Seyyah Nida yazdı: “VAKT-İ CEMRE II “

Bir Aşk Hikayesi

 “Leylâ elâ gözlü bir çöl âhusu,

Saçları bahtından daha siyahtır.”

Nisan yağmurlarının yıkadığı Beytepe kampüsünde, gözlerini aydınlık bir sabaha açan Leyla, yine aynı rüyayı görmüştü. Rüyasında yüzü kederlerden örülmüş sakallı bir genç vardı. Dost kitabevinde kitapları inceleyen genç adam, Leyla’ya bakıp tebessüm ediyordu. Düşünde gördüğü bu adam kimdi? Elbet, Allah bir yerden cevap yollar diye içinden geçirdi, Leyla. Zira vize haftasıydı, Leyla’nın ve sıkı bir şekilde ders çalışıyordu. Cevabını bulamadığı sorular yerine ders kitaplarıyla haşır neşir olması gerektiğinin farkındaydı. Yurtta kahvaltısını yapıp hızlı adımlarla kütüphaneye doğru gitti elinde kitaplarıyla. Sabaha kadar ders çalışacaktı, arkadaşı Elifle…

Leyla’nın vizeleriyle uğraştığı zamanlarda, Münzevi’nin kederli yüzü güneşini arıyordu. Kalbini üşüten sevgisizliğine bir derman arıyordu… Yusuf’un ısrarlı davetlerine rağmen Münzevi, Mustafa Hoca’nın sohbetlerine gitmemişti. Ofisteki zamanları haricinde ya evinde ya tenha kafelerde kitaplar okuyor, ruhunun hicranını yansıtan şiirler kaleme alıyordu. Ne ailesi ne Yusuf onun gamına çare olamamışlardı.

Münzevi’nin annesi, oğlunun elinden kayıp gitmesine, bu kadar derin bir sükuta bürünmesine karşın ne yapsa çare olmuyordu. Artık, göz yaşlarıyla namaz sonrasında Yüce Allah’a dualar ediyordu, son çaresi buydu, annesinin. Yusuf, Mustafa Hoca’ya arkadaşı Münzevi’nin halinden kısaca bahsetmiş, dua istemişti onun için. Mecnun’un aşkından çöllere düşmesi gibi Münzevi’de kendi kalbinin sahrasında bir divane olmuştu, adeta. Bilge Hoca, Yusuf’u dinlemiş ve sadece

-İyi olacak inşaAllah, sohbete de buyursun dedi.

Yusuf, akademi çevresini hem ilmi hem irfanıyla aydınlatan Mustafa Hoca’nın çevresinde pervane gibi dönüyordu. Tez hocası olması Yusuf için büyük bir devletti lakin Yusuf, Münzevi’nin sohbete gelmek istemediğini Hocasına söyleyemedi, sustu.

Münzevi’nin günleri ofisle ev arasında geçiyordu. Kitapları, şiirleri, film koleksiyonu ona yetiyordu. Sükutu vird edinmiş derviş meşrep Münzevi, son günlerde aksattığı namazlarına da başlamış, secdelerde gönül yorgunluğuna çare arıyordu.

Namaz, ruhunun narını nura çeviriyordu. Bir gece evinde yatsı namazı sonrasında göz yaşlarına boğuldu. Dua etmek istedi, alnını secdeye koydu.

-Meded Allah’ım… Meded…Allah’ım.. diyebildi sadece… Ağladı, ruhuna abdest aldırırcasına… Bir nebze olsun rahatlamıştı, Münzevi.

-Elhamdülilah diyerek ağırlaşan göz kapaklarına teslim oldu, yatağına uzandı.

Rüyasında, içeriden ışığın sızdığı hafif aralık bir kapı gördü. Kapıyı eliyle ittiğinde içeride kadim dostu Yusuf’un da olduğu bir topluluk gördü. Nur yüzlü, sakallı bir bilge etrafındaki gençlere Yusuf suresinin tefsirini yapıyordu.

