Sema Levent yazdı: ” HAN’ımız KADIN’ınımız”

Dünya aşk üzerine kurulmuştur derler. Birçok dinde ve efsanede yaratılış aşkla başlar. Nedir aşk? Şiddetli sevgi diyerek işin içerisinden çıkabiliriz. Fakat bu sözcüğün hissettirdiği şeyleri anlatmak pek de kolay görünmemektedir.  Allah sevgisi insanda doğuştan itibaren vardır. Bu sevgi, içerisinde güzelliği de barındırır. Demek ki aşkın kutsal bir tarafı da vardır. Önce bir çiçeği, sonra böceği, derken insanları ve sonunda mutlak güzelliği yani Allah’ı sevmek; insanoğlunun sahip olduğu sevmek duygusunun, aşkın ulaşacağı zirve olsa gerek. Neticede sevdiğimiz kadar insan olacağız. Yani kalbinde sevgi barındırmayan kişi insan olamayacağı gibi hayvanları, bitkileri sevmeyenlerin insanlığından da şüphe etmek gerekecek. 

İnsanın insana duyduğu sevginin en kutsalı; parçasını bulan cinsin, karşı cinse hissettiği aşk olsa gerek. Yani eşlerin birbirine duyduğu sevgiden bahsediyoruz.  Şairin dediği gibi “Ölür mü dünyada dengini bulan?” Elbette ki ölmez dengini bulan. Lakin dengini bulmak hiç de kolay bir mevzu değildir. 

Sanayileşen bir devrin, az üreten ve çabuk tüketen bir neslin, bohem bir gençliğin ve çözümü şikayet etmekte bulan bir toplumun içini boşalttığı kelimelerden birisi, belki de en kutsalı “aşk” sözcüğüdür. Sorun sevmekte değildir. Sorun insanların “Nasıl sevilir?” sorusunun yanıtını bilememelerinden ya da yanlış bilmelerinden kaynaklanmaktadır. Seven erkek eşini dövmez, dövemez yani kıyamaz. Seven anne ve babalar çocuklarını ihmal etmez, edemez. Yine seven evlatlar anne ve babalarının hukukunu korur; onları yük olarak görmez, göremezler. Bu değerli varlıkları külfet olarak gördükleri an, vicdanlarına dönüp nerde hata yaptım diye düşünme zamanı gelmiştir. Evet aşk dedik, sevgi dedik. Konuyu biraz daha daraltarak “kadının aşkı” diyelim. Çünkü çoğu zaman sevginin, aşkın öznesi konumundadır “kadın”, bu duygunun ilham kaynağıdır.  

Bir kadın nasıl sevilir? Ya da konu aşk olduğu zaman kadından nasıl bir rol sergilemesi beklenir? Kadın deyince hangi duygular ön plana çıkar? Bu soruların en objektif cevaplarını muhakkak ki bir erkek verecektir. Şiir, biraz da şuur demektir. Toplumun ruhunun şuurlaşmış şeklidir. Kapta ne varsa çatlaktan onun sızması gibi toplumda ne varsa şiire de o yansır. Hem bir erkek olarak hissettiklerini yansıtması hem de şâir olarak toplumun sesi olması adına Kemal Edip Kürkçüoğlu’nun aşağıdaki şiiri incelenmeye değerdir. Kürkçüoğlu 1902 yılında Urfa’da doğmuştur. 1941 yılında Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Klasik Şark Dilleri Bölümü’nden mezun olmuştur. “Ünsel” soyadını kullanan Kemal Edip, 1948 yılında soyadını “Kürkçüoğlu” olarak değiştirmiştir. 15 Nisan 1977 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Kürkçüoğlu’nun üzerinde duracağımız şiiri aşağıdadır.  

