Yunus Emre Gürünlü yazdı: “Necip Fazıl’ın Eşsiz ve Büyük Hatırası”

NECİP FAZIL’IN EŞSİZ ve BÜYÜK HATIRASINA

İTHAFEN

Üstad Necip Fazıl Beyin (d.1904/1983) bu gün fani dünyadan edebiyete irtihalinin otuzyedinci sene-i devriyesindeyiz, üstadın ardından geçen otuz yedi senede hakkında bir çok makale yazılmış, üniversitelerde doktora tezlerine araştırma konusu yapılmış, hayatı hakkında belgeseller çekilmiş olan, bizlerin onu şair kimliği ile tanıdığımız ama şairliğinin yanı sıra büyük bir dava ve cemiyet adamı olduğu gerçeğini bu yazımda anlatmadan geçemeyeceğim.

Evet Necip Fazıl Bey şairliği ve akıllara mıh gibi çakılı bir çok şiiri (Kaldırımlar-Çile-Beklenen) ile anılır ve hatırlanır, doğrudur ama üstad çok zeki, hazır-cevap, vakur ve mağrur bir kişiliğe sahip iken şairliğin yanında aksiyoner, fikir adamı ve fraksiyon öncüsüdür. Öyleki ardından peşi sıra yürüyüp gelen onun davasına sırt ve omuz veren Akıncı Gençlik bu gün onsuz geçen otuz yedi senede onun mirası Büyük Doğu davasına sahip çıkmış ve bu davayı üstaddan kendilerine bir bayrak nöbeti değişimin devir-teslimine muadil görerek yine kendisinin Gençliğe Hitabeti’nde söylediği gibi : ” Genç adam! bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.’’ sözlerinden hareketle Necip Fazıl’dan emanet kalan dâvayı  diri tutmuş ve ellerinde yükseltmişlerdir. Dava yetim konulmamış sahiplenilmiş fakat Necipsiz geçen otuz yedi senede Türk edebiyatı yeni bir Necip yetiştirememiştir,bunu neden dedim hemen izah edeyim ki okuyanlarınız alınıp gücenebilirler, üstad tek parti iktidarının hakim olduğu yıllarda korkusuz, tavizsiz ve kırılmaz kaleminin ona verdiği güç ile Büyük Doğu’yu yayılıyor, karşılığında cezalar, hapisle, sürgünler alıyordu fakat o hak olanı haykırmaktan dakendini alıkoyamıyordu, işte onun beslendiği membaa eşsiz yüceliği, şairliği, aksiyonerliğinin tamda kendinde vücut bulduğu bu haliydi.

Evet üstad iyi bir şairdir, ve hatta Türk Edebiyatı Vakfı’nca taltifle tescilli  Sultan-üş Şuara (şairlerin sultanı) unvanına layık bir şair,o yazarken kelimeleri beyninin düşünce süzgecinden eleyerek geçirir, onlara tıpkı tramplen üzerine çıkan bir sporcunun havada salto yaparak havuza indiği gibi beyninde salto yaptırıp, taze bir gelinin gerdanına dizilen inci kolye gibi kelimeleri mürekkepten damlatarak kağıda nakşedip dizer. Şiirlerinde mistik ve otantik bir hava hakimdir, şiirlerinde vurgu genellikle Ölüm, Allah, Korku, Gurbet ve ilahi sırların izharını  aramaya yöneliktir. Ben bu yazımda sadece merhum Necip Fazıl’ın şiirlerini ve şairci kimliğini anlatmak isteseydim, heyecanımı ve hislerimi mazur görünüz ki onun şiir biçimi ve şairliğini anlatmak için burada oturup bir  kitap yazmaya başlardım belki de.

