Seyyah Nida yazdı : “MÜNKESİR BİR KALBİN HİKAYESİ”

Hikaye-

1.

“Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine.

Kiminin rengi ak kiminin sarı.

Ah beni vursalar bir kuş yerine.

Akşamları gelir incir kuşları.”

Ankara’nın ufkuna yavaş yavaş batan güneşle birlikte mor renkli bir hüzün çöküyordu. Nazan, akşamın efkarını yüreğinde bütünüyle hissediyordu. Ela gözlerindeki hicran, yüzünden okunuyordu adeta. Her zamanki gibi bilgisayardan  Farid Farjad’ı açmış, kendine bir Türk kahvesi yapmış, okunmayı bekleyen sınav kağıtlarını eline almıştı. Hüznünün dağılmasındaki nadide vesilelerden biriydi, Farid Farjad. Notalardan kemanın tellerine akan nameler, Nazan’ın kırık kalbine bir merhem oluyordu. Çocukların sınavlarını okurken zamanın nasıl da çarçabuk geçtiğini fark edemedi bile. Akşam başladığı kağıt okuma maratonu bittiğinde saat gece yarısını geçmişti…

Sınavları düzenli bir şekilde toparlayıp evrak çantasına koydu. Her zaman düzenli ve titizdi. Bu işimi de bitirdiğime göre artık biraz da kendime vakit ayırabilirim diye iç geçirdi. Bilgisayarda saatlerdir çalan Farid Farjad ruhuna öylesine iyi geliyordu ki kapatmak istemedi o nevbahar kokan nameleri…

Bir anda başlayan şarkı, Nazan’ın kalbini inceden inceye titretti…

“Kalbimin ince gülü…”

Serkan, bu parça eşliğinde Nazan’a arkadaşlık teklifinde bulunmuş, bu parçayla doğum günlerini, yıl dönümlerini kutlamışlardı. Nazan için bu parça Serkanla kurduğu gelecek hayallerinin resmi şarkısıydı.

“Kalbimin ince gülüsün Nazan!”derdi, hep.

Serkan, Nazan’dan önce mezun olmuş, işe çoktan başlamıştı. Akşam ofisten çıkarken fakültede Nazan’ın dersi varsa onu muhakkak bekler, evine bırakmadan içi rahat etmezdi.

Serkan, onu bu kadar sevip üzerine titrerken kendi ailesine kız arkadaşını kabul ettiremiyordu. Serkan’ın annesi,” bizim tanıdığımız, kendi kültürümüze yakın bir kızla seni evlendireceğim. Yoksa hakkımı sana helal etmiyorum.” diyordu.

Nazan, fakülte hayatı boyunca hep iyi bir öğretmen olmanın hayalini kurmuş; bunun için derslerine dört elle sarılmıştı. Arkadaş ortamında tanıştığı Serkan, Nazan’ı ilk görüşte çok beğenmiş, tanıdıkça ne kadar dürüst ve şirin bir kız olduğunu görmüştü. Bu yüzden onunla arkadaş olabilmek için çok peşinden koşmuştu. Nazan, ilk başta hiç yüz vermese de zaman içerisinde Serkan’ın efendi birisi olduğuna kanaat getirince arkadaşlıkları başlamıştı…

İşte şimdi aradan geçen beş senenin sonunda Serkan, Nazan’a evlenme teklifi etmiş, birlikte kuracakları yuvanın hayalini hakikate döndürme yolunda bir adım atmışlardı. Nazan, çok sevdiği Serkan’a evet demişti ama…

2.

“Yağmurdan sonra büyürmüş başak,

 Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.

 Bir gün gözlerimin ta içine bak

 Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.

 Yağmurdan sonra büyürmüş başak.”

Serkan, ailesine Nazan’a evlenme teklif ettiğini söylemişti. Annesinin, artık bu ciddi tavrı karşısında ona bir şey demeyeceğini ve durumu kabulleneceğini düşünüyordu. Ne de olsa annemin tek oğluyum, bana kıyamaz diyordu içinden, hala safça… Annesi Sevim hanım, Serkan’a en sert tepkiyi gösterdi.

-Nazan diye birini ben tanımıyorum. Gezdin, dolaştın tamam o kadar yeter. Biz Tokatlıyız. Sana buradan, bizim bildiğimiz bir kız alacağım. Onunla evlenmeye kalkma sakın! Sana hakkımı helal etmem, mirasımızdan da zırnık koklatmam. Ona göre ayağını denk al! O kızla arkadaşlığını derhal bitir! Başka sözüm yok.

Serkan, annesinin bu sert tavrından sonra bir şey diyemedi, annesine. Nazan’ı ne kadar çok sevse de annesinin kuralları onun üstünde hala hükümranlığını sürdürüyordu. Sevim Hanım, bu arada mühendis olan oğlunun iyi derecedeki maaşını bütünüyle kullanmış, Serkan’a borç üstüne borç yaptırarak evini baştan aşağı yenilemişti. Annesinin ona yıktığı borçlar altında ezilen Serkan, bu yükle zaten bir evlilik düşünemez olmuştu. Sevim Hanım, oğlunun hayatına tamamen ipotek koymuştu.

