Tülay Sözeri yazdı:”Ubuntu Felsefesi”

UBUNTU FELSEFESİ

 Afrika’da çalışan bir antropolog bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir. Ağacın altına koyduğu meyvelere ilk ulaşanın ödülünün o meyveleri yemek olduğunu söyler. Onlara;
“Hadi, şimdi başlayın birinci olan ödülü alacak” der. 
Antropoloğun sözü biter bitmez bütün çocuklar el ele tutuşup, koşup ağacın altına beraberce giderler ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar. Çok şaşıran antropolog, çocuklara neden böyle yaptıklarını sorduğunda ise çocuklar şu yanıtı verirler; ”Biz “ubuntu” yaptık”.  Bu tanımı ilk kez duyan antropolog ubuntunun ne olduğunu sorar. Çocuklarda “Birbirimizle yarışa girseydik, yarışı sadece birimiz kazanmış, beşimiz kaybetmiş olacaktık. Beş arkadaş üzülünce, yarışı kazanan bir kişi nasıl ödül meyvesini yiyebilirdi ki?  “Bizim dilimizde UBUNTU “Ben biz olduğumuz için “Ben’im” demektir!”Haydi, buyurun bakalım,  buradan yakın! Şimdi işimiz yoksa, dünyanın en zengin yeraltı, yer üstü zenginliklerine, verimli topraklarına sahip olmasına rağmen,   sömürgeci yaklaşıma elverişli siyası yapısı yüzünden, tüm zenginliklerini Avrupa ülkelerine teslim etmiş, bunca zenginliğine rağmen hala açlık, yoksulluk ve hastalıklarla boğuşan, özgür yaşam hakkı yüzyıllar öncesinden elinden alınmış olan, Afrika’nın yetiştirdiği bu çocukların  “UBUNTU”  kültürünü anlamaya çalışalım. Yaşadıkları yoksulluğa rağmen ben yerine biz olmayı  nasıl bu kadar kolay kabullendiklerine akıl sır erdirelim, sonra da  anladığımız şekilde yola koyulup, zincirlerimizi kıralım. 


Puff!  işimiz gerçekten çok zor. Öncelikle  hayatımızdan “ben” kavramını çıkarıp,  yerine “biz” kavramını yerleştirmemiz, biz gelişirken, büyürken bir diğerinin de gelişmesine yardımcı olmamız, başka yaşamlara da saygı duymamız öyle göründüğü gibi kolay olmayacaktır. Öyle ya! Doğduğumuz andan itibaren rekabeti öğrenmedik mi? Bir diğerini ezip geçmenin yollarını arayıp bulmadık mı? Her daim  kral olarak yaşamın  dayanılmaz hafifliğini allayıp, pullayıp, bize servis eden sistemin sadık köleleri olmadık mı? 


Modern bir toplumun bireyi olma gururunu bir kenara bırakıp , biz yerine beni  yaşamanın üzerimizde nasıl bir yük olduğunu görebilirsek eğer, görünmez kalelerimiz  yıkılacak, aynı zamanda başkalarının da   görünmezliği yok olacaktır. Bu olayı ne kadar iyi içselleştirsek , teknolojik hapishaneye dönen hayatlarımızdan alacağımız haz ve doyumda o kadar yüksek olacaktır. Burada amaç mutlu olmak değil, birlikte ne kadar çoğalabileceğimizi görebilmektir.  


İnsanoğlu birbirine bağımlı , hassas bir iletişim ağında yaşamak üzere yaratılmıştır.  Hiç birimiz bu fani dünyaya mükemmel bir şekilde gelmedik.  Eksik parçalarımız peşinde koşmaya planlanmışız. Tamamlanırken de mutlaka başkalarının hikayesine ortak olmamız, onları da kendimize  ortak etmemiz gerekiyor.  Bir insanın , bir başkası olmadan kendisine yetmesi de, tam olması da mümkün değildir. Ubuntu felsefesinde, inanan bir insan diğerlerine açıktır, diğerlerine olumludur, diğerleri iyi ve yetenekli olduğunda  kendini tehdit altında hissetmez, büyük bir bütünün parçası olduğunu bilmekten gelen bir özgüveni vardır. Başkaları  aşağılandığında, küçük düştüğünde, zulme uğradığında ya da ezildiğinde, o da  kendisini  aşağılanmış hisseder.


Ubuntu kavramı, diğerleriyle ilişki içindeki bireyi tanımlar. Nelson Mandela’nın sözleriyle ifade edecek olursak: “Bir ülkeden geçen bir seyyah bir köyde durur, yiyecek ya da içecek istemesine gerek yoktur. O köyde durduğunda köylüler ona yiyecek verir, onu ağırlar. Bu Ubuntu’nun bir sonucudur. Ubuntu,  insanların kendilerinin bizzat zenginleşmemesi gerektiği anlamına gelmez. Aksine zenginleşirken  başkalarının da zenginleşmesine yardımcı olmaktır.  Burada asıl mesele şudur: Etrafındaki topluluğun daha iyi konuma gelmesi için de, kendimiz için yaptıklarımızı ,  başkaları içinde  yapıyor muyuz?” sorusunun peşinden gitmektir.

Tülay Sözeri

YanıtlaYönlendir

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*