Reyhan Yılmaz yazdı: “Petrus’la Çocuk Olmak”

PETRUS’LA ÇOCUK OLMAK

Elindeki çakıyla yerden bulduğu küçük ağaç parçasını yontuyordu. Bana öyle gelirdi ki Petrus’un elinin değdiği her şey değişip güzelleşir. Ben dalın kenarından kıyısından sıçrayan kıymıkları izlerken kedi ayaklarıma dolanıyor, neden kucağına almıyorsun der gibi mırlıyordu.

Onu kucağıma alıp Petrus’u izlemeye devam ettim. 

“Bir keresinde Umut diye bir çocukluk arkadaşım vardı. Durumları iyi değildi… Babasının bir büfesi vardı sebze-meyve bir de bisküvi falan satardı Şakir Amca. Akşama kadar ayakkabı boyadık beraber. O getiriyordu ben boyuyordum. Doğunun insanı fakir olsa da gözü gönlü toktu. Kazancının yarısını bana vermeye kalkıştı. Bugünün emeği senin helalindir ben aracıyım demiştim. 

O da karşılık olarak karpuz geldiğinde indirdiğimi görüp yardıma koşmuştu, nerden aklıma geldiyse artık.”

Petrus’un elindeki ağaç parçası usul usul bir kayığa dönüştü ve ben ona atlayıp kendi çocukluğuma gittim.

Erzurum’da Aziziye Tabyalarının altında toprak damlı yahut kırmızı kiremit çatılı küçük evleri, at arabaları, tablacıları, harabeleriyle bir çocuk için hayli eğlenceli sayılabilecek bir mahallede doğmuştum. Sonraları da her yaz gittiğimiz için; çocukluk ve oyun deyince aklıma hep harabe duvarlarından korka korka kopardığımız kireç parçalarıyla sokaklarına resim yaptığımız o mahalle gelir.

Ananem Zehra, gençliğinde nasıl tanıtmış kendini bilmem; teyzelerim ben çocukken mahallede biriyle kavga edeceği zaman “ Gızım gızım ben Kürt Zehra’nın gızıyam .” diye kafa tutardı.

Kürt Zehra ahir ömründe de etrafındaki bir sürü torun, her biri başka yere gelin gitmiş yedi kız, komşusu ahretliği Şükriye Eze’yle beraber halinden memnun görünüyordu. Dedem Hacı Bahri Efendi henüz rahmetli olmamıştı. Parkinsonun titrettiği küçük adımlarla vakit namazları için bastonuna dayanarak camiiye gider, şimdilerde benim sandığımda bir tutam saç örgüsü ile bir şairin ilk mektubundan oluşan arkadaşlarına türlü çeşit hikayeler anlatan bakır cezvesiyle kahve pişirirdi. 

Bahçenin taş duvarına yaptığı taraçalarda rengarenk çiçekler olurdu. “ Nejla’nın çiçekleri” deyip bizi yaklaştırmadığı bu güzelliklerin o camiye gider gitmez taç yaprakları tek tek tırnaklarımıza yapışıp oje olurdu. Hangisi ezilince boya veriyor diye tecrübe edip ruj, far yaptığımız da vakiydi. Dede bastonundan kaçmak diye bir oyun vardı, günler ne güzeldi, yazlar ne uzundu…

Sokaktan sık sık at arabaları geçerdi. Mahallenin çocukları bu hızla giden arabaların arkasına tutunur sonra sokağın sonuna doğru geri yere atlarlardı. Bu tehlikeli ve arabacının küfürleriyle taçlanan oyun bana hep fazlaca korkutucu gelmiştir. Ben kara kuru, safça bir çocuktum. Bir şehir efsanesi şeklinde her aile toplantısında yâd edilen meşhur bir anımız vardı ki hala anlatıp güler büyükler. 

 Beş altı yaşlarındayken, teyzemin benden bir yaş küçük kızıyla sokakta oturuyormuşuz. İkimizin de kollarında hangi akla hizmetse altın bilezikler. Demek ki dünya pek de fena bir yer değilmiş o vakitler. Komşu Negıme Teyze yanımıza gelip “ Kızlar düğüne gideceğim bileziklerinizi verin de takayım.” Demiş. Teyze kızı kızıp “vermem” demiş annesine gitmiş. Ben de “ Koluna da olmaz ama al Negıme Teyze “ demişim. Kadıncağız elimden tutup beni anneme getirmiş. 

“Bu pek saf kızım, takmayın buna bilezik falan.” Demiş.

Acaba sahip çıkmayı bilmediğim için mi mutluluk da nasip olmamıştı onca zaman…

Reyhan Yılmaz

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*