Talân Ayşe Kanca yazdı: ” AŞK ÖNCE KENDİNİ YER “

  • ÖYKÜ

Zembereğimi boşalttım. Bir ileri, bir geri sayıyorum…

Terden ıslanmış yüreğim. Çatık kaşlarım yüzümde hiç de şık durmuyor. Biraz küf kokuyor anılarım… 

Oturmaktan sıkıldım, kalkıp biraz yürümek için karşı sahilde alıyorum soluğu. Köpeklerini gezdiriyor birkaç kişi, bir çocuk topuyla oynuyor, iki genç kız belli ki sevgililerini çekiştiriyorlar, etrafa aldırmıyor hiçbiri…

Yaşlılar için yer yok burada. Yani yaşı 40 aşmışlar için… Burada dünya neşe çığlıkları atıyor, bense biriktirdiklerimi harcıyorum…

Tek dal sigaramı çıkarıp yakıyorum, çok şükür sokakta içmeyi yasaklamadılar daha. Bulduğum ilk banka oturup tek tek gelip geçenleri süzüyorum önce. Çoğu umarsızlığın sınırlarında, yaş henüz anlamlandırma yaşı değil, yaş, solukları kesilene kadar ciğerlerine çekme zamanı dünyayı…

Bende mi öyleydim? diye soruyorum kendime…

Gülümsüyorum…

“Elbette” diyor usum, elbette, belki de daha fazlasıydın…

Elimdeki paketi buruşturacakken üzerine karaladığım yazı çekiyor dikkatimi. Bunu hep yapıyorum, uzun yıllar önce edindim bu alışkanlığı, eğer kalem bulamazsam çağırıp garsonu istiyorum, yanımda birileri varsa onlardan rica ediyorum… İlle ki yazacağım o yazılası şey her ne ise…

Üzerinde “Aşk önce kendini yer” yazıyor…

Ne garip, gerçekten böyle mi diye soruyorum kendime?

Başım ağrımaya başladı. Eve çıkmayı hiç istemiyorum. Migrenim tutacak gibi. Sağa sola bakıyorum, çoluk çocuk dolu, kimseden isteyemem…

“Biraz daha sık dişini” diyorum kendime… Sen daha ne ağrılar çektin.

Sonra sigara paketinde yazılı söze takılıyor aklım yeniden. Bunu yazarken Nesrin’i düşünüyordum ama Nesrin aşkı yiyip bitirdiğinden haberdar mıydı acaba?

Bence o aşkın onu yiyip bitirdiğini düşünüyordu, ya da benim!.

Kesişen yollar ayrılanların habercisiydi sanki…

Bitmemiş bir aşkın üzerine, küllenmemiş bir öfkeye rağmen tutuldum ona. Nasılı, niçini ne zamanı önemsiz. Aşktı gelen. Belki buyur edilmemişti içeri, ama kapıda tutmak olanaksızdı. Elinde tırnak makası, saçlarında kelebek tokalar, birazda fırından yeni çıkmış kurabiye kokuyordu geldiğinde. Ben anketörlük yapıyordum o zamanlar, düşünüyorum kaç yıl olmuş ama dün gibi..

Kapısını çaldığımda; yüzünde minik bir çocuğun o insanı ısıtan “sende kimsin sorgusu”, teninde pasta kokusu, aklında birkaç anıyla öylece duruyordu karşımda Nesrin…

“Buyurun dedi… hepsi bu.” Ne için anket yaptığımı, kaç soru sorduğumu, hatta hiçbirine cevap alıp almadığımı hatırlamıyorum. Sonra kaç günde bir gitmiştim acaba Nesrinlerin o beyaz boyalı kapısına, ya da Nesrin ve mahalledekiler daha kaç kez görmeye dayanabilir di beni elimde mavi bir klasörle…

Sonunda dayanamadı Nesrin. Adımı da öğrenmişti , 

“Kemal bey dedi, bakıyorum sürekli bizim mahallede ve bizim kapıdasınız, başka bir sıkıntınız mı var?”