Şimdi gelelim üstadın İnsani ve İslami vasıf ve meziyetlerine kendi deyim ve tabiri ile “Tam otuz yıl saatim islemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…’’ yazdığı dizelerinde 1934 senesinde İstanbul Beyoğlu’nun Ağa Camii’nde fahri İmamlık yapan ve camii cemaatine vaaz veren, Abdülhakim Arvasi ile tanışmasından sonra hayatının çizgi eksenlerinin büyük ölçüde kaydığı ve yine kendi deyimi ile otuz yıl boşa yaşadığı itirafını Mürşid-i Kâmil’ine varınca Hakkı ve hak olanı onda gördüğü, onunla yeşerecek düşünce filizlerinin onun ellerinde kök vereceğini bilmiş olması gerçeğidir. Üstadımız neşrettiği Büyük Doğu Dergilerinde muhalefet yaptığı, dönemini ve hükümeti eleştirdiği yaftalaması ile bir çok davadan hapse mahkum edildi, bir çok sıkıntı ve belalara göğüs gerdi, yaşamında inişli ve çıkışlı bir çok dönemi gördü ve yaşadı. Dergisi defalarca kapatıldı, itibarıyla oynandı,sürgünler gördü, fakat üstadın içinde ki şu inanç Fakih Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye olan nasihatinde de söylediği gibi:“Hak olan davada mücadele etmekten korkma!Bilesin ki;atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!’’ düsturu onun davasını diri,fikir ve yazılarını da her daim zinde tuttu. O sadece şair ve yazar değildi o ayrıca toplum bilimci idi, cemiyeti gözlemler içinde bulunduğu ve gördüğü cemiyetin en küçük yapıtaşı olan insanı ele alır, insanı kendine malzeme edinir makaleler ve piyesler yazardı, halen birçok ilimizde kaleme aldığı oyunlar izlenmekte ve insanları salonlara tıklım tıklım doldurmaktadır. 1960’lı yıllarda Anadolu’nun neresine gezmeye ve bir konferans vermeye gitse hemen oracıkta bitiveren sevenleri meydanları ve salonları büyük bir sevinç ve izdihamla hınca hınç doldurur ve hatta salonlardan taşan kalabalıklar merdiven aralıklarına kapı önlerine kadar saatlerce onu ayakta bekleyen insanlarla dolup taşardı, üstadın verdiği konferanslarda ağzından dökülecek kelimeleri büyük bir sessizlik ve zaman zamanda kopan bir alkış tufanı ile birinci ağızdan dinlerlerdi.

Öyle ki yukarda bahsettiğim izdihama apaçık bir delil getirecek olursak üstadın sanırım 1977 yılında İstanbul Beyazıt meydanında tertip ettiği bir açık hava toplantısına yurdun dört bir yanından yokluk ve sefalet içindeki gençler tren kompartımanlarına doluşmuş, benzinin-mazotun bulunmadığı o yıllarda otobüsler kiralayıp Adana’dan, Ankara’da, Eskişehir’den, Bursa’dan, Konya’dan Gaziantep’den hülasa Anadolu’nun dört bir tarafından toplanarak yollara revan olmuşlar ve adeta iğnenin atılsa yere düşmeyeceği mahşeri bir kalabalığı vücuda getirip acaba üstad bizlere neyi öğütleyip söylecek düşüncesiyle meydanlardaki yerlerini almış, üstad ise kendisini orada bekleyen binlerce gence bir gençlik heyecanı içinde kaleme aldığı meşhur ‘’meydan’’ şiirini okuyup onların içindeki milli ruhu ve duyguları dizginlerini koparan bir küheylan atı gibi şaha kaldıracaktı. 

Evet neydi üstadın düşüncelerini yazılarını şiirlerini hem yaşadığı dönemde popüler kılan hem de öldükten sonra, merak etmeyiniz hemen söylüyorum, üstad Anadolu insanını adeta kendini kendi üzerinde raya koyup çektiği büyük bir yük treniydi, hem bu trenin lokomotifi hem makinisti ve hem de vagonlarında taşıdığı yükte Anadolu‘nun ve gerçeklerin kısılmaz ve sindirilmez sesi olmakla birlikte katarlarında hakikatı taşıyıp kitlelere ulaştırmasıydı.78 senelik ömründe çokça eziyetler, zulüm ve haksızlıklara uğramış ve silahı olan keskin ve şaşmaz kalemi ve zihninin kendinden imal ürünlerinden neşrettiği yazı, makale metafizik ötesi mahiyette şiirlerinde hakikatı ve hakikat olanı izahsıyla anlatarak Necip Fazıl ne yazdı demekten çok nasıl yazdı demek olmasını insanlara tekrar tekrar düşündürüp sunmasıydı. Üstadın sürdüğü trenin vagonlarına doluşacak biz Akıncı Gençlik onun istikameti üzere olmakla şeref duyacak bu minval üzere yol alıp yürümekten yılmayacak ve yorulmayacağız. Binler selam olsun o kutlu akıncılara ve binler selam olsun Üstadımız Necip Fazıl’a, mekanı cennet aziz ve yüce ruhu şad,hatıraları hatırlarda hep diri ve taze olması dileklerimizle, üstadı rahmet ve minnetle anarken onun unutulmaz şu dizeleri ile yazıma son veriyorum…

Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes
Ey kahpe rüzgar artık ne yandan esersen es… 

Yunus E.GÜRÜNLÜ

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*