Gülüm Çamlısoy yazdı: ” On kere doğdum ben, çok kere doğdum”

Düş odaklı bir hayatım var ötesinde hayallerin rahmine düşen sevinçlerim var elbet kendi yüreğimi ihya ettiğim gel gör ki ansızın karar değiştirip hem yüreğimi hem umudumu hem de hayatımı imha etmekten asla da çekinmediğim.
Çok kere öldüm ben.

Çok kere de doğdum: hem annemdi önce öpüp doğuran hem bendim şakağıma ve yüreğime binlerce kurşun sıkıp kurşun kadar ağır olan hayatı asla da hafife almadığım.
Bir gülümsememin peşindeyim ve nice alay kalaylayan ve bil ki; amiyane olan hiçbir sözcüğü sevmiyor ve isteyerek kullanmıyorum ama düşlerim o kadar çok çalındı ki ve üstüme bile alınmadım zor mu, diye…
Zor olan neydi sahi?

Yaşamak mı yoksa hayal kurmak mı?

Frapan sözcükler bazen efkârın mezesi.

Aşk ise illa ki sağdıcım.

En çok solumu seviyorum ama sağ ayağımla attığım her adımda Besmele çekmek beni daha da ihya ediyor.
Her an kendimi imha edebilirim bu yüzden beni asla görmezden gelme ve senin kim olduğunu bilmeden yazıyorum bu satırları çünkü sensin beni bana sunacak olan ve ben sadece kendimi ihbar ediyorum ve içimdeki bilinmezin kabuklarını soyuyorum ve işte sözcüklerim pişecek ve tabağına konacak.
Çok açım.

Kendime açım hatta bir dilim ekmeğe açım.

Sevgiye açlık ise bir ömür muhafaza edilesi ve tam da sayaç tıkır tıkır çalışacakken.

Şarj olmalı hayat ve günü kovup da kapıdan rahmetiyle geldi gece ve ilham yine de hoşnut değilim: elbet yazdıklarım yetmiyor ve ben yazamadıklarımın peşindeyim ve bil ki; bu, bir itiraftır elbet yaşamadığım bir hayatı filan da dilemiyor ve birilerine asla özenmiyorum çünkü ben sayısız hayat yaşayıp kendi ellerimle son verdiğim o sayısız hayata elbet hatalarımla ölüp doğrularımla doğmayı da defalarca şerh düşmüşken Tanrı.
İklimsiz bir geceyim.

Gecesi gündüz olan bir günceyim.

Ve işte illa ki güncelliyorum hayatı belki bir kıstas yok ama kıyasıya kendimle yarıştığım en çok lisedeki günlerimi çuvala koyup günümü gün etmekse asla hayra alamet değil bu yüzden ben gecemi gün eyleyip ruhumu da salıyorum uzay boşluğuna ve yazdığım yüzlerce yazı/şiir üstelik görücüye çıkıp bir fincan kahvenin bile kırk yıllık hatırı varken kırkladığım tüm cümleler.
Bazense kıtladığım en çok kıt zamanlarında mutluluğun şeker tadında iken hayallerim elbet uçtuğum filan hikâye çünkü kanatlarımı daha yeni yoldum ve işte kendime yaptığım zulümden nemalanıyor hayat ve hayatımı karartan insan görünümlü gölgeler.
Ne münafık.

Ne gıybet yüklü…

Elbette ikisi birden ve semt sakinleri hala anlamadılar şehrin büyüsünü oysaki ben binlerce semte bedel bir hazan bahçesinde kış bahçesi biliyorum belki de yaz köşesinde unutulmuş bir tabak çileği ve güneşte kuruyan cümlelerim elbet nemli kâğıt nemli havanın da rehavetine kapılıp hazanı fazlasıyla ediyor tahtından…
İçimdeki soyut sayaç atlarken kimi zaman sair duyguyu.

Şiar edindiğimse şafak vakti kızışan yürek ve dolunay oysaki gökyüzü kapkaranlık ve gözlerimin deldiği o istikamette ben adeta tüm gök cisimlerini tek tek ayırt edebiliyorum bazense büyüklerimin dediği gibi yıldızım düşükse eğer…
Yıldız olmanın nesi kötü üstelik düşen değil yükselen bir ivme ile.

Kinetiğe dönüşmeli alt belleğimdeki potansiyel güç elbet sinir hücrelerimin baskısı ile kendimi kolaylıkla idare edip belleğime gönderdiğim sinyaller ve emirler…
Kendimin emir kipiyim aslında.