Çokça manidar bir soruydu bu, bense kasılıp kalmıştım, boş boş baktım gözlerine, o ise hınzırca gülümsüyordu…

Nesrin çıkarsızlığıyla girdi hayatıma ve öyle kaldı… Onun parayla, aileyle, onun bununla hiç alakası yoktu. o kendini seviyordu ve sevilmek istiyordu herşeyden çok. Bir kaç flörtü olmuştu ama aşık olmamıştı hiç. Merakı başına çok işler açsın istiyordu bunu gözlerinden okudum daha çok şey okumuştum gözlerinden öylece kalsınlar istemiştim.

Üç yıl…

Başladı, sürdü ve bitti!.

Geçmişten tek iz kaldı, için için sürüp giden bir yangın.

Orman yangını gibi bir şey değildi bu, hani bin hektar alan yanıp kül olmamıştı ama içimdeki o yeni büyümeye başlayan fidanlar küle dönüşünce orada toprak, fide tutmaz oldu…

Yanımdan geçen çocuklara kayıyor gözlerim, anneleri arkada onlar önden ilerliyor, arada bir dönüp bakıyorlar el ele tutuşmuşlar ama korkuyorlar hayattan. Annelerinin emir verici ses tonu yankılanıyor kulağımda, “dikkat edin kızlar, önünüze baksanıza.”

Anne bilmiyor, onların önü arkası, aşağısı yukarısı yok. Onların anneleri var!..

Nesrin’de anne olabilirdi, bilmiyorum şu an evli mi, bir çocuğu var mı, ama benim kızımı aldırdığında üç aylık hamileydi. Nesrin değildi o, boşlukta bir ses gidip geliyordu, sonra çarpıyordu kalbimin odacıklarına… Bu kadar gaddar olamazdı, bu kadar kolay alamazdı bu kararı…

Kimseye sormaya gerek duymadan, bana da ültimatom verir gibi tek başına gidip kıydı kızımın canına.

O aşkın da canına kıydı!.

Aşk için olağandı nefret. Bende nefret ettim Nesrin’den. Kendimdense nefret etmemeye çalıştım. Bir haykırış takıldı dudaklarıma, gırtlağımda kocaman bir düğüm durdu hep. Ilık ılık akıyordu kalbime, yakıyordu ama alışmıştım, kanıksamıştım bu yangınları…

Hiç evlenmedim, hiç baba olmadım…

Ama hayaliyle yaşadım kızımın. Şimdi, şu sahilde koşuşturan oydu, yüreğimin kıyısında, elimi sıkı sıkı tuttu kızım, “baba bana elma şekeri alsana” dedi. Gözlerinde ne hüzün vardı, ne aşk, ama gözleri çağlıyordu bana doğru ve yitip gidiyordu dalgaların arasında ve seni diyordu, seviyorum; bir gün buluşacağız herkese ve her şeye rağmen!.

Talân Ayşe Kanca

6 yorum

  1. Konu güzel ( biraz daha ruhsal betimlemelerle zenginleşebilir konu ve de kahramanları daha iyi tanıma imkanı verir bize diye düşündüm.) üslup akıcı. Zevkle okudum. Yazmaya devam kardeşim.

  2. Hayat kimilerini bakamayacakları, yetiştiremiyecekleri çocukları sıra sıra dizdiriyor ve sokağa salıyor, kimilerini de kavuşmak sevdasıyla çok görüyor bir çocuğa… Vuslat bir başka bahara derken kalıyoruz “yapacak birşey yok” yalnızlığına… Kaleme alınmamış nice sevdaları satırlarınızda sırasını bekliyor…

    • Ne yazık ki insan ebeveyn olmanın ağır sorumluluğunu taşımaktansa, vazgeçmenin hafifliğini tercih ediyor bazen ve bunu sanki bir hakmış gibi görebiliyor. Teşekkür ederim…

  3. İbrahim bey sizin gibi ustalardan bunları duymak mutluluk veriyor. Öyküde biraz da okuyucuyu yormak ve hayal etmesini sağlamaktı amacım, teşekkür ederim…Yazmaya devam…

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*