Saliha Malhun yazdı: “HUZUR ROMANINDA (YAHYA) KEMÂL TEMSÎLİ”

HUZUR ROMANINDA (YAHYA) KEMÂL TEMSÎLİ


Her kış okuduğum “Karamazov Kardeşler” nihâyet bitti. Koca romandan zihnimde kalan en keskin cümle bu defa Alyoşa’nın. Karamazov Kardeşler’in en küçüğü olan Alyoşa “ciddi bir kederim var” derken neden zamânın diğer yanından aktı ki ruhuma böylesine? Bu keder, “çöküntü” ve “içe dönüklük” değil hiç kuşkusuz. Bu; Mümtaz’da bulduğum o tatlı huzursuzluk ve ıstırabın ta kendisi!


Oysa ben oldum olası İhsan (Yahya Kemâl)’deki nikbinliğe hayranım. Çünkü o ruhuma “darlık” değil, “genişlik” (sonsuzluk) bahşediyor.
Bütün bir çocukluk ve tahsil hayâtı “târihten ve cemiyetten nefret etme” psikozunda geçmiş günümüz neslinin Yahya Kemâl’deki târih ve toplum sevgisini lâyıkıyla idrak edebilmesi mümkün müdür? Bencil ve şahsi bir dili bırakıp ortak dille yazmak, ölümden çok yaşamayı telkin etmek, hastalıktan çok sıhhati temsil etmenin kıymetini anlamak gelecek kuşaklara ınasîb olabilecek midir? Dileriz…


Sanıyorum bir san’atkârın “orjinalitesi” de buradan kaynaklanıyor. San’atkâr, çocukluğundan itibaren yaşadığı dîni tecrübe, şuuraltı, eğitim, aile, devrin siyâsî yapısı, içinde bulunduğu akımların yoğrulmasıyla vücûda geliyor. Eli kalem tutan herkesin Mehmet Kaplan’ın şiir ve hikâye tahlillerindeki metoddan yola çıkarak, okuduğu eserdeki ana unsura ulaşabilmesi, okuduğu metni ya da şiiri manâlândırırken yazarın yada şairin şahsi davranışı ile eseri arasındaki münasebeti görmesi ve böylece şairin şahsiyeti ile birlikte devrin ruhuna da nüfuz edebilmesi pek tabiî ki mümkündür.


Cumhuriyet devrinin yitik şairinin zamâna, mûsikiye ve aşka inancı giydirmesi muhal! Hidâyet edebiyâtının dindar kahramanlarının, felsefenin tanrı telâkkisini, dindar tiplemelerindeki psikolojik tahlilleri lâyıkıyla yapabilmesi pek mümkün değil. Üstelik bütün bunları kelâmi inanç açısından bir çerçeveye sokması da baştan sıkıntılı.
Ancak, orijinal bir edebî eserde Allah inancını biz her şeyden evvel, kahramanların karakterleriyle uyumundan, kâinata ve insana bakış açısından müşahede edebiliriz.


Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı, kendi küllerinden yeniden var olan bir simurg gibi, bütün varlığı, tabiatı, eşyâyı, târihi, kültürü, insanı ve Allah’ı birleştirmek isteyen bir hayat görüşünün anaforunda şekillenmiştir.
Bu hayat görüşünün şekillenmesinde en büyük amil hiç kuşkusuz ki İhsan (Yahya Kemal) ve ondaki “kemâl” temsilidir. Allah’ı kendi varlığıyla izah etmeyi en çarpcı şekliyle biz İhsan’dan duyuyoruz; “Varlık yalnız Allah’ın değil midir?” sualine karşılık İhsan’ın; “ “Elbette, ama biz de varız; bir de varız; belki biz var olduğumuz için o kuvvetle var!” sözlerini söyleyen birinin “masivayı fail kıldığını” iddia edebilir miyiz?
Zihnini yalnız varoluşçu felsefeye adamış günümüz şairinin sûfilerin zengin yorumlarından mahrum kalması gayet tabiîdir.


Ken’an Rifâî Hazretleri, kendisine ait şiiri başka dervişten dinledikten sonra bu hakikate parmak basmıştır; “Şiir bana ait, ancak senden dinlemekten ayrı bir zevk aldım. Allah da bir hadîsi Kudsîde; -Ben bir gizli hazine idim, bilinmeyi sevdim, bilinmek için halkı yarattım- buyuruyor ”
Mümtaz (Tanpınar), toplumu, târihi, medeniyeti ve kâinatın nizâmını “semme vechullah” hedefinde birleştirme fikrini elbette ki büyük ölçüde tesirinde kaldığı hocası İhsan, yani Yahya Kemâl’den almıştır.
Yahya Kemâl doğrudan dini konularda vaiz olmamış ve fakat din etrâfında şekillenen dîni temaları mûsikî, edebiyat, siyâset, mîmârî, resim, düşünce, mitoloji gibi konularda içkin bir şekilde yorumlamış, böylece gelecek nesillere de yüksek bir düşünce, târih ve kültür şuuru (hâfızası) mîras bırakmıştır.


Yahya Kemâl din anlayışını “İçimde dalgalı tekbiri en güzel dinin” mısraında en muhteşem hâliyle ifâde ve ilân etmiştir. Onun bu îmân, inanç ve ihlâsı ise en sahîh ve katıksız hâliyle muhterem ve mü’min bir annenin çocukluk terbiyesinden aldığı muhakkaktır.
Orta Asya içlerinden taşkın bir îmânla gelip ülkeler fetheden ve vahdâniyeti nezaket ve zarâfet âyini gibi câmilere, sebillere, kubbe ve kervansaraylara işleyen ve bu üslûpla yaşayıp, bu üslûpla göçen bu anaların ervâhına, doğurup, mayaladıkları şairlere rahmet; 
 Yâ-Sîn, üç İhlâs-ı Şerîf ve Fâtiha…


Saliha MALHUN

YanıtlaYönlendir

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*