Sema Levent yazdı: “Merhaba Gençler ve Her Zaman Genç Kalanlar” (Cem Karaca’nın anısına)

“Merhaba Gençler ve  Her Zaman Genç Kalanlar”

Ne yalnızlık ne de yalan üzmesin seni
Doğarken ağladı insan
Bu son olsun bu son

On dördüncü yüzyılın ünlü düşünürü İbn-i Haldun, “Coğrafya kaderdir.”  der. Bu cümle zamanı ve mekanı aşan bir tespittir. Anlatılmak istenen kısaca şudur ki yaşanılan yerin coğrafi özelliklerinin, oradaki insanların yaşamının her noktasına etki ettiği gerçeğidir. Coğrafya, insanların yaşam şekillerinden, kültür ve eğitim durumlarından tutun da ülkelerin siyasi durumuna kadar her şeyi etkiler. Kavgalarınız, aşklarınız, hayata karşı duruşunuz, inancınız ve daha sayamadığımız birçok şey üzerinde bulunduğuz coğrafyanın etkisi yok mudur? Elbette ki vardır. Ülkemizi düşünelim. Biliminden sanayisine, eğitiminden siyasetine, sanatçısından öğrencisine, sisteminden yönetimine  hep inişli çıkışlı bir grafiğe sahip değil miyiz? Başarıda, refahta, zenginlikte, adalette, hoşgörüde sebat ettiğimiz vakitlerin ömrü hiç de uzun değildir.

Gerek fikri gerekse zihni yapısı itibariyle çağının bir kaç adım ilerisinde olan insanlar ya da yapı itibariyle belli kalıplara sokulamayan, yönlendirilemeyen, sorgulayan, dinî ve millî değerlerini istismar etmeyen, bunları pazarlık konusu yapmayan, günün siyasi havasına göre kıblesini değiştirmeyen karaktere sahip olan karakterler ne yazık ki tarihin her döneminde bedel ödemiştir. Coğrafya kaderdir doğru, biz bunu daha da genişleterek şunu da söylemeliyiz. Haktan, hukuktan, demokrasiden yanaysanız; fakirliğin, sömürünün, adaletsizliğin karşısındaysanız hele ki tek silahınız kaleminizse ya da şarkılarınızsa kaderiniz de bellidir. İki seçenek vardır önünüzde: Ya sorgusuz sualsiz kırılır kaleminiz, mahkum edilirsiniz ya da vatan sevginizi sol tarafınıza gömer, sürgün yersiniz.

Şapkası, gözlüğü, uzun saçları ve bıyıkları, kendine mahsus dansı, sempatik jest ve mimikleri ile 60 kuşağının zirve ismi… Anadolu Rock deyince akla gelen ilk isimlerden. Rock and Roll hayranlığı ile başlayıp çağdaş bir Anadolu ozanı olarak aslını bulmuş mümtaz şahsiyet…Başarılarla olduğu kadar sürgünlerle, anne, baba, eş, evlat hasretiyle de geçirilmiş koca bir ömür…Evet,  Cem KARACA’dan bahsediyoruz. Kendisini 8 Şubat 2004 tarihinde kaybettik. Ne yazık ki onun da değerini kaybettikten sonra anladık!..Sahi kimdi Cem Karaca? Vicdan sahibi her insan kabul etmelidir ki o bir sanatçıdan çok daha ötesiydi. Bir kuşağın temsiliydi. Şahsiyetli bir duruş, onurlu bir birey ve kutsal bildiği değerler uğruna bedel ödemiş kıymetli bir sanatçıydı.  

Anadolu Rock türünün kurucularındandı. Teatral şarkı yapmıştı. Zaten tiyatroya tutkuyla bağlı olan bir annenin evladıydı. Ondan başkası da yapamazdı bunu. Robert Lisesinde okumuştu, piyano sesleriyle büyümüştü. Elvis Presley’in “Are You Lonesome Tonigh”ını dinleyerek şekillenmişti müzik zevki. Dinamitler, Apaşlar, Kardaşlar, Moğollar, Dervişan  bizzat kurduğu veya katıldığı gruplardan sadece bazılarıydı. Deli fişekti o ve grup isimleri de onun ruh halini yansıtır nitelikteydi. Konserlerine “Merhaba gençler ve de her zaman genç kalanlar.” cümlesiyle başlardı.  Lakin askerde, eşini çok özlediği günlerde yüreğindeki ateşi asker arkadaşının çaldığı bağlama dile getirmişti. Evet, o Anadoluydu, aşkı Anadolu gibi ateşliydi, sevgisi de o derece yakıcıydı. Kendi ruhunu bağlamada, Köroğlun’da, Dadaloğlun’da, Pir Sultan’da, Emrah’ta bulmuştu. Su akmıştı ve yatağını bulmuştu. Halkının duygusunu, düşüncesini, mutluluğunu, sevdasını, inancını tıpkı bu ozanlar gibi gür bir seda ile anlatacaktı. Evet çağdaş bir ozandı. Kendisinden dinleyelim:

“Bağlama vasıtasıyla birlikte kendi halkımın öz müziği olan Türk halk mûsikisini incelemeye başladım. Bağlama bana halkımdaki o mücadeleci ruhu, geleneği getirdi. Köroğluların, Dadaloğluların, Pir Sultanların halkın talepleri doğrultusunda sazlarını, bağlamalarını, kalemlerini bir silah gibi kullanan o korkunc mücadeleci şerefli geleneğini getirdi. Bu korkunç engin, sonsuz bir şeydi benim gözlerimin önünde açılan.”

