Reyhan Yılmaz yazdı: “Allah’la Konuşabilmek “

Aklımın erdiği günden beri, hatırladığım ilk sahurlardan, ilk iftarlardan, ilk kandillerden, seccadenin ıslandığı ilk yıllardan beri; hiç bağışlanmak , cennete gitmek, cehennemden korunmak için dua ettiğimi bilmem. Çocuk kalbin hangi eksikliğidir, hangi niyetidir bilmem; ben hep ‘ Allah’ım beni çok sev .’ diye dua ederdim. Kim sevse inanmazdı kalbim. Kim sarsa kanmaz. Gün bu gün olmuş, hâlâ baş etmekte en çok zorlandığım şey Allah’ın soyut mevcudiyeti. ‘ Beni bir yaratan var.’ Fikri genç zihinlerde filizlenmeye başlar başlamaz , bende de benzer soru(n)lar vuku bulmuştu.

‘ Peki nerede?’

Evet, bir iğne ustasız, bir tablo ressamsız olmazdı. Muhakkak bir soba da kendini yaratanı tahayyül etse aklına odun ve kömürle beslenen , bacası olan dumanı tüten bir şey aklına gelirdi. Fakat bu gerçeklerin hiçbiri , KYK yurt odalarında, bozkırın  ıssız köylerindeki öğretmen lojmanlarında, hastane odalarında, ilk defa geldiğim bir şehrin kalabalık sokaklarında beni avutmaya yetmezdi. Neden Onu göremiyordum? Bana şah damarımdan yakınken neden sesini duyamıyor neden soru sorduğumda cevap alamıyordum?

Zamanla aramızdaki samimiyeti ilerletince ( Sizin Onu sevmeniz, Onun sizi sevmesindendir, bilmez misiniz? ) sorularım sitem halini almaya başladı.

‘ Allah’ım neden ellerin yok? Tutsan elimden de gitsek buradan.’

‘ Allah’ım neden mutsuzken sarılamıyorum sana?’

‘ Allah’ım çok hastayım keşke alnıma elini koyup sen baksan ateşime..’

Sorular beni ne çok yorar, kendimi ne çok yalnız hissettirdi. Allah’ı çok seviyordum. Varlığı bana huzur veriyordu. Ondan tek isteğim de beni sevmesi ve yanımda olmasıydı. Bu kadar.

Yıllar sonra, tam da sesimin tamamen kısılıp kendimi büsbütün kimsesiz hissettiğim bir anda, masanın üzerinde duran kitabı elime aldım. Ne çıkarsa bahtıma deyip bir sayfa açtım. Karşımda yirmi üçüncü deva başlıklı bir mektup vardı.

‘Ey kimsesiz, garib, bîçare hasta! Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalpleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celbederse; acaba Kur’an’ın bütün surelerinin başlarında kendini Rahmanu’r-Rahîm sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem’a-i şefkatiyle umum yavrulara karşı umum valideleri, o hârika şefkatiyle terbiye ettiren ve her baharda bir cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü nimetlerle dolduran ve ebedî bir hayattaki cennet, bütün mehasiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin Hâlık-ı Rahîm’ine iman ile intisabın ve onu tanıyıp hastalığın lisan-ı acziyle niyazın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın, her şeye bedel onun nazar-ı rahmetini sana celbeder. Madem o var, sana bakar, sana her şey var.

Asıl gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki iman ve teslimiyetle ona intisap etmesin veya intisabına ehemmiyet vermesin.’ *

Kitap elimde ne kadar ağladım bilmem. Her ağlamak kederden değildir, bilirsiniz. Sonra neden elin yok neden kolun yok neden omzuna başımı yaslayamıyorum, neden sarılıp ağlayamıyorum demeyi bıraktım. Anladım  ki bana bir tabak yemek getiren komşu da Allah’ın elidir. O an arayıp hatrımı soran arkadaş, Onun sesidir. Pervaza tüneyip öylece duran kuş, her şey gini bu elemin de geçici olduğunu hatırlatan yaprak döken ağaç… Reçetemi yazan doktor… gelip eteğime sürünüveren kedi…

‘ Oku’mayı bildiğimizde, duymayı, görmeyi bildiğimizde Allah’la konuşmak ne kolaydı….

Şimdi yine aynı duayı ediyorum her kandil, her iftar, akıp giden günü bir lahza durdurup başımı omzuna yaslamak, dizine yatmak istediğim her an…

‘ Allah’ım beni çok sev.’

Sonra da ekliyorum:

‘ Görmeyi, okumayı, duymayı nasip et….’

Dilerim Allah sizi de çok sevsin. Öyle çok sevsin ki, hiçbir sevilmeyiş eksik bırakamasın. Hiçbir firak yakamasın, hiçbir yokluk yarım bırakamasın. Gerisi , isteyene nasip olsun diyelim Yunus misali:

‘Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri

İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni…’

Reyhan YILMAZ

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*