Tuğba Şahin yazdı: “Punarvasu Yıldızı-Eve Dönüş-Yeni Hayat /Zaman Algısı-6 “

“ Aydınlığı içinde taşımaya bak.İşte o zaman karanlıkta bile aydınlığı bulabilirsin.’’

                                                                                                                William Blake

Hürriyet Gazetesi’nden alıntılayacağım Zümrüdü Anka’nın hikayesiyle anlatacaklarımı süslüyorum; ‘’Efsaneye göre kuşların hükümdarı olan ve Kaf Dağı’nda yaşayan Zümrüdü Anka, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş. Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürlermiş. Ama içlerinden onu gören olmamış. Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Onun var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip, yolunda gitmeyen şeyler için yardım istemeye karar vermişler. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce ‘Aşk Denizi’nden geçmişler sonra ‘Ayrılık Vadisi’nden’ uçmuşlar. ‘Hırs Ovası’nı aşıp, ‘Kıskançlık Gölüne’ sapmışlar. Kuşların kimisi ‘Aşk Denizi’ne’ dalmış, kimisi ‘Ayrılık Vadisi’nde’ kopmuş sürüden. Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle. Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış; Baykuş yıkıntılarını; Balıkçıl kuşu bataklığını özlemiş… Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi ‘Şaşkınlık’ ve sonuncusu Yedinci Vadi olan ‘Yokoluş Vadisi’nde’ bütün kuşlar umutlarını yitirmiş. Kaf Dağı’na vardıklarında geriye sadece otuz kuş kalmış. Simurg’un yuvasını bulunca ögrenmişler ki ‘Simurg – otuz kuş’ demekmiş. Onların her biri birer Simurg’muş. 30 kuş anlar ki aradıkları kendileridir ve gerçek yolculuk, kendine yapılan yolculuktur.’’

Kuyucak Köyü’ne gittiniz mi hiç? Isparta’nın Keçiborlu ilçesine bağlı, Fransa’nın bahçelerini aratmayacak lavanta bahçeleri ile meşhurdur. Ülkemizde bu bitkinin yetişmesi büyük bir nimettir. Çayı pişirilir, krem imalatında değerlendirilir, görsel açıdan ruhumuza taht kurar. Eğirdir Gölü’nde üç gün konaklarken,  Din Kültür Tarihi alanında geçmiş yıllarda düzenlenmiş Süleyman Demirel Üniversitesi’ndeki bir sempozyumun üniversite reformlarınca hazırlanmış bildiri kitabıyla rastlaştım. Kültürel mirasımızı biz yapan coğrafyamızdır. Kaderin yolculuğu bireyin niyetinde şekillenir. Hatırlarsınız üniversite kapılarında yaşananları, başörtülü öğrenci hanımlar hakkında Süleyman Demirel’in söylediği cümleyi de hatırlarsınız.

İklim hareketlerini önemseyebilmek için toprağımızın her karışını görebilmemiz mecburidir. Ve Burdur Gölü dayanışma platformları medyada sesini duyurmaya çabalarken, insanların dış görünüşleri, tahsil seviyeleri, ekonomik koşullarına burnuyla davranan yerel yönetim anlayışı içten içe ‘devlet’ kavramını da sorgulatarak çökmesine neden olur.

 Sabahattin Ali –Kuyucaklı Yusuf kitabından, “ Hakikaten, ne yaparsa yapsın, kimlerle arkadaş olursa olsun, alışamıyordu bu şehirlilere vesselam… Kendisini mütemadiyen yabancı ve ayrı buluyordu. Onların işlerine akıl erdiremiyordu. Mesela, en sevdiği arkadaşları bile onu bazen şaka olsun diye aldatırlar, hiç lüzumu yokken yalan söylerlerdi. Yusuf evvela içerleyecek oldu; fakat bunun herkes tarafından yapıldığını ve çok tabii bir şey olduğunu görünce kızmaktan vazgeçti, fakat hayreti hâlâ geçmemişti: Niçin durup dururken yalan söylemek ihtiyacını duyuyorlardı?’’Fakat Sabahattin Ali’nin öyküsünde geçen Kuyucak ise Aydın ilinin köyüdür. Karıştırılmaması bakımından dipnot belirteyim. İncir meyvesi diğer meyvelere göre belirli zamanda yetişir. Olgunlaşma evresini, bekleyişi, sabrı şarkılara, popülaritenin kısaca mizahına söz konusu edilmiştir. Lavanta bahçeleri kadar değerlidir. Narenciye de bu bitki örtüsü sınırlarında emekle büyür, sevgiyle dağıtılır.