1 Mayıs albümünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle hakkında dava açılınca, Almanya’dan geri dönmemişti. Ülkenin üzerine düşen kara bulut onu da sürgüne mahkum etmişti. 8 yıl kadar yurtdışında kaldı. Evladının ona en fazla ihtiyacının olduğu  zamanlarda maalesef o bedel ödüyordu. Sular durulunca ülkeye döndü, beraat de etti. Haksızlığa uğramış olsa da bir markaydı artık. Belki de marka olmak için gerekliydi bu bedel. Şarkılarında söyledikleri hiç de kötü şeyler değildi aslında. Bilhassa realiteydi, ülkenin içler acısı durumunu gür bir seda ile seslendiriyordu. Tamirci Çırağı şarkısını dinlerken herkes kendinden bir şeyler bulmuyor mı? Elbette ki buluyor. Çünkü bu aşk bizim insanımızın aşkıdır.  Müzik araştırmacısı Murat Meriç’e kulak verelim: “Çok ezik bir çıraktan bir halk kahramanı yaratmayı başarabilmiştir. Bir işçi sınıf kahramanına dönüştürmüştür onu. Bu bence Cem Karaca’nın maharetini, hikaye anlatmadaki gücünü gösterir.” Karaca’nın yapmak istediği de bu değil miydi? Ayakları Anadolu’ya basan bir sac ayağı gibi buradan besleniyordu, halktan besleniyordu. Başarısının bir sebebi de buydu.

“Halkın talepleri doğrultusunda bir gelişim çizgisi bende egemen oldu ve gördüm ki bir sanatçı mutlaka ve mutlaka halkının talepleri doğrultusunda değişmeli.” Halka mal edilmemiş veya halkın benimsemediği hangi hareket veya yenilik kalıcı olabilir ki? Karaca köy öykünmeciliği ismini verdiği eserler yapmak istemiştir, bunu da başarmıştır. Şunu unutmamak gerekir ki o halkından kopuk, müziği afyon gibi kullanarak insanları uyutmak yolunu seçmedi. Müziğinin merkezine Anadolu insanını yerleştirdi ve her şeyiyle onu anlattı. Dışlamadı, küçümsemedi. Sanatçı hassasiyeti dediğimiz duyarlılığı gösterdi. Doğru bir coğrafyada, doğru bir dille şarkı söylemek zorundayım cümlesi de bu hassasiyetin tezahürü değil midir? Halkın diliyle, halkın müziğiyle, halkın inancıyla; halka, halkı anlattı.  “70’lerden beri tasavvufla uğraşan bir adamdı, çok iyi bilirdi o konuları. Ayrıca Bektaşiydi.” diyor  grup arkadaşı Taner Öngür. ( Moğollar)

            Birileri onu vatan hainliği ile suçlasa da sonuna kadar milliydi ve vatanperverdi. Bunu da gururla dile getirmişti bir röportajında: “Türküm, müslümanım, Türkiyeliyim demekten çok büyük kıvanç duyuyorum. Çünkü gerçekten de kendimi böyle hissediyorum.” Öte taraftan müziğimizin milliliği ve dünya çapında tanınması  üzerine de güzel düşünceleri vardı:

“Türkiye bugün yoz bir emperyalist kültürün açık baskısı altındadır. Buna televizyonu, boyalı basını, magazinleri ve radyosu alet olmaktadır. Bu sömürünün çarkının içerisine girince insan ezilmemesi imkansız. Buna nasıl karşı çıkabilir? Bu sömürünün çarklarının arasında ezilmeyecek, ufalanmayacak kadar sağlam olmak zorundadır. Bu sağlamlık nerden kaynaklanabilir? Halkın öz kültüründen kaynaklanabilir.”

“Dışarıya çıkış ancak devlet babanın desteği ile olur. Bir ulusal futbol takımına yapılan yatırım, verilen para  dış harcamanın onda biri  bugün bir Türkiyeli müzisyene yapılsa bu Türkiyeli şarkıcı batının kapılarını zorlamak değil rahatlıkla açar, içeri girer.”

Elli dokuz yıllık ömrüne ne çok şey sığdırdı. Gençliğinde deli gibi kaynayan kanı zaman ilerledikçe yerini sakinliğe, tevekküle bırakmıştı. Kemale ermişti artık. Şarkı sözlerinde dediği gibi dervişandı hak söz dedi. “Allah yâr, yâr” diyerek Rabbine kavuştu. Cenazesi vasiyeti üzerine tekbîrlerle uğurlandı. Son yolculuğunda her sınıftan ve inançtan insanı bir araya getirmeyi başardı. Şarkılarıyla ve erdemli duruşuyla gönüllerimizde yaşamaya devam edecektir. Fani mekanını değiştirse de Eyvallah dememiştir bize, müziğiyle yaşamaktadır aramızda.

Pir sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Emrah gibi onlarca ozanlarımız türküleri söylene, söylene kendi varlıklarını devam ettirmişler. Birgün benim türküm söylenmezse, şarkım söylenmezse işte ozaman EYVALLAH!!!..

Kendisini ölüm yıldönümünde saygıyla ve duayla anıyoruz. Hoş bir seda bıraktın güzel insan, nur içinde uyu!..

O hoş sada bir kez daha ruhumuza işlesin.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*