Yazar Mehmet Aldemir’in “Kapıda Biri Var” isimli romanından ” Zafer” başlıklı hikayesi

 ZAFER

Saat, gecenin dördüydü. Zafer o sırada odasında uyuyordu. Rüya görmekteydi. Rüyasında kendini çocuk olarak görüyordu. Beş yaşındaydı. Babasıyla, dümdüz, yemyeşil, güzel bir ovada eğleniyorlardı. Baba, küçük Zafer’i ellerinden tutmuş, kendi etrafında, gülümseyen bir ifadeyle, dikkatli bir şekilde çeviriyordu. Küçük Zafer’se hoş çığlıklar atarak boşlukta dönmenin ve babasıyla güzel vakit geçirmenin keyfini çıkarıyordu. Ancak bir süre sonra her yer bir anda koyu gri bir havaya büründü. Yemyeşil çimenler kurumaya, masmavi gökyüzü kara bulutlarla dolmaya başladı ve o esnada büyükbabanın sesi duyuldu. Büyükbaba oyun sahasına gelmiş, kendi oğluna bağırıyordu, onu azarlıyordu:

“Bırak, davar gibi eğleşmeyi! İşler seni bekliyor! Sense burada çocukla çocuk olmuş, oynuyorsun! Hadi, çabuk ol! Önce bahçeyi sula, ardından hayvanları yemle!” diyordu.

Bu lafların üzerine Zafer’in babası bir anda beş yaşında bir çocuk oluyordu. Çocuk olduğu için de kolları artık Zafer’i taşımaya yetmiyordu. Bu yüzden küçük Zafer yere düşüyor ve büyük bir acıyla ağlamaya başlıyordu.

Bunu gören çocuk ağlamaklı gözlerle Zafer’e bakarak:

“Üzgünüm!” diyordu.

Sonra da kendi babasına dönüp kollarını göğsünde kavuşturarak ve de alt dudağını aşağıya doğru bükerek:

“Hayır, gelmeyeceğim işte! Bahçeyi sen sula, hayvanları da sen yemle!” diyordu.

Büyükbaba, beş yaşındaki küçük bir çocuğun bu masumane sözlerini tarafına yapılmış bir itaatsizlik veyahut da bir başkaldırı olarak kabul ederek bir anda sinirleniyordu. Hemen onu yüzükoyun yere yatırıp minik poposuna, çok sert olmasa da yine de ufak bir çocuk için can yakacak şiddette, avuç içiyle vurmaya başlıyordu. Bunu yaparken bir yandan da:

“Senden adam olmaz! Senden adam olmaz!..” deyip duruyordu.

Çocukcağızsa:

“Özür dilerim babacığım! Bir daha yapmayacağım, babacığım!” diyordu ve inildeyerek ağlıyordu.

Küçük Zafer’se hâlen düştüğü yerde bir inliyor, bir ağlıyordu. Bir taraftan da kendiyle aynı yaşta olan o ufak çocuğa yardım etmek istiyordu. Ne var ki bunu başaramıyordu. Bir türlü ayağa kalkamıyordu. Sanki düştüğü yere saplanıp kalmıştı, kıpırdayamıyordu.

Büyükbaba bir müddet daha evladını dövdükten sonra rüyanın içeriği birden değişiverdi. Büyükbaba kendi oğluna, küçük çocuksa küçük Zafer’e dönüştü. Yani ilk başta olduğu gibi, ortada sadece Zafer ve babası kaldı. Bu sırada çimenler daha da kurumaya, sararmaya, gökyüzü daha da bulutlanıp kararmaya başladı. Ancak hikâyenin ana içeriğinde herhangi bir değişim ya da dönüşüm gerçekleşmedi. Olay ve yaşanan duygu aynı şiddet ve yönde seyretmeye devam ediyordu. Yani babası, küçük Zafer’i -tıpkı kendi babasının, kendisine yaptığı gibi- hiç acımaksızın dövüyordu.

