Leyla Yıldız: ” Sözün mûsîkârı sustu!”

         Sözün mûsîkârı sustu!

                         “Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız.”

                                                                                                              Sezai Karakoç

            Gagasında yüzlerce muştuyla gelmişti: “Allâh’a inanmak bir müjdedir.” dedi. Kalplere diken ekenlere inat gül muştusu verdi. “İnkâr tutsaklık, inanç özgürlüktür.” dedi. Dikeni değil gülü suladı.

            “Gönüller birliğini muştu kuracaktır.”

            Şiirle rûhlarda kapanmış kapılar, semâya açılacaktı. Rûhun Ayasofyaları, rûhun Süleymaniyeleri yükselecekti yeniden.

            “Şiir, rûh pencerelerini Allah’a açtıkça şiirdir. Yoksa balmumundan peteklerdir, bal değil.”dedi.

            Rûhunun ilham seferi, Cebrail soluğuyla destekli. “Peygamber çiçeğinin aydınlığında” söyledi şiirlerini. Çağdaş şiirin formuyla eski şiirin ferah-efzâ esintisini getirdi. Kaknüs gibi “o şarkıya özenip” nağmeli mısralar terennüm etti.

            “Gözlerin
            Lale Devrinden bir pencere
            Ellerin
            Bâkî’den Nef’î’den Şeyh Gâlib’den
            Kucağıma dökülen
            Altın leylak”

            Şiirin kalbi durdu!

            Yeni bir nefes üfledi şiire, can verdi. Önce İkinci Yeni şâirleri arasında anıldı adı, sonra kendine has söyleyişle sivrildi. Özgün imgelerle örülü mısralarında duman duman çağrışımlar yükseldi, mistisizm ve lirizm tütsülendi.

            Ergani’de doğdu, şiir sevdasına Maraş’ta düştü. Maraş çocuk yüreğinin ateş aldığı yerdi, belki ondan öncesi bir rüyâydı, bu ateş Maraş’ta yanmaya başlamıştı.

            Bir nesli şiirin kalbinden çıkardı. Şiirin serin rüzgârlarıyla ısıttı bir kuşağı. Ta karanlıklar içinde birden bir türkü gibi yükselirdi sesi, “menekşe kokulu sütunlardan”

            “Lambalar eğri
            Aynalar akrep meleği
            Zaman çarpılmış atın son hayâli
            Ev miras değil mirasın hayaleti
            Ey gönlümün doğurduğu
            Büyüttüğü emzirdiği
            Kuş tüyünden
            Ve kuş sütünden
            Geceler ve gündüzlerde
            İnsanlığa anıt gibi yükselttiği
            Sevgili”

            Türk şiirinin andelibi sustu!

            Baharı koklayarak kelimeler ülkesine giren güzel sesli bülbüldü. Şiire gülle başlardı. Gül ki nübüvvet sembolü… Artık “gülün kulağına girmez sâdâsı.”

            Mona Roza’yı güllerle yüreklere çizgi çizgi işleyen dil-i mecnûn sustu. Siyah güller bırakın kabrine.

             Zeytin ağaçları ve söğüt gölgesinde büyüttü sözlerini. Güneş onun sözleriyle çıktı aydınlığa. Nar çiçeği bir kadının eliyle ezildi mısralarında. İncir kuşları onun naif söyleyişiyle kondu bahçenin incirlerine.“Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine                                                      Kiminin rengi ak, kimisi sarı”

           Diriliş neslinin âmentüsü sustu!

                 Bir Diriliş cephesi bulunduğuna ve kendisinin de o cephede bir cenk adamı olduğuna inanıyordu. Bedeninin,  benliğinin özü olan rûhunun bir aleti, bir kemanı, bir silâhı, bir donatımı olduğunu düşünüyordu. Diriliş Neslinin Amentüsü, bir manifestoydu. Allâh’a inanma ışığını yakacak bir lamba. Ve düşmanı on ikiden vurmak için kullandığı cenk aleti.

