Serhat Alpar yazdı: “Acıyı Anlamak mı, Hissetmek mi?”

Acıyı Anlamak mı, Hissetmek mi?

           Tarifinin mümkün olmadığını hissettiğimiz bir duyguyu, içimizde deveran eden acıları temsili simgelere yani kelimelere ne kadar ve nasıl sığdırabiliriz? Ya da insanın kendi dünyasında yaşadığı kıyamet sahnelerini, sadece kendisinin hissettiği acıları, kendi bakış açısından anlam yüklediği kelimelere başkalarının aynı bakış açısıyla anlam yükleyip hissetmesi mümkün olabilir mi? Her insanın yaşadıkları farklı olduğundan verilen cevapların izafi olacağını düşünerek sorularımı yanıtsız bırakıyorum.

         Acı çekmek, insanın yaratılışından beri var olan, zamanın her noktasında, taşıdığı bir organ gibi kendisine eşlik eden bir duygudur. Kendisinden hep kaçmak istediğimiz ama onsuz da yaşamayacağımız olan bu duygu, farkına varamadığımız akıp giden zamanın içinde var olduğumuzu, insan olduğumuzu bize kanıtlar. Varlığımızı göstermesinin yanında yaşadıklarımız, bize sürekli eşlik eden, zamanın akışına göre uzayıp kısalabilen ve tutmak isteyip de tutamadığımızdan kontrolümüz dışında olan gölgemiz gibidir. Hangi insan gölgesini zincirlere vurup ondan kaçabilir ki?

Descartes: “ Düşünüyorum, o halde varım.”

Albert Camus: ” Başkaldırıyorum, o halde varım.”

Andre Gide: ” Duyumsuyorum, o halde varım.” demişler.

Ben de : ”Acı çekiyorum, o halde yaşıyorum.” diyorum.

       Allah kitabında “Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz “(Bakara-286) buyuruyor. Hayatta her insana kendi inancı ve aklı ölçüsünde kaldırabileceği yük yüklenilmiştir. Kimine ağır gelen bir yük, başkası tarafından hafife alınabilirken; başkasına da ağır gelen bir yük de diğerine hafif gelebilir. Bu yüzden çekilen hiçbir acı, sahibi düşünülerek ele alınırsa asla hafife alınamayacak kadar değerlidir. Çünkü o acıyı ancak onu yaşayan bilir, başkasının hissetmesi asla mümkün değildir. Peki ama bir insanın başka bir insanın acısını hissetmesi mümkün değilken, onun acılarına nasıl ortak olabilir ve onunla dayanışma halinde olabilir? Erich Fromm bu soruya : “Mutlu olmak pek az insanın payına düşerken acı çekmek her insanın yazgısıdır. İnsanlar arasındaki dayanışmanın en güçlü temellerinden biri kişinin kendi acısını, acı çeken diğer kişilerle paylaşma deneyiminde yatar.” yanıtını verir. Buradan hareketle ortak nokta, her insanın acı çekebilme yetisine sahip olmasıdır ve bu ortaklık, insanların birbirlerini anlama hissini doğurur. Eğer acı çekebiliyorsam, başkaları da acı çekebiliyordur. Eğer acı çekemiyorsam, hiçbir insan gözümde acı çekmiyordur ve yardım edilmeye muhtaç değildir.

        İnançlarının sağlamlığını yitirmeyenler, yarınların daha güzel olacağını umut ederek ve yarınlar için bugünü değiştirmek adına hayata dört elle sarılanlar, yaşadıkları karşısında boyun eğmeyip dirayetli davrananlar için çektikleri acılar, onları sadece güçlendirir. Ve dünya bu insanlar sayesinde anlam kazanır. Yaşadıkları karşısında inançlarının sağlamlığını yitirenler, sürekli şikâyet edip yarına dair umutları olmayanlar, akıntıya kapılan bir çöpün akıntı karşısında yok olması gibi, hayat sahnesinden iz bırakmadan silinirler.

         Dünya, hayatında hiçbir acıyı tatmamış, hayatın somut güzellikleri içinde kaybolmuş insanlarla değil; acı çeken ve çektikleri acılarla, bir sokakta açlıktan kıvranan bir çocuğun, evladını yitiren bir annenin, evine ekmek götüremediği için ailesine bakacak yüzü olmayan bir babanın, aşkını dile getiremediği için içi parçalanan bir gencin de acılarına ortak olabilen ve onlarla empati kurabilenler sayesinde güzeldir.

         Sözlerimi Abbas Kiyarüstemi’nin izlemenizi önerdiğim Kiraz’ın Tadı filminde geçen Acımı anlayabilirsiniz ama hissedemezsiniz.” sözüyle noktalıyorum.

Serhat Alpar

4 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*