Ülkü Yüce yazdı:”A.K Aranıyor”

A.K Aranıyor


İçinizde A.K’yı tanıyan var mı? Hakkında bildiklerimiz: 1964’te Ziya’ya Mektuplar’ı Varlık Yayınları’nın 1957 baskısıyla okumuş, önsözün sonunda sayfada kalan boşluğa birkaç satır yazmış ve isminin baş harflerini, harflerin sağ uçlarını aşağı doğru uzatarak yazıyor(du). 

Kitabı Vefa’da, içerisi tıklım tıklım kitaplarla dolu bir sahafın vitrininde gördüm. Birkaç dakika sonra kitap çantamda, koşar adımlarla sahaf dükkanından çıktım, Süleymaniye’ye doğru yürümeye başladım. Üniversiteyi çevreleyen duvar boyunca hızlıca yürürken, içimde nicedir beklenen sevgiliye kavuşmuş aşıkların coşkusu vardı. Bir an evvel Süleymaniye’ye ulaşayım, Ziya’ya Mektuplar’ın İstanbul’unu, Ziya’nın ve Cahit’in İstanbul’unun en güzel bir avlusunda okuyayım istiyordum.  Yanımdan üniversite öğrencileri geçiyordu. Girdikleri sınavın sorularını tartışan birkaçı, sınıfın yarısını bütünlemeye bırakmış hocalarını çekiştiren bir diğer kalabalık, evden hala harçlığı gelmediğinden dert yanan bir diğeri; kollarının altında kitaplar, hiçbiri benim çantamdaki kitabın vereceği hazzı veremeyecek sayfalar… 

Heyecanıma fon müziği olan bunca gündelik sözün her biri ne kadar uzun, Vefa ile Süleymaniye arasındaki bu her gün yürüdüğüm yol bugün ne bitmez tükenmezdi. 

Nihayet ulaştım. Avluda boş bulduğum bir köşeye oturdum. Cuma vakti yaklaşıyor, cemaat yavaştan toplanıyordu. Erkenciler avluyu doldurmuş laflıyor ya da abdest alanları izliyorlardı. Neyse ki bir yer buldum, yoksa masum bir mümine göstereceğim bir sabırsızlıkla mübarek günde tadımız kaçacaktı mazallah. Zaten  yeterince sabır göstermiştim, avcumdaki kitapla, heyecanlı, para üstünü beklerken, Kadıköy’de yaşlı sahibi ebediyete intikal ettiği için kapanan bir sahaf dükkanının kitaplarının birazını atan, birazını da eskicilere bırakan iş bilmez halden anlamaz varislerini bana çekiştiren kitapçının beni azad etmesi sanki asırlar sürmüştü. 

Sonunda okumaya başlayabilirdim. Sahi, ne zamandır arıyordum ben Ziya’ya Mektuplar’ı? Senelerdir Beyazıt’ta sormadığım sahaf kalmamıştı. Galatasaray Lisesi’nden arkadaşı Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ziya Osman Saba’ya yazdığı bu mektupların yıllardır baskısı yapılmamıştı. Ben bu 1957 baskısını bulduktan birkaç sene sonra bir yayınevi hem bu mektupların, hem de Ziya Osman Saba’nın diğer kitaplarının yeni baskılarını yayınladı, artık arayan okuyucu bu kitaplara ulaşabilecek, ne mutlu! 

Kitabın bendeki, bana bu hikayeyi anlattıran 1957 baskısının önsözü,  Ziya Osman’ın,  arkadaşının ölümünün ardından onun hatırasına yazdığı bir yazı. Bu önsözün son sayfasında, bir paragraflık bır boşlukta bir el yazıyla şunlar yazılmış:

“Arkasında böyle bir arkadaş bırakmış insan, hiçbir eser bırakmasa da gene ölmezdi. A.K. 1964”

Bu güzel italik el yazısının ve kitabın -benden bilmem kaç önceki- sahibi A.K, 1964’ten 2012’ye, mektubunu bir şişeye koyup denize atar gibi, satırlarını yollamış. Besbelli bu dostluğa aynı satırları okuyup imrenmişiz, sonra ikimiz de yazmışız. O kimin okuyacağını bilmeden bana yollamış, ben de bugün kimin okuyacağını bilmeden bu yazıyı okuyacaklara.