Küçük Zafer, vurulan her el darbesiyle, kaba etlerinde çok değil belki ama kalbinde ve ruhunda hissettiği o tarifi imkânsız acıyla birlikte, aynı o ufak çocuk gibi ağlayarak:

“Özür dilerim babacığım! Bir daha yapmayacağım, babacığım!” diyordu.

Fakat babası onu dinlemiyordu, hiç acımadan, dur durak bilmeden:

“Senden adam olmaz! Senden adam olmaz!..” diyerek vuruyordu.

Babası, küçük Zafer’i böylece bir süre daha dövdükten sonra ayaklarını bastığı toprak zemin zıngırdatıcı bir gürültüyle ansızın kırılıverdi. Zeminin kırılmasıyla birlikte yerin dibinden koca bir el çıkageldi. Pençeyi andıran, kan kırmızısı tırnaklarıyla bu el, yaydığı kulak tırmalayıcı tiz sesler eşliğinde babanın boğazından hızla kavrayıverdi ve onu ağır ağır, içinde sarı-kızıl lavların fokurdadığı yerin altına doğru çekmeye başladı. Bunun üzerine baba tokat atmak için kullandığı elini, o sırada ayağa kalkmış ve kaygı dolu gözlerle kendisine doğru bakmakta olan biricik (!) evladına doğru uzattı. Anlaşılan, boyuna bosuna bile bakmadan ufacık çocuktan medet ummaktaydı. Gelgelelim babanın eli, yarığın dışında kalmış olan Zafer’e tam olarak yetişemiyordu. Bu sebepten baba bu kez belindeki kayışa yöneldi. Kayışı çekip çıkararak, yakalaması için oğluna doğru savurdu. Fakat savurmasıyla kayış birdenbire elinden kaçıverdi ve havada zikzaklar çizerek, yassı bir yılan gibi, Zafer’in ayaklarının dibine doğru çöreklendi.

Küçük Zafer eğilip kayışı aldı. Bir yandan da:

“Meraklanma babacığım! Seni kurtaracağım!” diyordu. Ne var ki o minnacık ellerinden hiçbir şey gelmiyordu. Kendi boyunu aşan o kayışı bir türlü savurabilip de babasına ulaştıramıyordu. Ama gene de büyük bir gayretle, bıkıp usanmadan denemeye devam ediyordu.

Bir süre daha böylece geçtikten sonra baba artık umudunu kesmeye başladı. Zaten neredeyse beline kadar yarığın içine çekilmişti. Belli ki artık gidiciydi. O yüzden, en azından hakkını helal etsin, diye düşünerek sevgili (!) yavrucuğuna seslenmeye karar verdi. Boğazını sıkan o ürkünç el dolayısıyla gayrı nefes alamıyor olsa da baba, ciğerlerinde bulunan mevcut nefesi kullanarak, ıkınır bir sesle:

“Affet beni oğlum, bağışla beni!” dedi.

Buna karşılık küçük Zafer kayışı savurmayı bıraktı. Kaşlarını kaldırıp dudaklarını yuvarlayarak:

“Anlamadım, babacığım! Bir daha söyle!” dedi.

Baba tüm gücünü toplayarak bir daha denedi. Zaten mosmor olan suratını daha da morartarak, tekrardan:

“Affet beni oğlum, bağışla beni!” dedi.

Küçük Zafer söyleneni bu kez anlamıştı. Yalnız ne yapması gerektiğini anlayamamıştı. Bundan ötürü biraz duraladı, birkaç saniye bekledi. Sonra, küçük çocuklara özgü o tatlı, şaşkın surat ifadesiyle babasına yeniden seslendi:

“Ama babacığım!..” dedi. “Ben, ‘affetmek’, ‘bağışlamak’ ne demek bilmiyorum ki! Sen bana, nasıl affedilir, nasıl bağışlanır, hiç öğretmedin ki!”

Baba bu laflara karşı hiçbir söz diyemedi. Belki de ettiği son cümleyle birlikte ciğerlerindeki son nefesi tüketmişti. Ancak gene de sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi, hâlâ dudakları seğiriyordu. Yalnız bu durum fazla uzun sürmedi. Alt taraftan, önce boz-kara dumanlar, ardından da tüm bedenini saran dev alevler yükseldi. Bir müddet sonra da kor olmuş bir biçimde yarıktan tamamen içeri çekildi.

