Turhan Muharrem Turhan:”İçinden Sokak Geçen Yazı”

İçinden Sokak Geçen Yazı

Benim çaya, senin biraya On lira, verdiğimiz akşamlardan biriydi. İzbe bir sokağın yıkık dökük bir binasına bakıp, tarihle demleniyorduk güya. Çalgıcıları, mezhebi belirsiz garsonu ve arsız çiçek satıcılarını saymazsak masamız çokta kalabalık sayılmazdı hani.. Kadınların saçları boynumu dolamalıydı misal, sonra gök kubbeyi arşınlamalılardı omuzları falan filan işte..

Bir hayata, bir umuda dönüşecek bir söz yakalasam öyle apansız ve umursamaz yürürdüm  biliyorum.. Böyle gök kubbe altında oturur kene de.. Sessizlik ve nem mermi gibi düşüyordu gömleğimin yakasına. Ne ağır diye hayıflanıyordum..

Bir amaç bir  dava arar ya insan arkasında kitleler sürükleyecek.. Ufak bir çocuğun kirli yüzü belirdi masanın ortasında, bu dönüştürülmüş bu oryantalist sokakta ne güzelde parlıyordu kirli yüzü.. Sen ve dostlar bir geçiştirmeyle güldünüz çocuğun yüzüne. Hani salak bir teşekkür barındırır ya bazı gülüşler, öyleydi..

Nostalji olsun diye sokağa serpiştirdikleri, evlerinde olsa, insanların ıskartaya ayıracakları tahta sandalyelere, yeni gelenler bilmem kaç yüz liralık etekleri ve pantolonlarıyla acaba kumaşa zarar verir mi endişesiyle oturuyorlardı. İnsanların kaba etleri, yerlerini bulurken ahşabın üzerinde, kitap sesleri duyuyordum.. Çocukluğumun Ömer Seyfettin’i konuşuyordu sanki şuracıkta, bu tezatlığa dair bir şeyler söyleyecekti belki.. Kendimi biraz daha zorlasam Sait Faik’te gelirdi ha emindim bundan… Gömleğin yakasındaki nem, ve ahşap sandalyenin kıçıma verdiği rahatsızlık hep bunlara engeldi ..

Garson organik adı altında getirdiği çayın yanına, boktan şekerlemeli leblebiler de koymuştu. Sanki turuncu, muzu, domatesi ya da baharatı bulmuş kâşif edasıyla dolaştırıyorduk parmaklarımızı, üç beş tane şekerlemenin ortasında. Bir ara sararmış bıyıkları, sakallarının üstünü kapatmış bir yaşlı belirdi senin çaprazında, şarabı midesini yormuş olacak, altmış altı senelik ceketinin kopuk olmayan düğmelerinden birini denk getirerek önünü ilikledi. Bir liraydı istediği.. Sonra o sarsak ve kibar gülümsemeyle ona da teşekkür ettik masaca… Dönüştürülmüş, sersemleştirilmiş sokaktaki, masada oturan bohemik adamlar ve kadınlar bir amaç arıyorduk ya kendimize… Amaç tam da orada duruyordu oysa..

Ben çaya, sen biraya, dostlar adını bir daha söyleyemeyecekleri kahvelere onlarca lira verirken, belki yudumların onda biri.. Belki bir lira.. Bir hayat kurtaracaktı şurada, az ötede.. İşte orada tam da kapitalizm duruyordu, sokaktaki sersemler ve biz orada öylece izliyorduk da onu. Çayımdan bir yudum eksilttim, ne çaymış be mübarek diyip kalktım… Hani kelimenin ardından noktalı virgül koyarsın da, virgülün kıvrımı bir şey anlatmaya hazır olduğunu söylemek ister ya, sanki böyle uğultularınız geliyordu, bense virgülüne gölge yapan üsteki noktanın jantiliğindeydim.. Ezgisine hayran olduğunuz  o Avrupalı dandik müzikte fon yapıyordu sokakta.. Sen, dostlar ve sokaktakiler ezginin ardındaki notanın izine dalmıştınız biliyorum..

Bense kirli bir yüze…

Bana çok tanıdık gelen, benden olan o yüzün sahibi olan çocuğun çıplak, kirli ayaklarının sokakta bıraktığı izlerin ardına…

Turhan Muharrem Turhan

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*