Selman Sevtekin yazdı: “Eylül” (Bir Dönem Öyküsü)

EYLÜL

Köprünün bitişiğinden başlayıp Eminönü’ye doğru boydan boya uzanan, kuzeyde Haliç’in güneydeyse ana caddenin sınırladığı bir alanda kurulmuştur Unkapanı Hali.  Küfürlerin, bağrışmaların ve indirip bindirilen kasa tıngırtılarının; ülkenin dört bir yanından gelip İstanbul pazarlarına  dağılan  envai çeşit meyve, sebze ve balıkla dolu, girişten başlayıp halin her köşesinde terör estiren onlarca kamyonun egzos  gürültüsüne karıştığı bir yerdir burası. Köprüyü geçip biraz yürüdükten sonra aşağıya doğru uzanan yan yana ve karşı karşıya dizilmiş sergilere yaslanan kamyonlardan sandık sandık mal indirilir. Kimi zaman alıcının kendisi yapar bu işi. Kimi zaman da orada kendisinin en az iki misli büyüklüğünde küfesini sırtlanıp iş için bekleyen hamallardan biri tutulur. Hemen her gece bir kavganın çıktığı, sadece güçlü olanın ayakta kalabildiği, çalışanların insanüstü bir güçle oradan oraya koşuşturduğu bu ayrı cumhuriyette her çeşit insan vardır: Belki birkaç kuruş kazanırım düşüncesiyle gezinen işsizler, gündüzden başlayıp ertesi günün sabahına kadar mal indirip bindiren mülteciler, daha geceden keşfe çıkıp malın iyisini kapmak için sergi sergi dolaşan pazarcılar; hırsızlar, keşler, öğrenciler, muhasebeciler, nakliyatçılar, mafyalar, zabıtalar, iş adamları… Oradayken bana sanki tüm bunlar bir ahenk içindeymiş gibi görünürdü. Yine de buraya gelince içimi tuhaf bir ürperti kaplamasından kendimi alamazdım. Ben bu dünyanın dışındaydım ve bir türlü buraya giremiyordum. Zaten babam dışında kimsenin benimle uğraşacak vakti yoktu.

 Bu sergilerin birinde, kocaman nasırlı elleriyle; hayatım boyunca baskısını iliklerime kadar hissettiğim o sert bakışlarının süslediği yüzüyle, güçlü ve yapılı vücuduyla Hacı Murat Efendi yaşardı. Ben, ona hiçbir zaman baba diyemedim. Hacı Murat Efendi, o Şehr-i İstanbul’dan ekmeğini söke söke alan koca küheylan, bana her zaman bir yabancıymışım gibi davrandı. Bunun nedeni belki ona layık bir evlat olamamamdı; belki de kişiliklerimizin taban tabana zıt olmasındandı. Bilmiyorum. O güçlüydü, gözüpekti ve istediği her şeyi alabilecek biriydi. Bense zayıftım, zorluğa gelemezdim ve daha da önemlisi korkaktım. Bu buhranlı gecede içimde büyüyen ve büyüdükçe  her organımı çürütüyormuş gibi hissettiren iç sıkıntısını biraz olsun atabilmek için elime kalemi aldıysam, bunda babamın büyük payı vardır. Babam…Yıllardır ağzımdan çıkmayan bu kelime şimdi kağıda döküldüğünde ne tuhaf geliyor. Ne yazabilirim ki buraya: Semiha’yı, o korkunç eylül gecesini, benim içimden hayatım boyunca söküp atamadığım korkaklığımı ya da bugün yaşadıklarımı mı? En iyisi en başından; gücü, azmi ve gaddarlığı dillere destan olmuş ama şuan hasta halde sayıklaya sayıklaya ölümü bekleyen Hacı Murat Efendi’den ve benim çocukluğumdan başlamak gerek.