Serkan, annesinin o tavrından sonra Nazan’a karşı gitgide ilgisiz davranmaya başlamıştı. Nazan, Serkan’ın bu tavırlarının altında ne olduğunu sorgulayınca gerçek gün yüzüne çıkmıştı.

-Serkan, neyin var? Neden bu kadar ilgisiz ve soğuksun? Evlenme teklifi eden sensin sonra buz gibi davranan yine sensin. Çocuk oyuncağı mı bu işler?

– Şey… Nazan bak üzerimde ailem nedeniyle bir dolu borç var. Onların bitmesi en az iki senemi alır. Annem, benden habersiz bir dolu eşya almış, evi yenilemiş. Hepsinin faturasını bana kesti. Bu ara evlilik düşünecek halim kalmadı, üzgünüm.

-Olsun, ben de çalışırım Serkan. Bize bir nikah yeter. Küçük bir evimiz olur ilk başta. Çalışıp o borcu öderiz beraber inşaAllah. Sevgimiz, her şeyin üstesinden gelir… Değil mi?

Serkan uzun uzun sustu. Son zamanlarda en çok yaptığı şey susmak ve derin düşüncelere dalmaktı. Nazan, bu suskunluktan çok şey okudu.

-Serkan benimle evlenecek misin? Tek sorum bu,sana.!?

-Üzgünüm Nazan! Yapamam.

Nazan, Serkan’ın bu cevabının altında annesi Sevim Hanım olduğunu çok iyi biliyordu. Senelerce emek verip birlikte nakış nakış dokudukları bu sevda bir kalemde bitmişti işte! Nazan, parmağındaki söz yüzüğünü Serkan’a verip arkasına bakmadan gözyaşlarıyla ayrılmıştı, ondan.

O günden sonra bir daha görmedi, Serkan’ı. Altı yıllık sevda, bir kalemde silinmişti. Nazan, o hicranlı günden sonra kalbindeki derin kederle yaşamaya başladı. Neşe dolu, ela gözlerinde artık gamlı gözyaşları vardı. Arkadaşları, onu teselli etmeye çalışıyorlardı. Bir yandan Serkanla aralarını yeniden düzeltebilir miyiz sorusuna cevap arıyorlardı… Serkan, ortak arkadaşlarının bu teklifine hayır demek zorundaydı. Annesine olan itaati, Nazan’ın sevgisinden baskındı çünkü. 

Nazan, artık bakanların tanıyamadığı, kanadı kırık bir kuş, yaşayan bir ölü gibiydi…

“Kalbimin ince gülü” şarkısı onu geçmişte bir yolculuğa çıkarmış, Serkanla yaşadığı tüm hatıraları yeniden anımsamasına neden olmuştu. Kanadı kırık kuş, merhamet isterken Nazan da kendisine şu soruyu soruyordu:

Neden Serkan? Neden? Madem ailen beni istemeyecekti, Neden bunu daha önce söylemedin? Hani beni seviyordun? Ailene uygun bir dille durumu anlatman mümkün değil miydi? Bize bir nikah, bir göz oda da yeterdi borçlar kapanana kadar.

Bu soruların cevabı, belliydi. Serkan, gereken cesareti ve iradeyi ailesine karşı gösterememiş, arkasında paramparça olmuş bir kalp bırakmıştı. Serkan’ın kalp kırmanın Kabe’yi yıkmakla eş değer olduğundan haberi var mıydı acaba?

Nazan, göz yaşlarını silip bilgisayarı kapattı. Hayat ne de olsa devam etmek zorundaydı. Masanın üstündeki fincanları toplayıp mutfağa götürdü.

Musluğu açıp hemen yıkayayım şu bardakları diye düşünerek acele etti.

Deterjanlı elinden aniden kayan bardak, Nazan’ın elini kesiverdi.

Eli kanamaya başladı. Sanki kanayan eli değil kalbiydi. Oluk oluk kan akarken elinden Nazan titremeye başladı. Suyu kapatıp yere çöküverdi, amansızca.

Ağlamaya başladı yine… Değer miydi Serkan, kalbimi böylesine kırmaya değer miydi? Hani sevgimiz her şeyi aşmaya yetecek diyordun? Yalan mıydı hepsi? Şimdi ben kime güveneceğim? Diyerek ağladı, ağladı…

En nihayet elinin sızısını dindirmek aklına geldi. Bir sargı bezi aldı, ecza dolabından. Derin bir kesikti. Sargı beziyle acıyan yarasını sarmaya çalışırken dilinden dualar dökülüyordu… Ya Rabbim, sen kırık kalplerin de sahibisin. Ne olur bu yaramla beraber paramparça olmuş kalbime de selamet ver.. diyebildi…

Duasına eşlik eden gözyaşlarının serinliği kalbine biraz teselli vesilesi oldu…

“Ya kırdığın kalbi Allah seviyorsa? Bilemezsin. Bilseydin ödün kopardı, dokunamazdın.”

SEYYAH NİDA

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*