            “Ben insanın ruh, ruhun da bir tapınak olduğuna inanıyorum. Bir başka deyişle, insan ruhunda bir tapınak, insan ruhunun bir tapınak olduğuna inanıyorum. İnsan orada kendi içine eğilir; o dupduru suda bulanıklığa ait ne varsa temizlenmeli ve o mermersi geometride tek ışık ve tek aydınlık yansımalıdır: Allah’a inanma ışığı ve ona inanma aydınlığı.

            Sesimi yükseltirsem bunun için yükseltirim. Yoksa bunun dışında dünyada hiçbir şey ses yükseltmeye değmez.”

            Akıl tutulması yaşayan gençliğe yağmur sesiyle seslendi. “Âmentü” ile suladı, sevgiyle büyüttü başakları, sabırla olgunlaştırdı meyveleri.

            “Rûh, sürekli olarak, Allâh’ı bilme, Allâh huzurunda olma savaşı içinde olacaktır. Buna engel olmaya çalışan benlik içi veya ben ötesi bütün yâd varlıklarla savaşacaktır sürekli olarak rûh.”

            İnsanın Allâh’a inanmakla hür olacağına inanıyordu. İnsan, boynuna zincir takan eşyâdan ancak Allâh’a imanla kurtulabilirdi.

            Âmentü dediği; kana işleyen, kana kırmızı rengini veren demir gibi kanın içinde ışıldayan bir tomurcuklanmaydı.

                “Benim âmentüm bir neslin âmentüsüdür. Bir orman sesidir neslimin amentüsü. Bir orkestra zenginliğiyle yüklü, anlamca ve eylemce.”

            Diriliş erinin nefesi kesildi!

            İslâm idealini, tekrar canlandırma, diriltme yolunu seçen diriliş eriydi.

            “Bir diriliş cephesi bulunduğuna ve kendimin de o cephede bir savaş adamı olduğuma, olamam gerektiğine inanıyorum.”

            Diriliş bir anlamda peygamberin tüm sünnetlerini ihyâ gayesini güdüyordu. Çağ içinde varoluş hikmeti olarak görüyordu bunu.

                “Evet, biz diriliş erleri, Son Peygamberin Sancağı altına sığınıyoruz. Bu sancağın yere düşmemesi görevimizdir, varoluş hikmetimizdir.”

            Azgın kış zamanı kitleler, “insanlığın alınyazısı çocuğu” beklemektedir, sabırla. O çocuk Ergani’de doğar, Maraş’ta kök salar. Tek tek çoğalmak… Durmadan bilinçlenmek… Bilinç kılıcını durmaksızın bilemek… Diriliş eyleminin çıkış noktası işte buydu.

            “Ne kapitalizmin sömürüsü, ne komünizmin terörü, ne batıcılığın anarşizmi, ne taklitçiliğin ezberciliği, diriliş eyleminin özelliği olabilir.”

            Yeni bir insan ve toplum psikolojisi örmek için amansız kültür savaşının öncüsü olur. Diriliş işçisinin vazifesi buydu.

            Çağımızda inanç erleri, ahlâk kahramanları, büyük Müslüman şâirler, mûsikîşinaslar,  mîmarlar, bilginler, askerler, devlet adamları, yetiştirmeyi inançtan ayırmamak demekti, diriliş eri olmak.

            “Diriliş yüklü bulutlarla linyit dumanın göğe salınmış gölgesini özdeş sanma.”

            Doğu, yedinci oğlunu kaybetti!

            “Yalnızlığın geyik gözlü köşesinde” “Müslümân!” diye seslendi; İslâm’ı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.” dedi.