Baba tamamıyla içeri çekildikten sonra yarık yavaş yavaş kapanmaya başladı. Bu sırada küçük Zafer, giden babasının arkasından:

“Gitme babacığım! Beni bırakma!” diye ağlıyordu. Bir yandan da hâlen elinde, onun kayışını tutuyordu.

Zafer bir süre bu şekilde ağladıktan sonra elindeki kayışa baktı. “Bu, babamdan kalan son şey!” diyerek, aynı babası gibi, onu beline dolamaya kalktı. Ancak tam da o anda kayış koca bir yılana dönüştü ve dönüşür dönüşmez küçük Zafer’in küçük ellerinden, bir yağ gibi kayıp yere düştü. Yılan düşünce hemen karnının üstünde dikilerek, sanki bir tehdit sezinlemiş gibi, Zafer’e doğru tıslamaya başladı. Bir yandan da ileri doğru hamlelerde bulunarak onu korkutmaya çalışıyordu. Küçük Zafer bunun üzerine sahiden de çok korktu. Yavaşça geriye çekildi. Bir anda dönüp kaçmaktı niyeti. Ancak o anda sağ eliyle büyükçe bir sopayı tutmakta olduğunu fark etti. Sopayı görünce hemen onu iki eliyle sıkıca kavradı. Ardından yılana doğru bir adım attı. Sopayı kaldırıp bütün gücüyle takkadak yılanın kafasına indirdi. Yılan darbeyi yiyince birden vıcır vıcır, kıvır kıvır, onlarca minik yılana dönüştü. Zafer o an yılanların hangi birine vuracağını şaşırdı. Elindeki sopayla öylece kalakaldı. Fakat bu çok sürmedi. Yılanların sadece bir tanesi yer üstünde kalmıştı. Geri kalan hepsi, artık tamamen kapanmaya yüz tutmuş olan yarıktan aşağıya, su akarmışçasına akıp gitmişti.

Az sonra yarık bütünüyle kapanmıştı. Küçük Zafer, geride kalan ve kendisine doğru masum masum bakmakta olan minik yılanı gözlemliyordu. Yılan, çizgi film tiplemeleri gibi, çok zararsız ve sevimli görünüyordu. Hatta öyle ki Zafer, yılanı eline alarak sevmeyi, okşamayı dahi aklından geçiriyordu. Ancak ani duyulan bir ses buna imkân vermedi. Ses, Zafer’in annesinin sesiydi. Anne, oğluna sesleniyordu. Gırtlağını yırtarcasına:

“Zafeeer! Zafeeer!..” diye bağırıyordu.

Minik yılan ansızın duyulan yüksek tondaki bu sesle birlikte niyeyse o anda ürperir gibi oldu. Hemen olduğu yere kıvrılıp süklüm püklüm sinmeye çalıştı. Zafer’se gözlerini yılandan almış, sesin nereden geldiğine bakıyordu. Ne var ki sesin kaynağı olan annesi ortalıklarda görünmüyordu. Sadece sesi duyuluyordu annesinin ve hâlâ, “Zafeeer! Zafeeer!..” diye bağırıyordu.

Az sonra annenin sesi hafiflemeye başladı. Bir süre sonra da tümüyle kesildi. Zafer, annesinin sesi duyulmaz olunca bakışlarını yeniden sevimli minik yılana doğru çevirdi. Bu arada artık her yer eskisi gibi gene yemyeşildi, gökyüzü günlük güneşlikti. Gelgelelim yılanın yerinde yeller esiyordu. Zafer, yılanı aramak için etrafına bakındı. Yılan az ötede, içi su dolu, ufak-dar bir deliğe doğru sürünmekteydi. Küçük Zafer, yılanı görünce hemen koştu. Deliğe girmeden yılana yetişti. Eğilip onu eline almayı denedi. Ancak yılan, parmaklarının arasından ıslak bir sabun gibi kayarak cup diye deliğe girdi. Giriş o giriş… Bir daha gözükmedi. Ve rüya burada sona erdi.

