Serhat Alpar yazdı: “Kar Altındaki Ev”

Kar Altındaki Ev

Bir kış mevsiminde, üzerimdeki yazlık elbiselerle gece vakti apansız yakalandığım kar fırtınasından vücudum tir tir titriyordu. Aradığımı bulabilmenin hırsıyla yola çıktığım yolculuklar sonucu bedenim yorgun düşmüştü. Derken bir köye ulaştım. Üzerine kara kara bulutların çöktüğü, uğultuların yükseldiği bir köydü. Köyde her evin ışıkları kapalı ve bacalardan evlerde hiç kimsenin yasamadığına dair kanıt olan dumanlar yükselmiyordu. Lakin bir ev hariç, bu evin penceresinden bir kızıltı görünüyordu ve bacasından dumanlar yükseliyordu. Heyecanla ve hızlı adımlarla eve doğru yürüdüm. Ev eski ve duvarlarındaki boyalar dökülmüştü..Belli ki yüzyıllara direnmiş ve zorluklara rağmen ayakta kalabilmişti.Pencereler perdesizdi ve evin içindeki sadelik hemen göze çarpıyordu.Kapıya doğru yürüdüm ve kapı hafif açıktı.Yemek ve ısınmak umuduyla yavaşça kapıyı açtım, sessizce içeri girdim.Evde ,salonun ortasında bir masa ,yanan şöminenin yanında duran  bir sandalye ile göze çarpan bir sadelik vardi.Ayrıca duvarlardaki boyalar dökülmüş ,duvarlardaki çatlaklar ve  içeri hava girmesine neden olan kaçaklar da hemen farkediliyordu.Şöminedeki ateş hâlâ yanıyordu.Ateşin  kızıllığı  uzaktan bile üşümüş bedenimi ısıtmaya yetiyordu.Bir bebeği uyandırmanın verdiği korku misali ateşe doğru  yavaşça yürüdüm.Ateşe yaklaştıkça, ateşin kızıllığı ve yakıcılığı artıyordu.Ateşe doğru ellerimi ısıtayım derken, ateş ellerimi sararsasına ellerime dolandı.Isınmanın verdigi rahatlık ve ellerimi yakan acıyla karışık bir duyguyla hızlıca ellerimi çektim.Acılar içinde  kıvranırken ellerimi duvardaki kaçaklardan  sızan soğuk havayla soğuttum.Ellerimi serinletirken ,ateşin kaçaklardan sızan  soğuk havaya rağmen nasıl sönmediğine anlam getiremedim.Birden farkında olmadan köşede durmaktayken elime aldığım balyozla duvardaki kaçaklara vurmaya başladım.Kaçak daha da büyümüştü ve ateş sağa sola yalpalanmaya başladı ama sönmedi.Bu ateşi söndürmeyen bir enerjinin olduğu aşikardı.

Nasıl olabilirdi,  hem eve davetsiz giriyor hem de zarar veriyordum? Yaptığım yanlışı fark etmemle açmış olduğum kaçağın önünü kapatmaya çalıştım. Biraz da olsa kapanan çatlaktan sonra tekrar ateşe doğru yürüdüm ve koltuğa oturdum.