Ben henüz yedi yaşındayken, köyden İstanbul’a geldiğimiz ilk gün elimizde biraz birikmiş para ve birkaç öteberi dışında hiçbir şey yoktu. Balat’ın kenar mahallelerinden birine yerleştirdiğimizde daha önce hiç bu kadarıyla karşılaşmadığım insan seli beni ürkütmüştü. Babamsa her zamanki sert bakışlarıyla çevreyi süzüyordu. Daha o zaman, babamın bu şehirden çok şey koparacağını, o insanüstü azmiyle İstanbul’un altını üstüne getireceğini hissetmiştim. Ne beklenilebilirdi ki? Bazı insanlar vardır: Dokunduğu her yeri kendi istekleri doğrultusunda düzenleyebilen ve yaşamı salt üretmeye, yaratmaya dayalı insanlar. Hacı Murat Efendi bu insanlardan biriydi. Her ne kadar ondan yaşamım boyunca korkmuş olsam da ona hep hayrandım ve itiraf etmem gerekir ki benden sevdiğim her şeyi almış olsa bile şuan elimde ne varsa onun eseridir. Medeniyetin ve insanlığın gelişim zincirine hep bu tür insanların halkalar eklediğine inanırım. Peki ben bu zincirin neresindeydim? Görünüşe göre sadece bu insanların artıklarıyla beslenen farklı bir zincirdeydim ben.

 İkinci Dünya Savaşı’nın o kasvetli günlerinde tek kıyafeti olan rengi siyahtan griye kaçmış bir pantolon, her daim tozlu olan bir gömlek, onun üstünde bir yelek ve ayağında bir çift kundurayla Balat’tan Unkapanı’na yürürdü babam. Geldiğimizin ilk haftası kendine bir küfe alıp halde çalışmaya başladı. Sabahtan başlayıp akşama kadar pazarda başkalarının mallarını satıyor, gece yarısından sonra ise hamallık yapıyordu. Sabaha karşı eve gelip iki üç saat uyuduktan sonra tekrar küfesini sırtlanıp işe koyuluyordu. Bu yüzden onu haftalarca görmediğim olurdu. Bense yeni tanıdığım ve bana bambaşka bir dünyaymış gibi gelen bu şehirde aylak aylak dolaşmaktan başka bir şey yapmıyordum. Bu durumun babamın bütün sinirlerini üzerime çekeceğini henüz idrak edememişim ki bir sabah beni yatağımdan sarsarak uyandırdı. Kızarmış gözlerinden fırlayan bakışlarıyla kollarımı kavrayıp: “Bana bak ulan,” dedi, “Ya gidip çalışır eve ekmek getirirsin ya da evimden defolup gidersin. Yok öyle bedava yatmak.” Eğer annemin zoruyla okula başlamasaydım gerçekten beni evden atardı da.

 Yıllar benim için her ne kadar tekdüze geçse de ne babam ne de İstanbul için bu durum geçerliydi. Tek parti iktidarının sona erdiği yıllardı. Meydanlarda, işyerlerinde, sokaklarda hatta evlerde bile bir “demokrasi” sözcüğü ortalığı kasıp kavuruyordu ki kimsenin ağzından düşmüyordu bu kelime. 1950 seçimlerini daha dün gibi hatırlıyorum: Babam o sabah içinde bir halı ve halının köşelerine dizilmiş sağlı sollu minderlerden başka bir şey olmayan salonun ortasında yeni aldığı takım elbisesiyle, evet bir pantolonu yıllarca kullanan Hacı Murat Efendi o gün için takım elbise almıştı, büyük bir ciddiyetle dikilmiş annemi bekliyordu. Karşı sokağın sonunda bulunan bir okula doğru yola çıktıklarında babamın o sert görüntüsünün altında yatan belli belirsiz heyecanı seziyordum. Sadece babam değildi heyecanlı olan. O tarihlerde Balat’ta herkes heyecanlı ve daha da önemlisi umutluydu. Acımasızlıklarla dolu bir sistemin yeni yeni serpilmeye başladığı bu şehre yerleşen insanlar geldikleri kendilerine ilk günden beri bir çıkış kapısı arıyorlardı ve o güneşli mayıs günü bu kapının açıldığını sanıyorlardı. Ben bizim de içinde bulunduğumuz bu göç dalgasına anlam veremiyordum. Nesiller boyu yaşamlarını sürdürüp çoğaldıkları, kendilerine yurt belleyip gözü gibi baktıkları topraklarını terk ederek bilinmeyene doğru geliyordu insanlar. Ve İstanbul’un kucağına düştüklerinde aidiyetlerini yitiriyorlar, bir güvensizlik girdabı içinde umutlarını yitirmemek için var gücüyle direniyorlardı. Tüm bu insanları anlardım da bu durumun babam üzerinde bu kadar  etki edeceğini düşünmezdim. Halbuki en çok onun güvene ve umuda ihtiyacı varmış, bunu o gün anladım.