            Bir dağın taşlı, tozlu, sıcaktan kavuran yamaçlarında, dağ çağrısında bulundu.  “Ruhun Dirilişi’ne,  Ateş Dansı’na, Gündönümü’ne, Varolma Savaşı’na, Mevlana’ya, Kıyâmet Aşısı’na, İslam’a, Yitik Cennet’e, Zaman’a Adanmış Sözler’e,  ve Samanyolunda Ziyâfet’eçağırdı. Hızır’la Kırk Saat’e, Hazreti Yusuf’un düşüne, millet idealine, kültür birliğine,  gökle yer arasında insanın mânâsına, yaratılış sırrına çağırdı kitleleri.

            “Dağlarda bir başka coşkunluk çağlıyor
            Menekşede çiğde kekikte ses var
            Bir vahiy uğultusu arılarda
            Karıncalarda hikmet suskunluğu
            Barışı ve çalışkanlığı sağduyunun
            Derleniş toparlanış diriliş saati
            Geldi”

            İnkâr, red, kara alışkanlık pürüzlerini kıra kıra bu dik yamaçtan dağın tepesine, temiz havaya ve güneşe yükselecekti kişi.

            “İnat etmiyoruz, bunlarda ısrar ediyoruz.”

            Hayat ve eşyâ yeniden anlamına, birlik ideali varlık sahasına kavuşacaktı.

            “Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır.”

            Hakîkat savaşçısı sustu!

            “İslâm’dan çıkarılmış nurdan bir heykel gibi” dolaştı yeryüzünde. “Hakîkat, adalet, fazilet”in sözcüsü oldu. Erdem devletini kurmak istiyordu. Medine-i fâzıla olan erdem devleti Eflatun’da olduğu gibi bir idea devletiydi ve her şeyden önce bir ülküyü, ideali yontuyordu.

            “İnançlıyım, barış ve düzen yanlısıyım. Savaşım bunlar içindir.”

            Evet, târihi şöyle yorumluyordu: “hakîkat savaşı ve hakîkate karşı savaşlar, baş kaldırmalar!” Hakîkat bir medeniyetti, “Hakîkat Medeniyeti”ni savunuyordu.

            “Medeniyetimizin, çağımızda bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı. Ki Batı uygarlığıyla savaşabilelim ve benliğimizi koruyabilelim.”

            “Söyleyemediği ateşten kelimeleri” vardı. Yakasına yapışıp çağı sorguya çekmek istiyordu.

                “Allâh’ın insanoğluna en büyük nimeti olan İslâm inanç ve medeniyetine mensup olan bir toplum nasıl olur da bugünkü acıklı duruma düşer?”

             “Şuuraltı patlamış bir bomba”ydı. “Şeytanın kentini darmadağın etmeye” and içmişti sanki.

            “Yeniden doğacaksın. Kıyâmetini yaşayıp yeniden dirileceksin. Azrâil’i, İsrâfil’i ve Cebrâil’i adeta göreceksin, domuza karşı aslan, yılana karşı kartal olacaksın.”

            Üç şeye savaş açtı: Maddeye tapanlar, paraya tapanlar ve dünyaya tapanlar… Materyalizm, Kapitalizm, Sekülerizm çağın illetleriydi, bunların atmosferinde boğuluyordu.

            “Tanrısızlığın karanlığında ruhum daralır, boğulur. Asit içinde eriri gibi. Gazda boğulur gibi.”

            Kanadı kırık kuşlara merhamet oldu, aya karşı uluyan kirli çakallara meydan okudu.

            “Yurdunu sevenlerin gözlerini kimse bağlayamaz at üstünde can verirler onlar.”

            Mütefekkir sustu!

            Nihayetsiz bir koşuda insanlığın alın yazısı adam 88 yaşında sustu. Dünya sürgünü sona erdi. Dâvâsı son peygamberin dâvâsıydı. Kıyâmete kadar sürecek bir dâvâ.

            “Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.

            Hâlbuki biz sussak, târih susmayacak.

            Tarih sussa, hakîkat susmayacak.”

                                                                                   Leyla Yıldız

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*