Bu sefer temkinli bir şekilde ateşin önünde durarak ellerimi ısıtmaya başladım. Açtım ve yorgundum ama ateşin kızıllığı ve sıcaklığı yorgunluğumu ve açlığımı gideriyordu. Üşümekte olan bedenim yeniden doğmuşçasına ısınmaya başlamıştı. Ateşin kızıllığı ve sıcaklığı içime sinerken birden ateşin benle konuşmak istercesine gözlerime baktığını hissettim. Evet, bana bakıp bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Yüreğim sesi duymak istercesine eğilip kulak vermişti ateşe. Fısıltıları duyuyordum. Bana yıllarımın verdiği yorgunluğu üzerimden atmam, kendimle yüzleşmem ve kendimi bulmam gerektiğini söylerken kalbimin kulaklarıyla duyuyordum. İrkilmiş ve düşünmeye başlamıştım. Köyde bulunan tüm evlere rağmen neden bu eve gelmiştim, evin duvarına sebepsiz yere neden zarar vermiştim ve neden ateşin benle konuştuğu hissine kapılmıştım? Deliriyor muydum yoksa?. Ayağa kalktım ve salonun duvarlarına baktım. Duvarlardan çığlıklar yankılanıyordu kulağıma. Yıllarca akıtılan gözyaşlarının yere düşerken çıkardığı sesleri duyabiliyordum. Duvarlarda oluşan çatlakların duvarın çürüklüğünden değil, aldığı darbelerin güçlü olmasından dolayı oluştuğunu görüyordum. Nice acılar, kederler, üzüntüler geçmişti bu evin kapısından içeriye ve duvarlara çarpan bu duygular, hasar vermişti bu eve.

Evin diğer odalarına bakmak için adım atacakken, verdiğim rahatsızlığı ve davetsiz olduğumu düşünerekten geri adım attım. Kendi oluşturduğum hasara, ateşin içimi yakan kızıllığına ve duvarlardaki çatlaklara bakarak evden çıkmaya karar verdim. Çıkarken kapıyı yavaşça kapattım. Dışarı çıkarken pencereye tekrar baktığımda, ateşin verdiği parıltıdan pencerede saksıda duran şakayık çiçekleri gözüme ilişti. Boyunları büküktü ama capcanlıydılar. Evin bahçesine baktığımda karla kaplanmış bahçenin taşlarla dolu olduğunu fark ettim. Taşın toprağı ezdiği bir bahçede çiçekler yeşeremez ki!

Evden uzaklaşırken son defa eve baktım. Yüreğim verdiği hasarın pişmanlığını fark ederek af diliyordu. Yürekler parçalanırcasına af dilemek gerekti yapılan her yanlışa ve affetmek de. Geç anlamıştı yüreğim, zamana direnen evlerin basit darbelerle yıkılamayacağını. Köyün diğer evlerine baktım, hepsi yeniydi ve yapay çiçeklerle donatılmış bahçeleri vardı. Ama hepsi karanlığın üzerlerine çöktüğü hayalet evler gibiydiler. Karşımda duran ev ise farklıydı diğerlerinden. Eskiydi ve zamanın yıkıcılığına direnmişti. Evi onarmak, duvarları boyamak ve bahçedeki taşları atıp yerine çiçekler dikmek istiyordum. Ama kar fırtınası ve koyu bir karanlık vardi. Üzerimde ise ne malzeme ne de malzeme alacak param vardı. Bende sadece bu evi onarabileceğime dair inancım ve samimiyetim vardı.

Aklın zaman ile çelişkiye girdiği bir anda evle konuşmaya başladım:

“Ey beni ateşinin kızıllığı ve sıcaklığından mahrum bırakmayan ev! Senin bu iyiliğine karşılık sana nankörlük ettim. Duvarlarındaki çatlakları onarmak, duvarlarını boyamak ve bahçendeki taşları ellerimle kaldırmak isterim ama vakit kış vakti ve hazırlıksız geldim. Zamansız gelişimle sadece duvarına hasar vermekle yetindim. Senin, karanlığın çöktüğü bu köydeki diğer evlerden farklı olduğunu biliyorum. Beni sana getiren de farklılığın ve zamanın yıkıcılığına karşı olan direncindir. Senin ateşinde kendi yüreğimin yanışını gördüm. Bilirsin yüreği yananların samimiyetleri apaçıktır. Şimdi, geri gelmek adına gidiyorum. Sana güneşin olduğu bir bahar gününde, üzerimde güzel elbiselerle ve hazırlıklı bir şekilde geleceğim.”

Yüreğim buruk bir şekilde, hiçbir şey yapamamanın çaresizliği içinde arkama bakmadan, geri geleceğime söz vererek, karın daha da bastırdığı bir anda tekrar yola koyuldum.

Serhat Alpar

03.01.2020

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*