-Yusuf’u kuyudan çıkartan ip nedir, evlatlarım? Sorusuyla uyandı Münzevi.

Bu bilge adam, Mustafa Hoca olsa gerek dedi hafifçe ürpererek Münzevi.

-Sabah ilk iş Yusuf’u arayıp rüyamı anlatayım. Bakalım ne diyecek…

Sabah ezanına daha zaman vardı, susayan ruhu için Kur’an-ı Kerim ummanına daldı.

Rıza-yı ilahiyi arayanlar, derdine dermanı Kur’an-ı Kerim’de bulmuştu, her devirde…

Sabah ofise gider gitmez ilk iş Yusuf’u aradı, rüyasını anlattı Münzevi.

Yusuf rüyayı duyunca çok şaşırdı ve memnun oldu.

_Oğlum! Seni davet ettik o kadar, gelmedin. Allah’ın işine akıl sır ermiyor bak, sen gelmeyince Allahu Teala seni bu rüyayla davet etmiş, Mustafa Hoca’nın irfan sofrasına dedi.

_Evet, galiba öyle oldu. Sohbetiniz ne zaman? Diyebildi Münzevi.

-Perşembe akşamı, yatsı namazı sonrasında, Hoca’nın evinde oluyor sohbet. Beraber gideriz inşaAllah dedi Yusuf.

-Tamam, anlaştık Yusuf. Yine haberleşiriz inşaAllah diyerek kapattı telefonu Münzevi.

Günlerden salıydı, sohbete daha iki gün vardı. Münzevi’nin kederli yüzü, secdelerin nuruyla yıkanmaya başladığından beri biraz daha aydınlanmıştı lakin hala az konuşuyor, çok susuyor, eski neşesini arıyordu. En çok da ruhunu ısıtacak bir güneş arıyordu… İki gün Münzevi’nin iş yoğunluğu arasında çarçabuk geçmiş, Yusufla ofis çıkışında buluşup hemen Mustafa Hoca’nın evine doğru yola revan olmuşlardı.

Akşam trafiğini arkada bırakıp Hoca’nın evine ulaştıklarında sohbet başlamıştı.

Münzevi, Hoca’yı dinleyeceği için çok heyecanlıydı. Uzun zamandan sonra ilk kez çocuklar gibi şendi. Sohbetin yapıldığı evinin salonuna girdiklerinde Münzevi gül rayihasını kokladı. Mustafa Hoca’nın adetiydi bu, gül tütsüsü yakmak…

İçerideki on beş bilge delikanlı, Mustafa Hoca’nın üniversiteden talebeleriydi, kimi yüksek lisans kimi doktora öğrencisiydi. Bazılarını da mezun etmişti, farklı kurumlarda çalışıyorlardı. Mustafa Hoca, tam da Münzevi’nin rüyasındaki gibi Yusuf suresinin tefsirini yapıyordu. İlk duyduğu cümle

-Evlatlarım! Yusuf’u kuyudan çıkartan ip nedir? Oldu. Mustafa Hoca, bu cümleyi Münzevi’nin gözlerine bakarak söylemişti. Münzevi, “sübhanAllah!” diyebildi sadece.

Mustafa Hoca, sükut meşrep Münzevi’yi derin derin süzerek sözlerine şöyle devam etti:

-Yusuf’u kuyudan çıkartan ip, onun Allah’a olan derinden teslimiyetidir. Teslimiyeti ile kuyudan çıkmak için çare aramasıdır. Çare aradığı için Yusuf’a, Yüce Allah nasıl kervancıyı yolladıysa gam kuyusundan çıkmak isteyene de çıkış yolu gösterilir. Yeter ki kul Hakk’ın kapısını sabırla çalmayı bilsin, sabırla menziline ulaşacağını bilsin.