 Hacı Murat Efendi ticari zekâsı ve insanüstü azmiyle yemeyip içmeyip her sene sermayesini ikiye üçe katlayarak büyüttü. Ne eve bir eşya ne çocuklarına bir üst baş ne de kendine bir şey aldı. Yıllarca bir tabak bulgura, bir tas çorbaya tamah ettik. Ne bende ne de annemde buna ses çıkaracak cesaret vardı. Eve çuval çuval para girmeye başladığında dahi biz hâlâ köyden geldiğimiz ilk günkü gibiydik.

 Tüm bu süreç içinde ben onun verdiği cüzi miktarda harçlıkla liseye devam ederken o güçleniyordu ve güçlendikçe gaddarlaşıyordu. Devir yalnızca güçlü olanın ayakta kalabildiği bir devirdi. Ayağı ilk kayanın çarkların arasında parçalanacağı bir devir… Öyle sanıyorum ki; babamın adeta takıntılı bir şekilde salt para biriktirmesinin nedeni hayatı boyunca içinden atamadığı o güvensizlik hissiydi. Bütün hayatıma yön veren bu his, adeta ailemizin kaderiydi.

Kısa sürede sergi sahibi oldu Hacı Murat Efendi. Parası çoğaldıkça çevresi de genişledi. Üniversiteye başlayacağım sırada okulu bırakmamı, gelip işin başına geçmemi istedi. Ona karşı gelemezdim, buna cesaretim yoktu. Torba torba olmuş gözleriyle bana baktığında ben tıpkı annem gibi nereye kaçacağımı bilemezken ona nasıl karşı gelebilirdim? Halbuki ben okumak, bana tümüyle yabancı gelen bu acımasız dünyaya uzak kalmak istiyordum. Kalamadım.

 Hayat babamın gölgesinde ilerlerken ben yazgıma boyun eğmiş sergiye gelen malların giriş çıkış kayıtlarını düzenliyordum. Bu kadar basitti her şey. Hayat dediğim şey ölene kadar birtakım evraklarla uğraşıp yöneticilik yapmak ve işten arta kalan zamanlarda Haliç’e bakıp uzaklara dalmaktı. Fakat hayatın kendine özgü kurallarının olduğunu ve bu kurallardan en önemlisinin hayatın akışı karşısında en aciz varlıklardan Hacı Murat Efendi gibilere kadar herkesin çaresiz kalabildiğini henüz idrak edememiştim. Hayat, acı adını verdiğimiz o sessizce yaklaşan ama derinden etkileyen kırbaçla bana bunu öğretecekti.

 Bir kuşluk vakti, işlerin yoğunluğunun verdiği bunalmışlıkla İstiklal Caddesi’nde yürüyüşe çıktım. Caddenin farklı bir havası vardı ve bu hava bana biraz olsun benim yaşamımın boğucu tekdüzeliğini unutturuyordu. Benim yalnızlığıma karşın hayat, tüm renkliliği ve canlılığıyla devam ediyordu burada. Yıllardır görmeye alıştığım yakasız ceketli, düz etekli kadınların yanında bellerinin aşağısına sarkmış rengârenk trikolarını, geniş sigaret pantolonlarıyla yüksek topuklu stilettolarını giymiş kadınlar serpiliyordu. Anlaşılan, savaşla geçen yılların acısını hafızalarından önce bedenlerinden silmek istiyordu insanlar. Halbuki dik yakalı uzun manşetli gömleklerinin üstüne geçirdikleri dar ceketleriyle ve jilet pantolonlarıyla o dönem yeni yeni caddelere giren otomobillerinde gezen yarı politik yarı burjuva erkeklerin aksine ben hep aynıydım. Tıpkı babam gibi krem rengi bir gömlek çizgili bir pantolon ve ceket: Henüz rengi kaçmamıştı tabii…

“Sabahattin Ali güzel bir seçim olabilir,” dedi bir ses Çiçek Pasajı’nın biraz ilerisindeki bir kitapçıda kitaplara anlamsız gözlerle bakınırken. Beceriksizce elimdeki kitabı yerine yerleştirip ona döndüm.