Ne gam ki birileri emirler savursa…

Kalemin de emir eriyim üstelik bir tabur dolusu askerden de disiplinli iken bir ömür ve hala rütbem yükselmedi yine de omzumdaki apoletler adeta ruhumun sayacı ve görünmezliğin mealinde görünen her şeyi yok sayıp delişmen bir rüzgara özendiğim.
Sözcükler hayli rötarlı çünkü içimdeki g/izin peşindeyim ve her nasılsa her gün yeni keşiflerde bulunduğum…

Şunun şurasında kaç zaman geçti sahi?

Ne mi?

Elbet kendimle uzlaştığım ve içimdeki kaçık ruhla tokalaştığım en çok da yüreğin reçinesi iken söylenmeyenler bu anlamda sana duyduğum ihtiyacı kimse asla diskalifiye edemez.
Meteorlar yağıyor geceye hatta tepeme ve ben uydumla hemhal iken uyumsuz ruhum ara sıra mızıkçılık yapıyor.

Palavra palavra diyen diva: ama bil ki sevmenin ya da yazmanın asla palavra ile işi olmaz ve elbet perakende düşlerimi deste haline getirip gönül tezgâhında sunuma çıkıyorum.
Keşke bir de elime geçseydi gıcır gıcır deste deste yüzlükler.

Elbet olacak iş değil zaten para kazanmaktan ziyade cebimden çıkanlarla iştigal oldum bir ömür.

En çok çalıştığım devlet okullarında öğrencilerim için ettiğim tüm fedakârlıktır kendime olan saygımı korumaktan çok öte çocuklarımın gözlerindeki o ışık ve pırıltıdır hayatın gerçek anlamı.
Sözcükler dipfrizden çıktı madem bir kere…

Ve işte buz tutan ellerim de ısındı klavyeye her dokunduğumda adeta sayısız yüreğe d/okunduğumu hissediyorum.

Çetrefilli olmasa da hayat sayısız saçmalığa haiz ve haczedenler iyi de ben aralıksız yediemine mi gideceğim emin olmadığım ne ise rehin tutulan ve işte denize attığım oltada kendimi yakaladığım ki bir ömür de ıskalamışken bir o kadar ıslıklanmış olmak da hayra alamet olmasa gerek.
Tensiye ettiğim çok şey bir avuç suda boğduğum elbet boğulduğumda ve işte yüreğimin hava kabarcıklarında saklı iken hislerim ve her seferinde kendimi büyütecin altında incelediğim adeta bir bilim insanı maharetiyle bakıyorum da yeni güne; bakalım bu gün başıma ne gelecek ve nereden darbe alacağım, diye.
Gönlün rüzgarı üşüten cinsinden elbet üşümenin arkası ölüm sonra yeniden ısındığım ve haletiruhiyemde saklı o nüans…

Defnettiğim kimler yok ki?

Def ettiğim ne çok aymaz.

Sükûnet dilerken hayali sükûta uğradığım bu sefer kendimi ters köşe yapıp görmezden gelindiğime binaen kendimi bir adım sonrasına taşımak adına ruhuma ve zihnime yatırım yaptığım.
Farkındalık kazanmak bu yüzden insanı huzurlu kılıyor gerçi öncesinde afallıyor ve tüm hatalarımı da ayıklarken…
Tam da tuttu derken.

Tutuklu kaldığım bir kare belki de içimdeki üçgenlerin neden eş kenar olmadıklarına da hayretle bakarken çünkü içimdeki sayaç hayatı farklı masalara yatırıp yaşamı değerli ve mucizevi bir konuma getiriyor elbet mucizelerin varlığına da bir ömür şahit olmuşken şimdilerde yeni bir mucize bekliyorum.
Hani olur da acılarımı tahliye edeceğim…

Hani olur da açılandırırım diye bunca duyguyu.

İhbar edeceğim nice ben saklı iken içimde senden saklamayı beceremediğim çok şey var gerçi ser verip de sır veremediğim gel gör ki bir sonraki beni teftiş edene kadar ben surlarına firar ediyorum sevdalı şehrin ve üstüne konacağım o sekizinci tepeden de sana getireceğim hayaller ihbar edene kadar kendine iyi bak.
Kendim olmanın güzelliği mi yoksa kendimsiz bir dünyadan ne beklediğim mi?
Ne fark eder ki?

Mademki “bir ben var benden içeri” ve bunu görmeme vesile olan sensin ve senin kim olduğundan ziyade biz olmanın tahayyülüdür her kaleme d/okunduğumda ruhumda kopan fırtına elbet fıtratın haznesinde nice meddücezir bir olmanın hayalini kurmak ve bunda en çok pay da sözcüklerde iken elbet her birimizi de ortak paydada buluşturan yeter ki evren ve insanlık beni paylamaktan vazgeçsin ve ben parlak bir güneşi ve hayali hiçbir şeye de değişmem…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*