Kainatın aslı aşktır ve aşkla yaratılmıştır. Yüce Allah, “Ben gizli bir hazine idim ve bilinmek istedim. Bunun için kainatı var ettim” demiştir. Kainatta yaratılan ilk nur, nur u Muhammedidir. Alemler, nur-u Muhammedi’den var edilmiştir. Yüce Allah, onun nuruna aşık olduğu için Peygamber efendimizin (s.a.v) nurunu ilk olarak yaratmıştır. Mevla, ademoğlunu da sevgiyle var etmiştir. Bizler yokken Allah’ın ezeli ilmindeydik. Allah, biz yokken bizi sevdiği için insan suretinde yaratmıştır. insanın mayasında sevmek, sevilmek isteği vardır. Alemde her bir cüz aşıktır, ait olduğu parçasına kavuşmak için çırpınır. İnsanda, bu alemde Allah’ı arar, Ona (c.c) kavuşmak için yanar. Mevla’ya ulaşmanın aşkıyla yanarken bazıları bir durakta bekler bu yolculukta. Leyla durağıdır, bu. Leyla’yı ahsen-i takvim üzere en güzel surette yaradan Mevla ona hem kendi ruhundan üflemiş hem de ilahi cemaline bir ayna eylemiştir o dilberi.

Nasıl ki duvara yansıyan ışık güneşten gelir, güneş battığı zaman da yok olur. Leyla’daki güzellik de Mevla’nın yaratma kudretine işaret eder. Leyla fanidir, ondaki her türlü cemali nakış, İlahi nakkaşa aittir. Işığı; güneş sanmamak, batıp gidenlere aldanmamak lazımdır. Züleyha validemiz, Yusuf peygamberin (a.s) aşkından sararıp soldu, tüm zenginliğini, güzelliğini onun yolunda sarf etti. Ne zaman ki Allahu Teala mutlak iradesiyle onun, Yusuf peygamber (a.s) ile kavuşmasını nasip etti o vakit Züleyha validemiz Yusuf’un (a.s) yüzündeki nurun Allah’ın cemalinden bir nur olduğunu anladı.

_Çekil ey Yusuf! Benim aradığım sen değilmişsin. Benim maksudum, matlubum, yegane sevgilim Allah imiş. Demiş.

Tüm aşklar, mahbub-ı hakiki olan Allah’adır. Perdeyi kaldırdığın zaman aradan görünür Yaradan. Leylalar bir aynadır, Mevla’nın güzelliğine. O aynalarda esas sevdiğimiz, andığımız, yandığımız Allahu Tealadır. Bazen olur ki terk eder bizi en sevdiğimiz, yârimizdir, yarımızdır o. Onun yokluğuna alışamayız, onu bize veren almıştır günü gelince. Bu firak’ın adı kimi zaman ölüm kimi zaman ayrılık olur. Herkes bu alemde nasibi kadar yaşar bir sevdayı, vakti gelince de ayrılır. İnsan gönlünü hakiki aleme açtıysa etrafındaki yalancı insanların ondan ayrılmasına şaşırmamak gerektir. Bu gün şer sanıp kahrolduğumuz nice olayın altından yarın hayırlar çıkacaktır, Allahu alem. İnsan gönlünde Allah’ı bulmaya niyet etti mi o gam kuyusundan çıkmayı istedi mi Mevla ona nice kapılar açar… Yeter ki Cenab-ı Hakk’ın kapısından ayrılmayalım evlatlarım. Dedi Mustafa Hoca. O geceki irfan meclisi okunan Kur’an ziyafetiyle son buldu. Gece, talebelerini yolcu ederken Mustafa Hoca, ilk kez görüştüğü Münzevi’nin kederli gözlerine bakarak

-Oğul! Bak sabaha ne kadar az kaldı, öyle değil mi? Yine gel, sohbetimize inşaAllah dedi.

Münzevi, bu sözlere ilk başta anlam veremese de arabada Yusufla konuşurken o kelamın arkasındaki sırrı sezer gibi oldu:

-Hoca, sana sabah yakın dedi. Bu, senin için bir müjdedir. Herkese bunu söylemez, Hocamız söylediyse muhakkak ki gelecek günler senin için inşaAllah aydınlık olacaktır Münzevi diyerek Yusuf onu müjdeledi.