“Saatlerdir kitap arıyorsunuz,” dedi bir kadın kısa, bukleli kumral saçlarının süslediği kahve çekirdeği gözlerinin altından gülümseyerek. “Sanırım aradığınızı bulamadınız,”

“Ben,” dedim, “Öyle göz gezdiriyordum sadece.”

“Kitaplarla aranız nasıldır?”

“Pek yok,” dedim sesim titreyerek, “Yıllar oldu okumayı bırakalı.” Gülümsemesi beni tedirgin ediyordu. Bir an önce hale, mağarama, geri dönmek istiyordum.

“Ne talihsizlik!” dedi ince dudaklarıyla gülümserken, “O zaman Sabahattin Ali sizi kitaplarla barıştırabilir.”

“Tabii,” dedim, “Teşekkür ederim.” Birkaç kitap aldıktan sonra dışarı çıkıp insan selinin arasına karıştık. Meydana kadar konuşmadan yürüdük ve bu süre, bana kabir azabı gibi geliyordu. Tanımadığım bir insanla sohbet etmek bu kadar mı zordu, yıllar beni bu kadar mı yabancılaştırmıştı insanlara? Tam ayrılacağımız sırada:

“Tavsiyeleriniz için teşekkür ederim,” dedim. Bana döndü ve tekrar gülümseyerek:

“Rica ederim. Umarım tavsiyelerim kitaplarla barışmanızda faydalı olur,” dedi.

“Sizi bir daha ne zaman görebilirim?” diye sordum, “Sonuçlardan haberdar olmak isterseniz…”

“Haftada birkaç kez okul çıkışı buraya gelirim. Tarlabaşı’nda bir okulda öğretmenlik yapıyorum.”

“Ya,” dedim tereddütle, “Tekrar görüşmek üzere o zaman. Benim adım Mustafa.”

“Semiha…” dedi gecelerce aklımdan çıkmayacak gülümsemesiyle elini uzatırken: Beni hiç bilmediğim bir dünyanın kapılarından içeri sokan  tedirgin edici ama bir o kadar güzel gülümsemesi ile…

 O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Görünüşte her şey  aynıydı fakat artık daha çekilebilirdi. Bu bile o an benim için başlı başına büyük bir değişimdi. Ne tıkıldığım bu zindan ne de her geçen gün daha çok yabancılaştığım babam beni eskisi kadar yıpratabiliyordu. Demek ki her şey bitmiş değildi. Kaderim babamın hırçın denizinde çizdiği rotada amaçsızca ilerleyen başıboş bir kayık değildi. O an anlamıştım: İnsan umutsuz sadece öleceği günü doldurmak için gün sayan ve bu süre içinde içten içe çürüyen, çürüdükçe kokan bir canlıdan farksızmış. Hayatın çok uzaklardan gelen, hiç ulaşamayacağını sandığım meyvelerini bir gülümsemede hissetmiştim. Bir insan, tek bir hareketiyle ne çok şey değiştirebilirmiş!

 Her gün, onu bir kez daha görebilmek umuduyla tanıştığımız kitapçıya gidiyordum. Birkaç hafta onu hiç göremedim ama umudumu da yitirmedim. Söylediği kitapları çoktan bitirmiştim. Aklımda ise, sadece onun hayali vardı. Onun… Yani Semiha’nın… Semiha…  Ne  güzel bir isim!

“Bitirdiniz sanırım,” dedi arkamdan o narin sesiyle.

“Neden günlerce seni aradım karşıma çıkmadın da şimdi en beklemediğim anda çıkıyorsun Semiha!” demek geldi içimden, diyemedim. O hafif tebessümü karşısında yine tedirgin oldum.

“Evet. Özlemişim kitap okumayı,” dedim, “Güzel bir başlangıç oldu sayenizde.”

“Ah çok sevindim beğenmenize. Çocukların sınavları vardı bu aralar uğrayamadım, siz sık sık gelir misiniz buraya?”

