Reyhan Yılmaz yazdı:”Helva” (öykü)

HELVA

Çorapsız ayaklarıma annemin kapının önündeki terliklerini geçiriverdim. “ kapıyı kapat “ dedim. “ kedi girmesin.” elimde çinko tepsi, karşí komşunun kapısını çaldım. Açtı, bana baktı, tepsiye baktı. “ ah yavrum , yaptın mı?” dedi. Sustum.

Üst kata çıktım kedi ayaklarıma dolandı. Neriman teyze’nin de kapısını çaldım. Elimdeki helva tabaklarına baktı. Koyu kırmızı ojeleri yer yer soyulan tırnaklarıma belki.. Soran gözlerine cevap verdim.

“ arkadaşımı kaybettim de… Ruhu için…”

….

Otobüsten indim. 

Saat kaç bilmiyorum. Peronlar nasıl kalabalık. Kimseyi duymuyorum. Nereye gideceğim bilmiyorum. Düşünmüyorum da… Otomatik kapıdan geçerken ilk defa “ açıl susam açıl” demedim… Çok sonradan hatırlayacağım bunu, henüz bilmiyorum. O an elimde bir eksiklik. Valizi otobüste unuttum. Topuklu çizmelerimle acele etmeye çalışarak muavinin yanına gidiyorum. 

Kimse karşılamadı beni. Kimse uğurlamadı. Kimse beklemiyor yanına gitmemi. 

Sırtımda bütün başkentin yer altı ve yer üstü ve gökyüzü kederi binmiş gibi hissediyorum. Evgeny grinko / jane maryam çalıyor içimde bir yerlerde.. Öyle olur hani. Film gibi.. Kendimize müzikler uydururuz anı yaşarken.

Ayaklarım Ankaray’a götürüyor beni. Bildiğim , en iyi bildiğim adrese doğru silik bir rota oluşturuyor kalbim.

Turuncu, sert koltuklarda kafamı cama yaslayıp rayların gürültüsüne veriyorum kendimi. Iki genç gitar çalıp türkü söylemeye başlıyor.

Erzurum çarşı pazar, içinde bir kız gezer…

Insan kederli olmayagörsün.. Kapı gıcırdasa ağlar.

Içimdeki henüz taze olan yara oluk oluk akmaya başlıyor raylara… Bacaklarımdan sızıyor ve bileklerimden.. Buz gibi … Yerimden kalkmak istiyorum. Üzerimden başkentin yer altı ve yer üstü ve gökyüzü yükünü valizimin yanına bırakıp o gençlerin yanına gitmek, bağırarak eşlik etmek… Yapmıyorum. Onlar da susuyor zaten. Dolaşan gitar kılıfına “ geçimlerini sağlamaları kira ödemeleri için “ cebimde kalan parayı bırakıyorum. Raylara o her gördüğü insana her duyduğu yalana inanan kadını.. Çocuğu… Dikimevi durağında iniyorum. Cemal gürsel caddesini gösteren okları takip et…

Nefes al, nefes ver. Bu kadar.

Durma, sakın durma. 

Kendi cesedimi sokak sokak gezdirdiğim şehirlerden yalnızca biri oysa Ankara. Bu sokağa daha evel de geldim bambaşka bir halde. Köşeyi dönünce kendimle karşılaşacak gibi hissediyorum. Binanın cam kapısını çalıp güvenliğe el sallıyorum. 

“ ben leyla’ya geldim.”

……

Ölüm iyiliği der eskiler. 

Hasta insan ölümüne yakın birden neşelenir, toparlanırmış. Günlerdir yemek yiyemese bile iştahı açılır, olmadık şeyler canı çekermiş. Güler söyler hatta doğrulup yürürmüş bile…

O gece o cam kapılı binada leyla’yla konuşurken nasıl güçlüyüm. Çalan telefonlarla nasıl sakin sakin konuşuyorum. Nasıl büyük kararlarım var. Nasıl affetmez bir kalbim. Nasıl buz… Anılar nasıl gereksiz,,, galerideki duvarlardaki resimleri nasıl saçma ve fuzuli… Birine bu kadar değer vermek nasıl amansız bir hata ve ben nasıl güçlüyüm baksanıza…

O hafta doğru düzgün yemek yemeyen, teneffüslerde kalorifere yapışıp zorla açma tırtıklayan kadın durup dururken kebap falan mı yesek diyor. Açım . Düşündüğüm sadece bu. Karnımı doyursam diyorum. Bir de çay içsem. Kaç gündür içmedim acaba ? Biraz sonra yemeğim geliyor. Her paketi özenle açıp yerleştiriyorum masaya. Bu kadar işte. Değer mi kendini üzmeye aç kalmaya… Bu kadar.