Münzevi, bu sohbetten sonra ruh üşümesinin biraz daha geçtiğini hissetti. O akşamki sohbet ona kaybettiği şeyi yine kendi içinde bulacağını, sırların sırrına ermek için gereken anahtarın kendi kalbinde olduğunu sezdirmişti.

Leyla’nın günleri yine yoğun olarak geçiyordu. Psikoloji son sınıf öğrencisi olduğu için okula devam ederken bitirme tezi için bir huzurevini sık sık ziyaret ediyor, orada gözlem yapıyordu. Hafta sonları da bütçesine katkı olsun diye bir dersanede stajyer öğretmenlik yapıyordu. Leyla’nın babası o küçükken vefat etmişti. Annesi ve kız kardeşiyle hayata tutunmuşlar, birbirlerine kol kanat gererek bu günlere gelmişlerdi. Annesi ve kız kardeşini Amasya’da bırakıp Ankara’ya üniversite okumak için gelen Leyla her zaman sorumluluklarının bilincinde olmuş, babasızlığının acısını ta küçük yaşlarından itibaren içinde hissetmişti. Acılarıyla baş etmeyi erken yaşta öğrendiği için şimdilerde iyice güçlü bir genç kız olmuştu. Üniversite hayatı boyunca hem okumuş hem çalışmıştı. Son sınıfa gelinceye kadar çalıştığı yerlerde insanlara olan yardımseverliği ve güler yüzüyle herkesin hem sevgisini hem hayır dualarını alan bir güzel kızdı, Leyla. Ela gözlü bir çöl ahusuydu, siyah saçları rüzgarda dağıldığı zaman gözlerindeki babasızlığın hasreti kendini iyice belli ediyordu. Onca acıya rağmen Leyla pes etmeden hep çalışmış, kimseye yük olmadan yalnızca Allah’a tevekkül ederek bu günlere gelmişti. Okulu bitirince hemen mastır yapmak istiyor, hedefine akademisyenliği koyuyordu. Leyla için hem okuyup hem çalışmak çok olağandı. Yüksek lisans yaparken yine çalışırım diye düşünüyordu. Ne de olsa ailesine yük olmamak gibi bir prensibi vardı, onun. Leyla, bu fikirlerin arasında okulun son günlerine gelmişti. Rüyalarında yine o kederli çehreyi görmeye yine devam ediyordu. Artık bu yüzün kim olduğunu iyice merak ediyordu. Bir gün öğle namazı sonrasında uzun uzun dua etti.

-Allah’ım! Sen açmazsan kaderin kilitlerini, kimse açamaz. Ne olur bana da rüyamdaki bu kederli yüzün sırrını aç, göster bana kimdir o, Allah’ım senin her şeye gücün yeter. Amin diyerek tamamladı duasını, ellerini yüzüne sürdü.

İçinde bir ferahlık sezinledi, Leyla. Bu, kabul olunmuş bir duanın işaretiydi.

Münzevi, Mustafa Hoca’nın sohbetlerine devam ediyordu. İçindeki karanlık gece gittikçe aydınlığa doğru inkılap ediyordu. Münzevi, üç gece üst üste ela gözlü bir genç kızı gördü rüyasında. Dost kitabevinde kitaplara bakan genç kız, kendisine bakıyor ve hafifçe tebessüm ediyordu. Genç kızın arkasındaki duvarda asılı olan saat ise 18.15’i gösteriyordu. Münzevi, üç gece üst üste aynı rüyayı gördükten hemen sonra ertesi gün Dost kitabevine gitti. Rüyayı, Mustafa Hoca’ya yorumlatmak istese de Hoca, bir dizi sempozyum için yurt dışına gitmişti. Ona ulaşması mümkün olmamıştı. Münzevi, kalbinin sesini dinleyerek tam bir hafta boyunca saat 18 de Dost kitapevinin içinde o ela gözlü kızı bekledi. Yedinci günün sonunda tam umudunu kesmeye başladığı demde saat 18.15 i gösterirken rüyasındaki gibi ela gözlü çöl ahusu Leyla’yı gördü!