“Tabii,” dedim, “Yani çok sık olmasa da ara ara… “

Ben konuşamadım, sadece ona bakmakla yetindim. Bu sefer bir şey almadan dışarı çıktık. Günlerce beklememin mükâfatı bu birkaç cümleydi. Onu tekrar görmem için haftalarca bekleyecek olma düşüncesi beni büyük bir karamsarlığa itiyordu. Cesaretsizliğim bana koca bir hayatın hiç olmasına neden olmuştu. Şimdi bir fırsat çıkmıştı karşıma ve ben bu sefer treni kaçırmaya niyetli değildim. Ayrılırken ona:

“Eğer yarın müsaitseniz pasajın yukarısında bildiğim bir çay bahçesi var,” dedim, “Orada okuduklarımdan size bahsetmek isterim.” Bedenimi bir ateş dalgası kaplamış zangır zangır titrerken bunu belli etmemeye çalışıyordum. Gülümsedi ve:

“Yarın okul çıkışı müsaitim. Şu kitabı alın,” dedi çantasından çıkardığı bir kitabı bana uzatırken, “Sırça köşk. İncedir, hemen bitirirsiniz. Yeni okur adayımızla tartışmak isterim.”

“Tabii, yarın burada o zaman…” dedim ve kitabı aldım. O, yine gülümsemekle yetindi.

 Bende ne bulmuştu hiç bilmiyordum. Alelade, orta boylu, kavruk tenli biriydim. Dahası; cesaretsizdim, cahildim ve yaşam enerjim hayata atılır atılmaz bitmişti. Belki o bunları hiç görmemişti. Belki de o, bende benim  hiç görmediğim bir şeyler bulmuştu. Ne düşünüyorsa düşünsün ben o günden sonra onu her akşam görmeye başlamıştım. Her akşam, babama çeşitli bahaneler uydurarak, çıkış saatinden hemen önce okulun kapısına geliyor ve onu bekliyordum. Sonra bir yere geçip kitaplardan, hayatlarımızdan ve hayallerimizden bahsediyorduk. Birbirimizle geçen aylar içinde ona o kadar alışmıştım ki onsuz bir an bile yapamayacağımı hissediyordum. Ne babam ne iş ne de yitip gitmekte olan gençliğim umrumdaydı. Baskıdan, anlamsızlıktan, tekdüzelikten ve yoksulluktan  soyutlandığım o bir  sene… Hayatta, “İyi ki bugünü yaşadım.” dediğimiz kaç gün vardır, kaç gün bizi anılarıyla ve gelecekte yaşanma ihtimaliyle ayakta tutar? Ben Semiha ile yaşadığım her gün bunu dedim. Ne yazık o günlerin geride kalmış olması ve ne acı bana düşen sadece bu özlem dolu gecede bunları kağıda aktarmak.

 Öğretmen bir baba ile annenin tek kızıydı Semiha. Çocukluğu, tüm öğretmen çocukları gibi Anadolu’nun o köşesinden bu köşesine sürüklenerek geçmişti. Ankara’da Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nden mezun olup baba mesleğini devam ettirmek üzere çeşitli şehirlerde öğretmenlik yaptıktan sonra Rumların çoğunlukta olduğu Tarlabaşı’nda bir okula tayini çıkmış, tek başına okulun civarında bulunan bir eve yerleşmişti. Üstündekilerle tam bir Cumhuriyet kadını imajı verirdi Semiha: Yakasız grimsi bir ceket, krem rengi gömlek, altına düz bir etek ve siyah babet. Benim aksime; bir konu hakkında çabucak karar verebilirdi, üretkendi ve işine tutkuyla bağlıydı. İnsanları aydınlatmak, onun en önemli vazifesiydi. Bazen onu babama benzetirdim. Başlangıçta benle sadece bu amaçlarla ilişki kurduğunu düşünmüştüm. Fakat bana güveniyordu, sevgi değilse bile şefkat besliyordu ve şuan anlıyorum ki biraz acıyordu da. Ona hiç dokunmadım. Bunun nedeni hem cesaretsizliğim hem de onu benimle kirletmek istemememdi. O, benden çok daha farklıydı ve onu hak etmiyordum. Yine de onun yanında bulunmaktan, onla sohbet etmekten alamıyordum kendimi. Bu durum, o korkunç eylül gecesine kadar sürdü.