Zafer uyandı, gözlerini açtı. Hava karanlıktı. Kalktı. Işığı yakıp saate baktı. Sabaha daha vardı. Yeniden yatmaya niyetlendi, fakat o anda bilincine, demincek gördüğü rüya çıkmaya başladı. Oturup rüyayı yazmak istedi. Ancak sonra, “Bırak artık şu rüya işlerini!” diyerek kendi kendini azarladı. Yatağa yönelip tekrardan yatacak oldu. Ama sonra, uyanmışken bari bir tuvalete gideyim, diye düşündü. Işığı söndürdü. (Işığı söndürmesinin nedeni, babasının yıllardır uyguladığı akıl almaz kemer sıkma politikasıydı.) Ardından ev girişinin hemen sağ yanında bulunan odasının kapısını açtı. Ancak kapıyı açmasıyla ayaklarının önüne doğru düşen bir ağırlık hissetti. Işığı yeniden yaktı. Annesiydi… Kapıya yaslanmış, hiç dermanı olmayan bir hâlde bir şeyler mırıldanıyordu.

Zafer derhâl eğilip annesini tuttu. Onu oturur bir duruma getirerek:

“N’oldu?” diye sordu.

Anne süzgün bakan gözlerini oğluna doğru kaldırarak, titrek, sönük bir sesle sadece:

“Baban!..” diyebildi.

Zafer hemen:

“Ne olmuş babama? Yoksa ölmüş mü?” dedi.

Annesi bu kez biraz daha canlıca bir hâlle:

“Ölmüş baban, oğlum, ölmüş!” dedi. “Az önce yoğun bakımdan aradılar!”

Babasının öldüğü haberini öğrenir öğrenmez Zafer’in bir anda midesi bulandı. Kusacak gibi oldu. Annesini usulca yere bırakarak, sağ çaprazına denk düşen ayakyoluna koştu. Tuvalet taşına doğru eğilip istençsiz bir şekilde öğürmeye başladı. Öğürdü, öğürdü, öğürdü… Yalnız acı bir sudan başka hiçbir şey gelmedi midesinden.

ARKA KAPAK/TANITIM YAZISI:

Kim demiş edebiyatın iyice İstanbul’a doğru çekildiğini? Hayır, Ankara veya İzmir’den bahsetmiyorum. Antalya’dan… Mehmet Aldemir’den soluk soluğa okuyacağınız bir ilk roman… Altı öykünün ilginç kurgularının birleşmesiyle iki kısımdan oluşan, baş döndürücü bir roman çıkıyor karşımıza.  Her bir öykü, kâğıda döküldükçe “Pandoranın Kutusu” açılıyor ve ortaya, daha çok psikolojik olmak üzere toplumsal, hayalî ve felsefi konuların ele alındığı, son derece merak uyandıran bir metin saçılıyor.

İnsanları çok yakından gözlemlediği belli olan yazar -yüksek lisans yaparken aldığı psikoloji eğitiminin de etkisiyle- derinlemesine yaptığı karakter tahlillerini, onların içsel ve dışsal çatışmalarını,  çıkmazlarını, duygusal iniş çıkışlarını ayrıntılarıyla gözler önüne seriyor.

Romanda, birbirine zıt kavram ve olgular, karşıt görüşler etkili bir diyalektik oluşturacak şekilde bizlere sunuluyor. Art arda gelen tuhaf ve çarpıcı olaylar, rastlantılar, romanı baştan sona büyük bir merak ve heyecanla nefes nefese okumamızı sağlıyor. Ayrıca yazarın akıcı ve zengin dili, tarafsız bakış açısı ve titiz çalışması sonucunda, kişiler arası ilişkiler, çekişme ve çatışmalar ve de yaşanan tüm olaylar gerçekçi, inandırıcı bir üslupla anlatılıyor.

    Yazar Gül Coşkun

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*