Kimbilir hangi yaşım terasta sigara içiyor akıp giden trafiğe bakarak. Oracıkta yemeğimi bırakıp yanına çıkmak istiyorum. 

Kimbilir hangi yaşım camdan yansımasına bakıyor. Gözleri donuk. Ne düşünüyor merak ediyorum.

Önümdeki yemekleri kaşıklarken bir yandan da leyla’yı dinliyorum gülerek. Sonra elerim titremeye başlıyor. Bir yudum daha… Elerim titriyor ama hadi kızım bir lokma daha…

“ben artık uyuyabilir miyim?” diyorum.

Ölüm iyiliğim bu kadar sürüyor.

………….

Turuncu sert koltuklarda huzursuzca kıpırdanıyorum. Rayların gürültüsü kulaklarımda. Karşımda oturuyor. Benim yaşlarımda. Ben hangi yaştayım peki? Herkese kolayca inandığım yaşta mı? Bir akşam okuldan yurda dönüp bir avuç hapı teker teker sakin sakin yuttuğum ve uyuduğum yaşta mı ? Küvezin önünde serumlar ve iğnelerle delik deşik olan minicik bedenine baktığım yaşta mı? Bir ikindi, otel odasının denize bakan kocaman pervazında, sırtım ona dönük, Tanrı’ya şükrettiğim yaşta mı?

Kimbilir hangi yaşım , metronun camında akıp giden görüntüde karşısında oturan adamla göz göze geliyor. Tanımıyorum. Sadece günlerce gitmek istiyorum bu şekilde. Ellerim titriyor yine. Son durakta sarsılarak duruyor vagonlar. Yürüyen merdivene doğru zamanda adım atmayı büyümek sanan yanım telaşla otobüsüne yetişmek için koluma çarpıyor. 

Yanımdaki kadın sohbet etmek için çabalıyor. Muavin minik kurabiyelerden vermek için. Bir kızcağız kendini anlatmak için çabalıyor elefonda, bir anne çocuğunu susturmak için. Ben sadece düşünmemek için çabalıyorum. Bulduğum bütün kederli ve “duruma uygun” şarkıları tek tek ve defalarca dinliyorum.

Acını bitir. Öyle in bu arabadan .

Mola yerlerinde elinde yarım sigarası, titreyen halimi görüyorum. Kimbilir kaç yaşım ve kimbilir neden bu kadar mutsuz. gidip elindeki sigarayı içmek istiyorum. Bir sene geçmiş mi sahiden bırakalı?

Dolup taşan küllüklerden kurtulalı?

Ellerim titriyor. Hadi kızım dayan.

Muavinin sesiyle otobüse geri biniyorum.

Yol boyu küçük defteri çıakrıp çıkarıp okuyorum. Sonra boya kalemlerini çıkarıp bir kuş çiziyorum bahar dallarına tüneyen. Yazar arkamdan sesleniyor:

Dal kırılsa ne fark eder kuş için? Gökyüzü var olduktan sonra…

Dallarım kırıldı benim. Kökünden söküldü sonra yandı kül oldu ağaçlarım. Içine fidan diktiğim ev kurduğum ormanım talan.. Gökyüzü benim oysa..

Bak,

Uçuyorum işte… Kanadımdaki izini siliyor yavaş yavaş rüzgar. 

Hoşça kal.

….

Taksi apartmanın önünde durdu. Inerken kapıyı açtı adam. Valizimi uzatırken gülümsedi. Hayatın akan hengamesinde ben böyle küçük küçük detayları tutup tutup zihnimin duvarlarına gerdiğim iplere asıyorum. Kapıyı çalarken ellerim titriyor. Dik dur kızım.

Kapıyı açtı, kısacık boyu daha da ufalmış… 

Güleyim diye yalandan abartılı bir coşku.. “kız sen liseden mi geldin üniversiteden mi geldin , bu ne güzellik…”

Bu ne güzellik… Vitrinlere yansıyan yüzüme bakıyorum. Artık kendimi yabancı bir senaryoya sonradan uyarlanmış eğreti karakter gibi hissetmiyordum . 

Gülümsüyordum gördüğüm kadına. Saçlarına, kaşlarına, gözlerine, ağzına uzun uzun bakıp… Artık giydiklerim kostüm gibi gelmiyordu. 

Hayatım kurguymuş, eyvah. 

….

“olması gereken oldu.”

Bunu bilmek kadar insanı rahatlatan ve bunu bilmek kadar insanı tüketen başka bir gerçek yok. Olması gereken oldu. Iyi de oldu. Zaten belliydi zaten şöyleydi zaten böyleydi. Bak sen şimdi gör beni…

Ellerim titriyor ruju sürerken, dur kızım.