 O geceye geçmeden önce babamla yaşadığım bir olayı anlatmam gerek. Semiha ile yaşadığım ilişkinin babamın kulaklarına gitmemesini bekleyemezdim. Bir akşam sinirli sinirli yanıma geldi ve anneme: “Sen dışarı çık,”dedi. Kötü şeylerin olacağını hisseden annem tedirgin gözlerle bana bakıp dışarı çıktı. Babam karşıma dikildi ve:

“Aylardır işini gücünü bırakıp kimle düşüp kalkıyorsun?” dedi kinle. Artık saklamanın bir alemi yoktu. Ben de:

“Düzgün konuş,” dedim, “Ben onunla evleneceğim.”

“Evleneceksin ha,” dedi, “O soyu sopu bellisiz karıyla.”

“Tekrar ediyorum,” dedim hışımla, “Onun hakkında düzgün konuş!” İlk defa ona karşı sinirimi bu kadar belli ediyordum.

“O enstitülerden mezun olanların ne çeşit insanlar olduğunu bilmiyorsun Mustafa,” dedi, “Bir daha öyle biriyle görüşmeyeceksin.” Sinirle yerimden kalkıp karşısına dikildim. Hayatımda ilk kez ona karşı geliyordum. O da böyle direnmeme şaşırmıştı ve daha çok sinirlendi. Yakama yapışıp beni duvara dayadı.

“Ulan,” dedi, “Hacı Murat enstitülerden kız getirmiş mi dedirteceksin arkamdan. Bir daha seni onunla hele bir göreyim, öldürürüm o kadını Mustafa. Anladın mı, öldürürüm!” dedi ve odadan çıktı. Olduğum yere yığıldım; ağlamaya başladım.

 Babam bir daha beni yanından ayırmamaya kararlıydı. Günler haftaları kovalıyor ve ben Semiha’yı göremiyordum. İçim içimi yese de babamın hapsinden kendimi kurtaramıyordum. Semiha başıma bir şey geldiğini düşünecek ve daha çok tedirgin olacaktı. Ya da onu terk ettiğimi düşünecekti. Bana güvenmiş bir insana bunu nasıl yapardım? Nasıl bırakıp giderdim onu: Bana hayatımda ilk kez mutluluğu tattırmış, güzel günlerin de olabileceğini göstermiş ve geleceğe umutla bakmayı öğretmiş Semiha’yı. Onu, özlüyordum. Bir zamandan sonra geriye bir tek özlem duygusu kalıyordu: Ne endişe ne de korku. Tüm sorumluluğu babamın üzerine atıp kaçmak kolay fakat şuan anlıyorum: Her şey benim suçum. Hayatımın babamın gölgesinde korkuyla geçmesi, kendi düzenimi kuramamam ve Semiha’nın gidişi… Biraz cesaretli olabilseydim şuan her şey daha farklı olabilirdi. Hayatın akışı her ne kadar tamamen elimizde olmasa da ona bir yön verebilirmişiz. Bunu ancak yıllar sonra anlayabildim.

 Altı eylül sabahı Atatürk’ün Selanik’teki evinin bombalandığı haberiyle uyandık. Haber bir anda bütün gazetelere yayılmış, meydanlarda o güne kadar hiç görmediğim insanlar toplanmaya başlamıştı. Ben, Semiha’ya bir şey olmasından çok korkuyordum. Birkaç kez Tarlabaşı’na gitmeye yeltendiysem de babam önceden gideceğimi sezmiş olacak ki beni her an gözetliyordu. Olayların yatışmasını akşama kadar bekledim ama ahali her geçen saat daha da kuduruyordu. İlk olay Şişli’de patlak vermiş ve Rumlara ait birkaç işyeri kundaklanmıştı. Daha sonra olayların Karaköy ve Beyoğlu’na taştığını duyduğumda kan beynime sıçradı. Semiha’ya bir şey olursa kendimi sorumlu tutacaktım ve gece yarısına doğru babamın bakışları altında ceketimi alıp sokağa fırladım. Hemen bir taksiye binip Karaköy’e geçmeye çalıştım ama taksi Galata Köprüsü’nün sonunda durdu. “Buradan sonra gidemem ağabey,” dedi taksici ve ben hemen parasını verip Tarlabaşı’na doğru koştum.