1    Kadının hıncı buhâr olmalıdır

Bî-vefâlık ona âr olmalıdır

2    Kadının kalbi hazân görmemeli

Hüsnü her lahza bahâr olmalıdır

3    Kadının yokluğu dehşetli ziyân

Ruh için varlığı kâr olmalıdır

4    Ebediyen o güneş biz gölge

Biz yok olsak da o var olmalıdır

5    Kadın ahlâk denen arbedede

Bir metânetli hisâr olmalıdır

6    Derdi ağlatmalı tufân tufân

Aşkı tuğyâna medâr olmalıdır

7    Önü bir hacle olup sevgisinin

Sonu Hâlık’la mezâr olmalıdır

8    Ey Kemal anla yavuklum dediğin

Her ne olsan sana yâr olmalıdır

Kemal Edip Kürkçüoğlu (Ünsel) 

Şiirimizi yazdığımıza göre açıklamasına geçebiliriz. Her beyti tek tek açıklamaya çalışacak, günlük hayatta kullanmadığımız sözcüklerin sözlük anlamlarını vermeyi de ihmal etmeyeceğiz.

Kadının hıncı buhâr olmalıdır

Bî-vefâlık ona âr olmalıdır

[ Tıpkı buharın kalıcı olmaması, uçup gitmesi gibi kadındaki hınç  duygusu ve asabiyet de kalıcı olmamalıdır, hemen uçup gitmeli yerini sevgiye, saygıya bırakmalıdır. Kadın vefâlı olmalıdır, sevdiği zaman eşine, yoldaşına karşı vafâkâr olmalıdır, onun kıymetini bilmelidir, hakkını korumalıdır. Vefâsız olmak utanç verici bir durum olduğu için kadın bu duruma düşmemelidir.]

Kadının kalbi hazân görmemeli

Hüsnü her lahza bahâr olmalıdır

[Hazân  yani sonbahar yaklaşan kışın habercisidir. Bu yüzden hüzün mevsimidir. Üzülmeyi temsil eder. Kadının kalbi hüzünlü olmamalı, her dâim yüzünde mutluluk çiçekleri açmalıdır. Yani kadın her zaman tebessüm etmelidir.]

Kadının yokluğu dehşetli ziyân

Ruh için varlığı kâr olmalıdır

[Kadın, kâinatın annesidir. Doğumu, bereketi simgeler. İnsanlığın devamı için varlığı olmazsa olmazlardandır. Bu yüzden kadının yokluğu  “varlığın yok oluşu”dur. Kadın aynı zamanda güzelliği, huzuru, dinginliği simgeler. Bulunduğu ortama sevgi aşılar. Ruhun gıdası da bunlar değil midir? Kadının olmaması veya hak ettiği değeri görmemesi bütün bunlardan mahrumluğu gösterir.]

Ebediyen o güneş biz gölge

Biz yok olsak da o var olmalıdır

[Kadın ve erkek birbirini tamamlayan iki cins olsa da şâirimiz burada kadını bir üst basamağa çıkarmakta ve güneş ile eşdeğer görmektedir. Hakikaten öyle değil midir? Kadının kalbinde taşıdığı merhamet ve doğuştan gelen fedakârlık duygusu onu evrenin merkezine yerleştirmektedir.]

Kadın ahlâk denen arbedede

Bir metânetli hisâr olmalıdır

[Toplumu ayakta tutan soyut değerlerden birisi belki de en önemlisi ahlaktır. Kadın toplumun merkezi olduğuna göre ahlak noktasında da en büyük örnek yine kendisi olmalı, ahlakını korumalı bu manada parmakla gösterilmelidir. Umutmamalı ki nesli yetiştiren yine anne yani kadındır.]

Derdi ağlatmalı tufân tufân

Aşkı tuğyâna medâr olmalıdır

[Kadının derdi varsa ailenin de toplumun da derdi var demektir. Bu derdin dermanını bulmak  için kafa yormalı, çözüm yolları araştırmalıdır. Kadın sevdiğinde, âşık olduğunda bu duyguyu değerine yakışır bir tarzda yaşamalı yine bu noktada da model olmalıdır.]

