Sema Levent yazdı: “İnsanoğlunun Dermansız Derdi: Ölüm Gerçeği “

“İnsan denilen soruya verilecek yanıtlar her şeyden önce, insanın üçlü, “hissî”, “vicdanî” ve “aklî” yapısı dikkate alınarak verilmelidir. Bu üçlü yapıdan birinin ihmali veya reddi insanı sakatlar, en azından rencide eder. İnsanın, yalnızca duyusuna ağırlık veren yanıtlar hayvanîliğe; yalnızca duygusunu öne çıkartan yanıtlar mistikliğe; yalnızca aklını önemseyen yanıtlar ise vahşiliğe neden olmuştur.” der İhsan Fazlıoğlu Hoca. El-hak doğru söyler. Hayata gözlerimizi açarız. Gâh ağlar, gâh güleriz. Büyürüz,  eğitim görürüz, olgunlaşırız, hayalimizdeki mesleğe kavuşuruz, aşık olduğumuz kızla veya erkekle evleniriz, derken çoluk çoçuğa karışırız. Henüz biz anne, babamıza nazlanırken bir de bakarız ki çocuklarımız olmuş ve bir anda büyümüşüz, onların peşinden koşturmaya başlamışız. Onların eğitimi, okulu, mesleği derken koskoca ömrümüz gelir geçer. Durup da sormaz yorulmadın mı diye?

Ne gariptir ki yüz yaşına kadar yaşasa da yaşamaktan yoruldum, nefes almaktan sıkıldım diyen tek bir insana rastlanmaz. Ne de olsa can tatlıdır, yaşamak güzeldir öyle değil mi? Oysa her akşam güneşin batışını izlerken hüzün kaplamaz mı içimizi? İlkbaharda yeşillenen otlarla adeta yeniden doğarken, sonbaharda sararan yapraklarla duygulanmaz mıyız? Ruhumuzun tâ derinlerinde bir burukluk hissetmez miyiz? Evet bu doğuşlar ve yok oluşlar bize acizliğimizi gösteren, misafir olduğumuzu hatırlatan işaret levhaları gibidir. Kabullenmekte zorlansak da hayatın gerçeği budur. Ailemizde hayata gözlerimizi açarız. Anne, baba, kardeş, akraba, öğretmen, arkadaş, eş, evlat, dost derken koskocaman bir sevgi çemberinde buluruz kendimizi. Ve zamanı gelince birer birer hepsini geride bırakırız. Bakmaya doyamadığımız sevdiklerimiz birer birer toprağa düşünce, dünyalık adına her türlü zevk de gözümüzün yaşı  gibi düşer gözden…

İnsanız ya aciziz ya aslında gücümüz de buradan geliyor olmalı. Acizliğimizi görüp, yaşamı bu haliyle kabul ettiğimiz zaman kemâle eriyor olmalıyız. Evet hayat çok kısa. Zaman dediğimiz mefhum görecelidir. Üzgün olduğumuz zaman veya herhangi bir bekleyiş içerisinde olduğumuz vakitlerde bir türlü geçmek bilmeyen zaman; mutlu olduğumuz vakitlerde arkasına bile bakmadan, su gibi geçip gider. Zamanı elimizde tutamayız. Fenâ olan bir âlemde, bâki olan mutluluklar beklemek abeslik olur zaten. Peki ağızların tadını kaçıran ölüm gerçeğiyle nasıl baş edeceğiz? Bunun ilk çâresi bu soğuk gerçekle yüzleşmek olsa gerek. Evet her doğum gibi ölüm de hayatın bir gerçeğidir. Acı olsa da realitedir ve kabul etmek zorundayız. Bu gerçeği değiştiremediğimize göre geriye tek çözüm kalıyor: Sevdiklerimizin kıymetini bilmek. Gidenlerin ardından tek teselli birlikte geçirilen güzel vakitler, ertelenmemiş randevular, ihmal edilmemiş sevgiler, yerine getirilmiş sorumlulukların verdiği vicdan huzuru olsa gerek. Hayat kavga edemeyecek kadar kısa, karşındakine sesini yükseltemeyecek kadar alçak ve basittir. Neticede sayılı günler çabuk geçiyor. Ve insanoğlu hırsı uğruna, bencilliği uğruna ihmal ettiği sevdiklerini bir bir toprağa gömdüğü zaman başlıyor ağlamaya. Toprağa gömdüğünün bir ceset değil; ayrıca değerini bilmediği, tebessümü çok gördüğü, acılarını paylaşmaya değer bulmadığı, derdinden, tasasından haberdar olmadığı, hayatının bir dönümü olduğunu  fark ettiği vakit artık telafi edilemez vicdan azabıyla başbaşa kalıyor. Ölüm acısına bir de bu acı eklenince hayat iyice çekilmez olur tabi.

Muvakkat bir ömürde, müebbet acılar olamaz. Yani sınırlı bir ömürde, sınırsız acılar olamaz. İman etmiş insanlar olarak dünya hayatının gelip geçici olduğunu, asıl saadetin ötelerde olduğuna inanırırz. Evet çekilmez olan, katlanılmaz olan ölümün ayırdığı sevdiklerimize karşı duyduğumuz hasret değil asıl çekilmez olan onların kıymetini bilememek ve bu yüzden duyduğumuz vicdan azabıdır. Çünkü biliriz ki sevdiklerimizle bir daha ayrılmamak üzere tekrar bir araya geleceğiz. Ve bu şans hem kalben hem de fiilen edilen duaların neticesi olacaktır. Zamanı durdurmak mümkün değildir. Lakin güzel anılarla zamanımıza değer katabiliriz. Bunu sevdiklerimize çok görmeyelim. Tanpınar’ın dediği gibi insan zamanı durdurmak istediği yere aittir. Sevdiklerimizle olan ânlarımıza ait olmak istiyorsak, henüz fırsatımız varken onlarla güzellikleri paylaşalım ve bu âna ait olalım. Sonra bu güzellikleri yüreğimizin en derin yerine gömelim ki bedenler ölse bile son nefesimize kadar sevdiklerimiz hep bizimle kalsın!.. Ta ki ötelerde bir araya gelinceye kadar…Yeterki yürekte öldürmeyelim insanları… Varsın mahşere kalsın kavuşmalar… Üstad Yahya Kemal’in dediği gibi;

“Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde

Evvel giden ahbâba selam olsun erenler.”     

Sema Levent

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*