Yüksek Kaldırım’ın girişine geldiğimde ortalık cehennemden farksızdı. Yüzlerinde canice bir öfkenin belirdiği çapulcu kılıklı adamlar ellerinde kazmalarla, levyelerle, sopalarla dükkânların camlarını indiriyordu. Yokuşun başından sonuna kadar her adım evlerden sokağa dökülmüş yığınlarla doluydu. Evleri yağmalanan insanlar çaresizce yıllardır emek verdikleri dükkânlarının ve evlerinin yağmalanışını izliyordu. Hızlıca İstiklal’e çıktım. Orada durum  daha da beterdi. Kudurmuş gruplar İstiklal’i moloz yığınlarına çevirirken çocukların ağlamaları kadınların çığlıklarına karışıyordu. Hemen her apartman ateşe verilmişti. Yerlerde yanmış kiliselerden arta kalıp sokağa saçılan ikonalar ve azizlerin resimleri vardı. İstanbul, tıpkı Hacı Murat Efendi gibi o kocamış küheylan, bana o gece yıkılıyormuş gibi geliyordu. Sanki o geceden sonra her şey yok olacak ve geride sadece sokakları doldurmuş olan bu moloz yığınları kalacak sanıyordum. Fakat hayat o gece ve onu izleyen her geceden sonra devam etti.

 Soldan Tarlabaşı’na saptım. Semiha’nın evinin bulunduğu sokağa geldiğimde  iki katlı  evinin kapısının önünde üç adam vardı. Adamlardan biri yukarı çıktığında karşı apartmandan bir halata bağlanmış buzdolabını indiren iki adam iniyordu. İki adam hınçla buzdolabını yere serdi. “Semiha!” diye bağırdığımda dört adam birden bana döndü. İçlerinden en iri olanı dibime kadar gelip sinirle:

“Ne var ulan?” dedi.

“Yukarıda sevgilim, Semiha var,” dedim. “Ne olur ona zarar vermeyin, Rum da değildir  kendisi.”

“Bu saatten sonra Rum’u Türk’ü kalmadı bizim için,” dedi pis bir sırıtışla. Arkasındaki üç adam da güldü.

“Bırakın,” dedim adamı iterek, “Yukarı çıkacağım,”

“Önce bir arkadaşımızın işi var,” dedi adam, “Sonra belki sıra sana gelir.”

 Hayatımda hiç bu kadar sinirlenmemiştim. Bütün varlığımla adamı o an öldürmek istiyordum.Yerde duran sopalardan birini aldığımda o da davrandı ve ben daha hamle yapamadan dördü birden üzerime çullandı. Her şey bitmişti. Ardı sıra üzerime inen sopa darbeleri değil, yukarıda Semiha’ya bir şey olacağını hissetmem canımı daha çok yakıyordu. Ben zaten öleceğimi hissediyordum ama ona, Semiha’ma, bir şey olmamalıydı.

 Yüzüm gözüm kan içinde, kırılmadık kemiğimin kalmadığını sandığım bir anda yere yığılmışken adamların beni bıraktığını hissettim. Bir dakika sonra dördü de benimle beraber yerdeydi. Sert bir el beni tuttu, ayağa kaldırdı. Karşımda gördüğüm adamın bakışları hiç olmadığı kadar sertti. Babam, beni kurtarmıştı: Yanına aldığı on kadar adamıyla birlikte. İnler gibi, “Baba,” dedim yukarıyı göstererek, “Semiha,” İki adam onu kurtarıp aşağı indirdiğinde o geceye dair hatırladığım son şey Semiha’nın benden farkı olmayan yüzüydü.

******

 O geceden beri on dört yıl geçti. Eylül, unutuldu. Semiha, gitti. Hayat, devam etti.                   Geçen yıllar içinde anladım ki ben babamın ötekisiydim; Rumlarsa  bu ülkenin    ötekisiydi. Semiha ise bu iki ötekinin arasında ötekileşen bir bahtsızdı. Hiçbir günah  kendisiyle sınırlı kalmıyordu.