Saçlarımı parmaklarımla havaladırıp sağa sola yatırıyorum. Hangisi daha güzel olacak.

Saatler içinde bir sürü kadınla beaber daha evvel hiç gelmediğim bir salondayım. Akışa bırakmak iyi gelir, biliyorum. Nasıl eğleniyorum, nasıl. Nasıl kahkaha atıp, nasıl durup durup “eee sen nasılsın falan hanımcığım” diyorum. Nezihat’ları nezoş, yadigar ‘ları yadoş yapa yapa nasıl neşeyle konuşuyorum. 

Ah tabii ki tanıyamazsın şekerim, diyorum.

Yirmi kilo verdim.

Isim arıyoruz komşunun hamile kızının bebeğine. Benim aklıma minta geliyor. Çok çok eskiden okuyup pek sevdiğim bir roman ismi. Minta…

Kızım olsaydı adını Minta koyardım diyorum. Içimden. Içimden diyorum, içimden susuyorum sonra da. 

“bir çay daha alabilir miyim? Büyük fincanda ve limonlu lütfen”

Imzam gibi bu cümlem. Merak ediyorum birgün tesadüfen kafenin birinde, masanın birinden bir ses yükseldiğinde, çayına limon istediğinde hani, özler mi aniden ?

Halının desenine dalıyor gözüm. Ne hüzün ne keder ne daha fena şeyler. Ben o an kendimi ona hatırlatan yabancı bir kadınım meçhul bir kafe masasında. Çayımın limonu sapsarı, fincan beyaz. Rujumun izi kalıyor dudaklarımın değdiği yerde. Içten içe seviniyorum adamın limonlu çaya hüzünlenişine….

Ayşe ablanın sesiyle kendime geliyorum.

“yoo dalmışım abla, iyiyim.”

Yerimden kalkıp banyoya gidiyorum.

Aynadaki görümtüm hala çok güzel. Oysa bozulsun diye bekliyorum bir şeyler. Insanın içi böyle değişirken başkalaşırken.. Çürürken yahut yenilenirken, değişsin istiyorum. Aynı.

Duvarın dibine çöküyor kimbilir hangi yaşım. Bu yoksunluk krizlerini iyi biliyorum. Annem ilacımı saklamış. Ben banyoda duvarın dibine oturmuş kollarımı dizlerime sarmış ağlıyorum. Bu hangi yaşım? 20? 

Ellerimi yıkıyorum. Nasıl güzel parlıyor ojelerim. Kıpkırmızı kanıyor parmakalrımın ucunda. Çokça seneler evvel, milas bodrum yolunun karşısında bir büfe satardı sadece okuduğum dergileri. Hafta sonu koşa koşa gider alırdım. Salsa… Ismi bile aklımda. Asl alamayacağımız kıyafetleri giyen manken yeni yetme genç kızları, asla yapamayacağımız makyaj tüyolarını okuduğumuz şu an hepimize fevkalade saçma gelen o dergilerden biri işte. O hafta kırmızı oje hediye etmiş okurlarına. Eve gelip sürmüş sonra babam kızar diye mi bilmem çıkarmak istemiştim.

Ojenın neyle çıkacağını bilmeyen , büyümek isteyen ama sütyen takmaya bile gelişimi yetmeyen, grubun en kısa en sıska en kabarık saçlı en kalın kaşlı kız çocuğu, o gün tırnaklarından makasla kazıyarak çıkarmıştı ojelerini.

Köpüklediğim ellerimi suyun altında kimbilir ne kadar tutuyorum. Kimbilir hangi yaşım elinde salsa dergisi, yanımda fayanslı duvara yaslanmış hayran hayran ellerime bakıyor. Kurulayıp çıkıyorum.

“yine gelin” diyor ev sahibi.

Ben masada görüp talihe sitem ettiğim minik biberli ekmekleri unutmaya çalışarak “muhakkak” diyorum.

Kaç sene önceydi bilmiyorum. 

Leyla anlatmıştı. ” sevdiğim adamın başka biriyle evlendiğini duydum “dedi. “o sabah kalktım, yatakta gözlerimi açtım. Önce ellerimi kımıldattım, ellerime baktım. Ölmemiştim. Kalktım, mahalledeki aşevine gittim. Bütün paramı verdim, on sene öncenin parası 60 lira. Dedim ki arkadaşım öldü, ruhuna helva kavurun. Elimde tepsi bütün mahalleye dağıttım. Bir güzel olmuştu, bir lezzetiydi. “

Ne yapmam gerektiğini biliyordum.

Bazı hikayeler helvası yenilmeden bitmiyordu, anladım.

2 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*