevkleri yok edecek olan hastalığın, yaşlılığın, ölümün kaçınılmazlığını düşünüp hayatının tamamının sonucunda ne olacaktı?”

            “Ben neyim?” diye soruyordu.  “Sonsuzluğun bir parçası…” Tüm problem işte bu cümlede yatıyordu. Açılmayacak kapıları zorluyordu Tolstoy. Bir müddet deneysel bilimin aldatıcı pırıltıları arasında dolaşır. Maddesel olaylardaki tesadüfî sıralamayı belirlemeye çalışan deneysel bilim, onu kendi derinliğine çekiyor, derinlere indikçe hayatın anlamsızlığının doruklarına ulaşıyordu.

            “Tesadüfen bir araya gelmiş küçük bir yumrudan başka bir şey değilsiniz.”

            Sonunda burada bir çıkış olmadığına ve olamayacağına ikna olunca spekülatif bilime yönelir. Nesnel gerçekliğe başvurmaksızın sebep ve sonucun ötesinde yatan hayatın özünü keşfetmeye açar kapılarını. “Ben neyim?”, “Bu evren nedir ve neden var?” “Neden yaşıyorum?” suallerine cevap arayışı Tolstoy’u kendi parazit çevresinden uzaklaştırıp basit yaşayan, alın teriyle geçimini sağlayan insanların dünyasına yaklaştırır.

            “Anladım ki, bu yaşam biçimi bir zevk düşkünlüğünden ibaretti ve böyle bir yaşamda bir anlam bulmak imkânsızdı.”

            Özgürlük, iyilik gibi sonu olan ve sonsuz olan her şeyi tanımlamaya uğraşan Tolstoy, Anna Karanina’da kendi örtülü portresi olan Levin’e şöyle dedirtir:

            “Evet, Tanrı’nın varlığının en kesin, en sağlam delili, dünyaya, insanlara bağışlanmış iyiliğin yasalarıdır.  İçimde hissediyorum bu yasaları.”        

            Felsefi ve metafizik sorgulamalarından sonra hem kiliseden hem de aristokrat yaşam tarzından uzaklaşır Tolstoy. Hayatın kötü ve saçma olduğu cevabı, sadece kendi hayatıyla ilgiliydi, var oluşla ilişkili değildi. Kilisenin otoritesini de reddeden Tolstoy,  mutluluğun Tanrı’ya hizmet etmekte olduğunu düşünür. İmrendiği köylüler gibi yaşar. Bu dönemde, İtiraflarım, İvan İlyiç’in Ölümü, Sergey Baba ve Diriliş romanları ve öğretici hikâyeleri doğar.

            “Sınıfımın yaşadığı hayattan uzaklaştım, bunun hayat değil sahte görüntü olduğunu fark ettim.”

                     Leyla Yıldız                                                               

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*