Sema Levent yazdı: ” HADİ BİRAZ İNSAN OLALIM “

Hayat serüvenine bir su damlası olarak başlayan insanoğlu, doğar, büyür ve ölür. Bu basit döngü “yaşam” olarak isimlendirilir. Peki insan gerçekten bu kadar basit bir mahluk mudur? Yoksa basit olmak veya olmamak onun elinde midir? Çünkü doğmak, büyümek ve ölmek tüm canlılarda görülebilen bir döngüdür. Demek ki insanı insan yapan çok farklı değerler olmalı. Bu değerlerle donatılmış olarak doğan insanoğlu ya bir hazine avcısı hassasiyetiyle şahsında bulunan bu cevherleri ortaya çıkarır, onlarla değerlenip, eşref-i mahluk olur ya da surette insan olarak yaratılmış olsa bile sirette insan olma vasfını kazanamadan hayata veda eder. İnsan olarak doğmak elimizde olmasa da insanca yaşamak elimizdedir. Melek olamasak da ortalama insan olabilir, şerefli bir yaşam sürebiliriz.

Çevresiyle sürekli etkileşim halinde olan insanoğlunun, bilim dallarının ortaya çıkma sebebi olduğu da su götürmez bir gerçektir. Bu manada insanın yazın dünyasından uzak olması da imkan dahilinde değildir. Sosyal bir bilim dalı olan edebiyat insanoğlunun hikayesinden ayrı düşünülemez. Söz konusu iki kavram karşılıklı sürekli etkileşim halindedir. “Sanat için sanat” veya “Toplum için  sanat” tartışmaları dönem dönem devam ederden, kesin olan şey bu tartışmalarda değişmeyen öznenin “insan” olduğu gerçeğidir. Kısacası şiir yazarken veya edebî nitelikte bir yazı kaleme alırken amaçlar değişse de bu eserin sahibinden veya sahibinin duygu ve düşünce dünyasından tamamen bağımsız düşünülmesi mümkün değildir. Sonuçta her şair/ yazar toplumda dünyaya gelir ve o toplumun değerleriyle büyür. Kendini o değerlerden tamamen soyutlaması mümkün değildir.

Yazımıza konu olan mensur şiir, Sofuzâde Mehmet Tevfik Efendi’ye aittir. Kaynakların verdiği bilgiye göre Sofuzâde Mehmet Tevfik Efendi 1873 yılında Kastamonu’da doğmuş, 16 Nisan 1960 tarihinde, aynı şehirde vefat etmiştir. Medrese eğitimi görmüş, hükümet işlerinde bulunmuştur. Asıl işi ticarettir. Tarihe ve edebiyata vakıf bir şahsîyettir.

Anâsır-ı Erbaa; dört unsur, “çâr unsur” da denilen “toprak-hava-su-âteş” ögeleridir. Varlık âlemi bu dört ana öğeden ibârettir. Divân edebiyatında tenâsüp yoluyla çokça kullanılmıştır. Bu dört öğe, insanların karakter ve mizaçlarına hâkim olarak kabul edilirdi. Buna göre âteşin tabiatı sıcaklık, suyun yaşlık, havanın soğukluk, toprağın da kuruluktur (Pala; 2009: 23). Aşağıdaki mensur şiir de bu dört unsur üzerine kurulmuştur. Amaç yine insanoğlunun hikayesidir. İnsanın yapması gerekenler, yapmaması gerekenler ve yapabilme potansiyeline sahip oldukları anâsır-ı erbaadan yola çıkılarak anlatılmıştır. Direk söylendiğinde bir kulaktan girip diğerinden çıkması kuvvetle muhtemel olan öğüt niteliğinde olan sözler, şiir sanatının kendine münhasır o büyülü dünyasında çok daha etkili bir anlatıma kavuşmuş, okuyucuyu derin tefekküre sevk etmiştir.     

Şİ’R-İ MENSUR

İnsan hava gibi hafif, su gibi latîf, âteş gibi nazîf, toprak gibi şerîf olmazsa insan olmaz.

İnsan hava gibi seyyâr, su gibi devvâr, âteş gibi kahhâr, toprak gibi gaddâr olursa insan olmaz.

İnsan hava gibi pür-nûr, su gibi mesrûr, âteş gibi gayûr, toprak gibi sabûr olmazsa insan olmaz.

İnsan hava gibi cevvâl, su gibi seyyâl, âteş gibi faǾâl, toprak gibi hammâl olursa insan olmaz.

İnsan hava semîh, su gibi ferîh, âteş gibi fasîh, toprak gibi sahîh olmazsa insan olmaz.

İnsan hava gibi menşûr, su gibi mensûr, âteş gibi mağrûr, toprak gibi meftûr olursa insan olmaz.

İnsan hava gibi rakîk, su gibi amîk, âteş gibi dakîk, toprak gibi şefîk olmazsa insan olmaz.

İnsan hava gibi ganî, su gibi muğnî, âteş gibi müstağnî, toprak gibi muğtenî olmazsa insan olmaz.

latîf: yumuşak, hoş, güzel; nâzik.

nazîf: temiz.