Aramızdaki bu ortaklık, hakkında hiçbir şey bilmediğim A.K’yı merak etmeme yetiyor, kadın mıdır, erkek midir, yaşıyor mudur hala, yaşıyorsa kaç yaşındadır, nerededir, o, arkasında böyle bir arkadaş bırakabilmiş midir ?.. 

Bu sorular cevapsız benim için, A.K’yı arıyorum.

Cevapsız bır sorum daha var, Cahit’e yazılan mektupların nerede olduğu. Bu kitapta Ziya Osman’dan gelen mektuplara cevaben yazılanları okuyoruz, keşke bir de Ziya’nın kendi satırlarını okuyabilsek, o zaman arkadaş Ziya’nın da sesini duyardık, yazar ve şair kimliğinden başka bir Ziya Osman tanırdık. Sıradan bir merak değil bana bunları söyleten; Paris’ten yazdığı bir mektupta Cahıt Sıtkı, “Seni tanıyanlar için yeryüzünde senden daha büyük bır révélation (keşif) yoktur” (1) der. Bu keşiften mahrumiyetimizin bir nebze olsun tesellisi olurdu bu.

….

İlkokulda renkli ve kokulu sayfalarına seçme şiirler yazdığım şiir defterimde en güzel bir sayfaya kurulmuş bir şiir vardı :

Seni görüyorum yine İstanbul 
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan.(2)

Sonra bu şiir İstanbul’u semt semt gezdirir, Boğaziçi’den Beşiktaş’a, ordan Eyüp Sultan’a, Küçüksu’ya götürür; henüz hiç gitmediği yerlerin hayalini kurdurttuğu küçük çocuğa bir şehre aşkın ne demek olduğunu ömür boyu hatırlanacak birkaç satırla anlatırdı. Sekiz yaşında Ziya Osman Saba’nın kim olduğunu bilmiyordum ama onun İstanbul’unu onun gibi sevmek istiyordum. Yıllar geçti, Değişen İstanbul öyküsünü okudum; bir şehirden ayrılmanın bir sevgiliden ayrılmaya eşdeğer olduğunu gördüm : 

“… Orada, Köprünün üstünde olduktan sonra, bir amele, bir temizlik amelesi olabilirdim. Şehrin kalbi sayılabilecek bu yerde, bu en merkez noktasında, bu iki sahil arasındaki balkondan, mevsim mevsim, saat saat İstanbul’u, minarelerin kâh masmavi bir göğe çıktıklarını, kâh ağır bulutları delmek ister gibi yükseldiklerini, kâh yağmurla ıslanan kurşun kubbeleri, kâh nereden vurduğu anlaşılmayan bir güneşle parlayıveren bir alemi seyreder, içim sevinçle dolar, oradan Beşiktaş taraflarına her baktığımda çocukluğumu hatırlar, Eyüp sırtlarına bakarak annemi düşünür, ve bir yandan vazifemi yapar, Köprünün, İstanbulun bu en işlek caddesinin kaldırımlarını en titiz bir itina ile temizler, o kaldırımları kirletenler, o taşlara tükürenler olursa, yanlarına yavaşça yaklaşır, kendime deli dedirtmeyi göze alarak : Nerede olduğunuzu unutuyor musunuz, derdim; şu göğe, şu kubbelere baksanıza; İstanbul’dasınız, çoluğunuzun çocuğunuzun yanında, kimseniz  bile yoksa, ölmüşlerinizin yakınındasınız. Bu, basabilmek saadetine erdiğiniz kaldırımlara hiç tükürülür mü?” (3)

O sekiz yaşındaki kız çocuğu bugün Ziya Osman Saba’nın mektuplarını arıyor, A.K’yı aradığı gibi; bilen varsa beni Süleymaniye’nin avlusunda, ya da Küçüksu’da, belki de Eyüp Sultan’da, bilemediniz Beşiktaş’ta bulabilir.

(1) Ziya’ya Mektuplar, Cahit Sıtkı Tarancı, Varlık Yayınları, 1957.

(2) İstanbul, Cümlemiz, Bütün Şiirleri, Ziya Osman Saba, Can Yayınları, 2019. 

(3) Bıraktığım İstanbul, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Ziya Osman Saba, Varlık Yayınları, 1962. 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*