Seyyah Nida yazdı: “VAKT-İ CEMRE “

(1. Bölüm)

“Onu kırmış olmalı yaşamında birisi.
 Dinledikçe susması, düşündükçe susması…
 Tek başına iki kişi olmuş kendisiyle gölgesi,
 Heykelini yontuyor yalnızlığın ustası.”      

 Özdemir Asaf

Barış, ne söylese de Aslı onu anlamıyordu. Kafasındaki fikirlerin doğruluğundan o kadar emindi ki Barış’ın sesini duymuyordu bile.

-Yeter artık! Senin iş seyahatlerinin yoğunluğundan bıktım. Ne zaman sana ulaşmaya çalışsam yoksun. Bıktım bu hallerinden… dedi Aslı.

Onca iş yoğunluğunun arasında Aslı’ya yolladığı çiçekler, şiirler de yetmiyordu demek, ona!

-Ama Aslı? Neden böyle yapıyorsun? Derken son bir hamleyle parmağındaki nişan yüzüğünü çıkartıp Barış’ın masasına koydu.

-Her şey için teşekkür ederim ama olmuyor artık. Yapamıyorum seninle, olmuyor. Hoşça kal! Dedi Aslı, mağrur bir ifadeyle ve ofisten ayrıldı arkasına bile bakmadan…

Barış’ın dili lal oldu, o an!

“Gitme ey nur-efşanım!

Gitme!

Gönlümün güneşi.

Gitme!

Ömrümün baharı.

Kadınım… Gitme…!” dedi akan kanlı gözyaşlarıyla kalbi…

“Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı.

Kendime dünyada bir
Acı kök tadı seçtim
Yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.”

İsmet Özel

Ayrılalı 6 ay geçmişti. Barış’ı görenler tanıyamıyordu artık. O neşeli, hayat dolu adam gitmiş; yerini suskun, kederli biri almıştı. Ofisindeki arkadaşları onun eski haline dönmesi için planlar yapıyor, farklı yerlere davet ediyorlardı lakin o hepsini reddediyordu. Patronuyla konuşmuş, şehir dışındaki tüm iş toplantılarını kendisi almıştı. İş dışında görüşüp konuştuğu çocukluk arkadaşı Yusuf vardı. Onun dışında münzevi bir dervişi andırıyordu hali. Gerekmedikçe kimseyle görüşmüyordu. Sakallarını uzatmış, zayıflamış, yüzüne derin bir keder gölgesi oturmuştu. Başka şehirlerde iş için toplantılara katıldığında, bilgisayarda raporları düzenlerken Aslı’nın aydınlık yüzü hep onun yanı başındaydı.

Aslı…

-Ah! Aslı…Kalbim, kederli bir coğrafya senden sonra. Her yanından kan akıyor, bombalar patlıyor. Hazan rüzgarları esiyor kalbimde. Metruk bir şehir gibiyim, sensiz. Viran oldum. Sesin nefes gibiydi bana, sesin nefesimdi. Nefessiz kaldım, Aslım… dedi Barış.

Derin kederini anlatacak kelime bulamıyordu, artık. Susması biraz da bundandı. Sevmeyi bilen naif kalbini, Aslı söküp almıştı adeta, giderken.

Çalıştığı şirkette başarılı projelere imza atan Aslı, güzelliğiyle de herkesin dikkatini çekiyordu. Özellikle de şirketin sahibi, Arda’nın. İkisi birlikte uyumlu bir çift olmuşlardı, Aslı’nın para ve kariyer hırsı Arda’nın işine geliyordu. Aslı, güzelliği ve tatlı diliyle yurtdışından gelen patron ve ekipleriyle iyi anlaşıyor, uygun iş bağlantıları yapıyordu. Arda’nın, Aslı’ya hediye ettiği mücevherler bile onu Arda’ya bağlamaya yetmişti. Aslı, bir başka hikayenin kahramanı olmayı seçerken Barış artık karlı dağlar gibi yalnızdı…

Uzun yola çıkmaya hüküm giyen bir sevda tutuklusu olan Barış, iş seyahatlerinin yoğunluğundan kendini unutuyor, ağrıyan kalbinin sızısını duymuyordu. Barış’ın kadim dostu Yusuf, onun bu kederli haline çok üzülüyordu. Telefonla konuştuklarında onun derdine merhem olmaya çalışacak sözler söylese de Barış’ı kesmiyordu. Dua istiyordu Barış, Yusuf’tan sadece.