I.Cihan Harbi’nde geri dönen yoktur. Fakat mizansen Eve Dönüş metaforu ile bir sempozyum düzenlendi. O dönem herkesin dilindeki ‘fakülteler mezun veremedi, liselilere türküler yakıldı’ vb. ancak sembolik bakımdan çorba ve katıksız ekmek ile sınırlandırıp halka anlatılamaz. Akademi camiasında yazılanları takip etmek, bildirileri kitaplaştırmak, duyuruları gerekli mecraya aktarabilmek ciddi çalışma disipliniyle mümkün. Türkiye’nin böyle sempozyumları destekleyen kültür merkezlerinin yapılandırılmasına destek olacak gene yerel yönetim becerileridir. Yoksa valilik binası önlerinde mevkiyi tehdit edecek heykel yatırımından bahsetmiyorum. Ne kadar tezat değil midir? Ev almak ile yuva kurmak arasındaki ince fark!

Mahallede güvenin sağlanamayışı da ne idüğü belirsizlerin ‘kara borsa’ inşaatçılığındaki hıyanet takındığı günümüz iblisvariliğinde vatandaşı mağdur edecek haksızlıklar olarak kelimenin bittiği noktaya taşınıyor. Biz büyükşehir tanımındaki ilde, merkezde, ulaşım kolaylığı ve çocukların güvenliğini düşünerek hareket ettiğimizde belli muhitleri tercih ederiz. Hayat tarzı ortak bulunmayan kişilerin o bölgeye, çalışmak, okumak, misafirlik veya gezmek niyetiyle uğramaları ise dışarıdan algı boyutlandırması görgüsüzce bariz eğitimsizliğin yansımasıdır.

Şöyle de denebilir, kent politikaları son derece evrim atlattığından toprağa yakın, balkon mimarisindeki 90’ların apartmanları dahi tarihten silinerek kişiyi bunalıma sürüklemektedir. Nitekim, hiç alışık olmadığımız paha yükselişindeki ekonomik sıkıntılardan çare diye apayrı vatandaş kitlesi barındıran, gittiğimiz aynı ildeki başka semtten tam yirmi yıl sonra imkan oluştuğu için kısacası ‘eve döndük’. Yıkılan eski benlikler, kopan arkadaşlıklar, değişen ticaret hukuksuzlukları, çizgisi yitirilen hassasiyet, hız ve tüketim, eksilen kalabalıklar, yaşlılık, işleyen saatin bir dakikasını bile harcamayacak kıymeti bilerek döndük. Sokaktaki insan ile evinde yaşayan insan arasında hiç kimsesi olmayan ile şuursuz yaşayan tek kefede biçimlendirilemez.

Astıgmat, sindirim problemleri, aksak yürüyüş, umutsuzluk, gönül yorgunluğu, endişe, değiştirilemeyecek olanları tecrübe diyerek heybeye eklemek ve yeniden başlamak, yılmamak, güçlenmek, bırakmamak…tüm bunlar hikaye diye gösterilmez .Bir daha on dokuz yaşında olamayacağız. Gözlerimizi yumalım tekrar açtığımızda bir sonraki yirmi yıl bir nesle rehberlik etmek için yaşanacak.

Zaman ileriye doğru hareketlidir. Artık geçmişe dair anlatılacak hiçbir şey kalmadı. İçimizde biriken maden cevherdir. Her insan bir hikayedir. Maske takmadan da gülmeyi anlatmalıyız, kalem ile savaşırken de ilkeli davranmayı…Tabiatı kucaklarken direnmeyi, dava sözünde durmanın namus olduğunu göstermeliyiz. İsraf etmeden tüketmeyi, eski eşyayı hor görmemeyi, duraksamanın engelleyemeyeceğini, aile gayretini, saadetin partizanlık ambleminden ibaret olmadığını ya da bir apartmana isim ahdetmekle saadet yaşanmayacağını da yazarak, muhabbetin okuyan insanlar arasında kurulacak köprü vazifesi ifade ettiğini, siyaset argosundan uzakta mütefekkirin toplum içinden çıktığı gerçeğini yadırgamadan ‘ev’ olabilmek. Yükselmek kariyer merdivenine değil, alçak gönüllükle mümkün.’’ A hundred years…hello,welcome home’’

Tuğba Şahin

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*