şerîf: şerefli, mübârek, kutsal.

seyyâr: gezici; gezen, dolaşan.

devvâr: devreden, çok dönen.

kahhâr: ziyâdesiyle kahreden, kahredici; yok edici, batırıcı.

gaddâr: çok gadreden, zulmeden, hâin, merhametsiz, kıyıcı.

pür-nûr: nur dolu, nur içinde, nurlu, aydınlık.

mesrûr: memnun, sevinmiş; merâmına ermiş.

gayûr: gayretli, çok çalışkan 2. dayanıklı.

sabûr: çok sabırlı.

cevvâl: koşan, dolaşan, hareket eden.

seyyâl: akıcı, akan.

fa’āl: çok işleyen, dâimā harekette bulunan; gayretli, çalışkan.

hammâl: para karşılığında, arkasıyla, eliyle yük taşıyan adam, hamal. 

semîh: cömert, eli açık.

ferîh: sevinçli, neşeli.

fasîh: güzel, düzgün ve açık konuşan, iyi söz söyleme kabiliyetinde olan.

sahîh: gerçek, doğru.

menşûr: neşrolunmuş, dağıtılmış, yayılmış.

mensûr: saçılmış, dağılmış.

mağrûr: gururlu.

meftûr: bezgin, bezmiş, kederli, ümitsiz.

rakîk: ince.

amîk: derin.

dakîk: ince, ufak, duyulmaz, tutulmaz; nâzik.

şefîk: şefkatli, merhametli, acıyıcı, esirgeyici.

ganî: zengin, varlıklı, bol, doygun.

muğnî: zengin eden. 2. doyuran, gönlünü tok kılan.  

müstağnî: doygun, gönlü tok.

Sözcüklerin anlamlarını verdiğimize göre kısaca toparlayalım. İnsanda olması gereken sıfatlar: hafif, latif, nazif, şerif, pür-nūr, mesrūr, gayur, sabur, semih, ferih, fasih, sahih, rakik, amik, dakik, şefik. Yani kişi mutlu olmak istiyorsa, toplumda değer kazanmak istiyorsa, eşref-i mahluk dediğimiz makamına layık olmak istiyorsa bu özellilere sahip olmaya çalışacak. Sadece insanlara değil tüm canlılara karşı nazik olacak; hem ruhunu hem de bedenini temiz tutacak; şerefini koruyacak; hem maneviyatını diri tutup kendisi aydın olacak hem de çevresine ışık veren lamba misali toplumu aydınlatacak; doğduğu ortamdan mutluluk duyacak, hayata bir tebessümü çok görmeyecek; son nefesine kadar gayretli olacak, çalışacak; yaşadığı zorluklar veya başına gelen belalara karşı sabır gösterecek, metanetli olacak; cömert olacak, aç görse doyuracak, çıplak görse giydirecek; asık suratlı olmayacak, insanlara karşı gülümsemeyi bilecek; konuştuğu zaman kalp kırmayacak, muhatabının seviyesine uygun olacak şekilde ona hitap etmeyi bilecek; hak üzere olacak, doğruluktan ayrılmayacak; canlılara karşı kibar olacak, insanların sözünü kesmediği gibi arabasının önüne atlayan köpeğe yol vermeyi de bilecek; sır saklamayı bilecek, içi derin bir kuyu gibi ulaşılması zor olacak yani sır saklamayı bilecek; canlılara karşı kibarlığı, nazikliği elden bırakmayacak; onları koruyacak, esirgeyecek, haklarına tecavüz etmeyecek ve elinden geldiği kadarıyla tecavüz edilmesine de engel olacak.  

Peki insanda olmaması gereken özellikler nelerdir? İnsan; seyyâr, devvâr, kahhâr, gaddâr, cevvâl, seyyâl, faâl, hammâl, menşûr, mensûr, mağrûr, meftûr  olmamalıymış. Yani kişi çok dolanmayacak. Büyüklerimizin söylediği gibi çok gezenin ayağına çok pislik bulaşır. Kişilikli olacak. Makama, yere, zamana göre karakter değiştirmeyecek. Doğrulukta sabit kadem olacak, insanlara ve hiçbir canlıya zulmetmeyecek, kibirli olmayacak, çevresindekilere tepeden bakmayacak; her zaman derli, toplu, düzenli olacak; yaşadığı sıkıntılı olaylardan dolayı kederli, ümitsiz olmayacak, yarınlara hep umutla bakacak.

Sekiz mısralık mensur şiir ne de çok şey anlatmış, adeta insanoğlunun hikayesini özetlemiş öyle değil mi? Okurken güzel de bunları hayata geçirmek, gündelik yaşama uygulamak çok mu zor? Unutmayalım bu özellikler para verilerek alınabilecek şeyler değil. Bu meziyetler her insanın karakterinde vardır. Yani bu özelliklerle donatılmış olarak dünyaya geliriz aslında. Fakat zamanla özümüzden uzaklaşır ve bu özelliklere sahip kişilere sanki melekmiş gibi, ulaşılması imkansız bir şeymiş gibi hayranlıkla bakarız.

Hiplyte Taine; “Roman öyle bir aynadır ki, hayat ve tabiatın bütün varlığı onda görünür.” der. Biz buna şiiri de kolaylıkla ekleyebiliriz. Keza yukarıdaki şiir de bizim kendimizin, insanoğlunun şiire yansımış hali değil midir? Evet kesin olan şudur ki edebiyattan, sanattan öğrenecek çok şeyimiz var. Ne dersiniz biraz insan olalım mı? 

Sema LEVENT

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*