Leyla, rüyasındaki gibi kitapları inceliyordu! Leyla’nın onu görebileceği kadar yanına yaklaştı, Münzevi. Biraz çekinse de bu rüyanın muhakkak bir anlamı olmalıydı. Bu rüyanın sırrını çözmeliydi. Leyla’nın yanındaki raftan kitap alırken hafifçe baktı Leyla’ya. Tam o anda bakışları birleşti Leyla ile Münzevi’nin. Leyla’nın ela gözlerindeki aydınlık, Münzevi’nin kederli gözlerinden kalbine bir güneş gibi doğdu. Dili hep laldi, bu sefer konuşmaya başladı Münzevi. İnsan sevdi mi yaşamaya başlarmış ya yeniden attı Münzevi’nin kalbi. Leyla’ya merhaba demek istedi, hemen, ürkütmeden sevgiyle…

Kitapları incelerken ona bakan yüz, hep rüyalarında gördüğü o meçhul adamın yüzüydü. Duası kabul olmuş, Allah onu karşısına çıkartmıştı işte. Şimdi tam da karşısındaydı, Leyla’nın. Ne diyeceğini ne yapacağını bilemeyen Leyla’nın dili lal olmuştu.

Münzevi kendinden emin bir halde

-Merhaba dedi sevgiyle Leylaya. Elinizdeki kitabın yazarını merak ettim. Bana bu yazarın kitaplarını önerir misiniz? Dedi.

Başka zaman olsa böyle bir soruyu hemen geçiştirecek olan Leyla bu sefer nicedir rüyasında gördüğü bu adama kayıtsız kalamadı.

-Tabii ki. Mahmud Erol Kılıç’ın kitabı, elimdeki. Kitaplarının her birisi çok güzel.

“Sufi ve şiir” isimli kitabı, tarih ve edebiyatı seviyorsanız size hitap edebilir dedi Leyla. Münzevi, Leyla konuşurken içine sımsıcak bir aydınlığın yayıldığını hissetti.

-Tarih ve edebiyat benim için vazgeçilmezdir. Özellikle şiiri çok severim. O zaman söylediğiniz kitap tam bana göre. Muhakkak onu almalıyım dedi Münzevi.

Leyla, rüyasındaki o adamın sesini duyduğunda onu sanki uzun zamandır tanıyor gibi hissetti kendi içinde.

-Aaa! Ne kadar güzel! O zaman bu kitabı kaçırmayın dedi Leyla hafifçe tebessüm ederek.

Münzevi, rüyasında gördüğü bu ay yüzlü dilber’in kendi gecesini gündüze çevirecek güzel olduğunu o an hissetti. Leyla’nın saf ve temiz yüzünde Allah’ın nurunu okudu. Tüm kalbiyle onunla birlikte bir ömrü geçirmek isteğini duydu içinde…

-Tamam o zaman bu kitabı alayım. Bu arada tanışmadık. Ben Barış, memnun oldum.

-Tabii alın. Evet şey, ben de Leyla. Ben de memnun oldum. Saatiniz kaç acaba?

-Saat 18.25 olmuş.

-Hmm geç oluyor. Benim yurda dönmem gerekiyor dedi Leyla.

Münzevi, Leyla’nın yüzündeki nura meftun olmuştu.

-Evet ortalık da kararmış iyice. İsterseniz size gideceğiniz durağa kadar eşlik edeyim, yollar tekin olmayabilir dedi.

Leyla, aylardır rüyasında gördüğü bu adama hayır diyemedi.

Birlikte kitapevinden çıktılar, otobüs durağına doğru yürümeye başladılar.

Münzevi, Leylayı gördüğü andan itibaren yeniden yaşamaya başlamış, kalbindeki o acı yerini bir sevince bırakmıştı…

Seyyah NİDA

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*