Önü bir hacle olup sevgisinin

Sonu Hâlık’la mezâr olmalıdır

[On kişi tarafından koklanan bir çiçekle, tek kişi tarafından koklanan bir çiçeğin görüntüsü muhakkak ki aynı olmayacaktır. Birisi yıpranmış, belki de solmuş iken diğeri hala güzelliğini muhafaza ediyor olacaktır. Kadın da bir çiçektir. Kıymetini bilen biri karşısına çıkıncaya kadar güzelliğini muhafaza etmeli, doğru insanı bulunca da bu sevgiyi evlilikle taclandırmalıdır. Bu sevgide de son durak mezar olmalı, yani ölüm dışında hiçbir güç bu evliliği bozamamalı, sona erdirememelidir. Unutmamalı ki sevgi; fedākārlıktır, tahammüldür.]

Ey Kemal anla yavuklum dediğin

Her ne olsan sana yâr olmalıdır

[Yozlaşan nesille birlikte içi boşaltılmış sözcüklerden sadece birisidir “sevgili” sözcüğü. Sevgili kelimesi değerli bir sözcüktü bir zamanlar. Yani öyle herkese sevgili denmezdi. Gerçek manada eşini bulanların diline pelesenk olan bir sözcüktü. “Sevgilim” derken sadece dudak kıpırdamaz, yürek kanatlanır,  ta derinlerde bir yerlerde yankısı hissedilirdi. Yavuklu da “sevgili” demektir. Birisine yavuklum demişse bir erkek, yüreğini soğutacak tek adres vardır artık ve muhakkak ona yâr olmalıdır.] 

hınç: öç alma duygusu ile dolu öfke, kin, gayz.

bî-vefâ: vefâsız.

âr: utanma, utanş duyma.

hazân: sonbahar,  güz.

hüsn: güzellik.

lahza: an.

metânet: dayanma, dayanıklılık, sağlamlık.

hisâr: bir şehrin veya önemli bir yerin korunması için taştan yapılmış, yüksek duvarlı ve kuleli, çevresinde hendekler bulunan küçük kale.

tufân: çok yoğun veya şiddetli şey.

tuğyân:  akarsuyun taşması, kabarması.

medâr: dayanak, yardımcı.

hacle: gelin odası, gerdek.

Hâlık: Allahu Teala.

yavuklu: sevgili.

Velhāsıl kadın şiirdir, kadın hayattır. Kadını hak ettiği yere koyacak kişi de muhakkak ki erkektir. Toplum bu bilinçle değer yargılarını muhafaza ederse her sey daha güzel olacaktır. Aslında bu sanıldığı kadar zor bir iş de değildir. Fıtratı gereği kadında sahiplenilmek, korunmak duygusu ağır basarken erkekte de koruyup kollamak, sahip çıkmak arzusu ağır basar. Modern çağın(!) bireylere dayattığı feminizm vb. düşüncelere itibar etmeden , bu kisvelere sığınmadan fıtrattan ve en önemlisi inancımızdan, töremizden aldığımız güçle kadını hak ettiği yere oturtmak gayet de mümkündür. Kadınlar, erkeklerin hanı ve toplumun baştacı oldukları müddetçe dünya yaşanmaya değer olacaktır.

Gerçekliği var mıdır bilinmez ama bize düşen kıssadan hisse almak olduğuna göre Cengiz Han’a kulak vermek yerinde olacaktır. Başlığa da ilham olan hikaye şudur ki: Cengiz Han halkına konuşma yaparken; ‘Ben sizin Hanınızım, bu da benim Hanım”  diyerek eşini göstermiştir ve “hanım” kelimesi günümüze kadar gelmiştir. 

Ne dersiniz hakikaten kadınımız, hanımız olmayı hak etmiyor mu?

Sema Levent

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*