Yusuf, çarelerin tükendiği yerde çareler yaratan Kadir-i Zül Celal’e dua ediyor; Barış’ın düştüğü gam kuyusundan çıkması için bir sebep halk etmesini diliyordu Mevla’dan…

Uzun süren iş seyahatleri sonrasında Ankara’ya, evine, dönme zamanı gelmişti. Uçaktan indiğinde Barış’ı karşılamaya gelmişti Yusuf.

-Hoş geldin, Barış’ım. Özlettin kendini. Nasıl geçti yolculuk?

-Hoş bulduk, Yusuf. İyiydi. Sağol.

Barış, uzun soluklu bir sohbet yerine sükutu yeğliyordu. Yusuf, arkadaşının gözlerine baktı. O eski havası ve tadı yoktu, gözlerinde hicranın rengi vardı, Barış’ın.

-Barış? İstersen beraber kahvaltı yapalım ne dersin? Uzundur görüşemedik be oğlum, özledim seni.

-Sağol Yusuf, beni mazur gör. Evime gidip biraz dinlenmek istiyorum, uzun zamandır yollardayım, malum. Dedi Barış.

Yusuf, ısrar etmedi. Barış’ı evine bırakan Yusuf, arkadaşının gözlerindeki kederin derinliğine, kalbindeki yaraya ancak bir Arif’in elinin şifa vesilesi olacağını biliyordu. Yusuf, Barış’ı, hem irfan hem ilim ehli doktora tezini yürüten Mustafa Hoca’ya getirmeye niyet etti. Zira, Barış’ın gözlerindeki keder gün be gün artıyordu…

Nice zaman sonra evine yeniden kavuşan Münzevi, eşyalarını odasına bıraktı. Hemen bir duş aldı, üstünü giyindi hızlıca. Evine ne zamandır uğramamıştı, dolapta bir şey yoktur, alışverişe gideyim diye düşündü. Yusuf, o yokken gereken ne varsa almış, bir de not bırakmıştı, dolabın üstüne.

“Can dostum, afiyet olsun J”

Barış’ın gözleri doldu.

-Ah be oğlum! Ne gerek vardı bu kadar şeyi almana? Sanki yiyebiliyorum

dedi kendi kendine.

Pencereden dışarı baktı, kış güneşi hafif hafif tebessüm ediyordu.

Evde duramadı Barış, paltosunu alıp çıktı. Biraz hava almanın ona iyi geleceğini düşünüyordu. Bahçeli’den Kurtuluş parkına kadar yürüdü.

Rüzgar, yüzüne vururken, Aslı’yla yürüdüğü sokaklardan geçerken ona eski hatıralarını hatırlattı… Kurtuluş parkına geldiğinde Aslı’nın hayali onu karşıladı, ağaçların ağaran yaprakları gibi Barışı’ın saçlarına, sakalına aklar düşmüştü kederinden… Aslı diyebildi sadece. Gözleri dolu dolu oldu yine. Erkekler ağlar mıydı? Toplumun ne saçma dayatmasıydı, bu! İnsan olanın kalbi vardı, kalbi olan da ağlardı elbet!

Bir banka oturdu. Parkın etrafındaki koşu yolunda ritmik adımlarla yürüyen insanlara, parkta neşeyle oynayan çocuklara baktı. Çocukların neşesine imrendi, Aslı varken onun da yaşama sevinci böyle çoktu. Gözlerinde biriken yaşlar artık sel oldu, akmaya başladı. Ne yaptıysa olmamıştı, unutamamıştı Aslıyı. Elleriyle yüzünü kapatıp ağladı kendine hakim olamadı, artık. Gam kuyusundaydı. O kuyudan onu çıkartacak ip neydi?

SEYYAH NİDA

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*