 “Esaslı kızmış, biz gelene kadar teslim etmemiş kendini,” dedi babam daha sonraları. Nereye gittiğini sorduğumda, “Bilmiyorum,” dedi. 1960’ın son mayıs gecelerinin birinde asker postallarının sesiyle uyandıktan sonra her şey baş döndürücü bir hızla değişmeye başladı. Birkaç ay sonra babam iflas etti; yıllarca dişiyle tırnağıyla biriktirdiği servetinin yok olmasına dayanamayıp aklını kaybetti. Annem de öldüğünde beni evlenmeye zorlayacak hiçbir güç kalmamıştı. Bu hengâmede evlenmek için kendimde ne istek ne de zaman bulabilmiştim.

Değişmeyen tek şey benim yine bunaldıkça İstiklal’de yürümelerim oldu. Bugün yine, iflas ettikten sonra elimizde kalan ve onunla geçimimizi kıt kanaat sağlayabildiğimiz son dükkândaki işlerden bunalıp İstiklal’e çıktım. Her şey unutulmuş gibiydi. On dört sene önce buranın cehenneme döndüğünü ben dâhil kimse hatırlamıyordu. Sokakta uzun saçlı, rengârenk kıyafetli hippielerin yanında ispanyol paçalı pantolonlarının üstüne klopalı ceketlerini, bluzlarını ya da püsküllü montlarını çekmiş kadınlar yürüyordu. 1968’in bu sıcak temmuz gününde herkes neşeli gibi görünüyordu bana. Bense, bitkisel hayata girmiş gibiydim ve işin kötüsü artık bunu fark etmiyordum bile: Alışmıştım.

 İnsanların neşesinden ve gürültüsünden bunalıp kendimi bir çay bahçesine attım. Elime bir gazete alıp okuyacağım sırada bir kız çocuğu geçti yanımdan. Tıpkı Semiha gibi kısa, bukleli kumral saçları vardı. Yüzü aynı oydu. Tüm dikkatimi verip gözlerimle onu takip ettim. Tek başına bir masaya oturdu. Yüzünü avuçlarının arasına alarak beklemeye başladı. Ona gülümsedim ve o da tıpkı 1954 baharında Semiha’nın bana gülümsediği gibi güldü. İçimi büyük bir mutluluk ardından da korkunç bir keder kapladı. On dört senedir görmemiştim Semiha’yı. İnsanların yaşamına devam edebilmek için bulduğu en güzel çaredir unutmuş gibi yapma oyununu oynamak. Ben bu oyunu on dört sene oynadım ve şimdi, geçmiş en beklemediğim anda en diri hâliyle karşımdaydı. Kızın yanına gitmek istedim. Tam o sırada dükkânın içinden Semiha geldi. Gülümsemesinin yanında beliren birkaç kırışıklıktan başka bir şeyi değişmemiş gibiydi. Hâlâ çok güzeldi Semiha. Benimse şakaklarım ve saçımın yanları kırlaşmış, hafif kamburum çıkmıştı. İçimi o ağır korku kapladığında kız Semiha’ya beni gösterdi. Bir an göz göze geldik. Ben onun yine bana gülümseyeceğini sandım. Fakat o,gözlerini hızla çevirip kızı aldı ve bahçeden çıktı.

Olduğum yerde kalakalmıştım. Orada kaç saat oturduğumu bilmiyorum ama eve gitmem gerektiğini hava kararmaya başladığında fark ettim. Ben ve babamdan başka kimsenin kalmadığı bu ıssız eve geldiğimde aklımda tek bir şey vardı: Korkakça yaşanmış bir hayata en azından cesurca veda edebilmek. Ama ne yazık, bunu da yapamadım ve elimde bütün bunları yazmaktan başka bir çare kalmadı. Şimdi tek göz odalı bir evde ben bu satırları yazarken karşı odadan babamın horultusunu duyuyorum. On dört yıl önce her şeyin belirlenmiş ve benim tek yapmam gerekenin sıralı günlerimi doldurmak olduğunu düşünürken ne de hata etmişim. O zamanlar her şeyi değiştirebilirmişim; oysa şuan çok geç. Sabah olmak üzere. Ben yine günlerimi doldurmaya, bir hayvandan farksız yaşamaya devam edeceğim. Bugün ve geçmişte yaşanılanları unutana dek.

Selman Sevtekin

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*