Reşit Güngör Kalkan yazdı: “Kâfir Yunan Bayrak Asmış Camilere, Her Yere”

“Kâfir Yunan Bayrak Asmış

Camilere, Her Yere”

Reşit Güngör KALKAN

r.g.kalkan27@gmail.com

Meşhur mısralar kâşifi bendeniz, bir vakit Arzu ile Kamber aşkına mahsus nihavend bir çengi ismi aramakta idim. Niyetim, bozulan aşk ile hain kardeş arasında duran terazimize bir ayar çekivermek idi. Muhasebe kayıtlarını hadiseler karşısında Büyük Doğu’da peyderpey neşreden üstad Necip Fazıl, ‘Başımıza Kulak İstiyoruz’ kapağının ardından soluğu Toptaşı mahpusunun beton zemininde aldığı fasıllarda hainlik böylesi kurtlu kazanlarda kaynıyor değildi henüz. Hem o nihavend çengi ismi de neylersin ki çingene obasında boy boylamamış soy soylamamış idi. Ne var ki makbul bir tanım olarak edebiyatın şiirde hasını yoğuran Türk için mezkûr kurtlu kazanlar en güllüsünden bel suyundan sakıt olasıcalar tarafından İttihat ve Terakki goygoycularına gıpta nazarıyla bakmamıza yetmiş de artmış idi bir vakitler.

Vaktaki Oğuz Atay biraderimiz ziyadesiyle meşhur, Tutunamayanlar katında Olric nam sürek avcısının kulağını bükü büküvermiştir roman boyunca. Kadı efendiler, sayın yargıçlar, muhterem hakimimlerden çok önce ‘sol’un makus talihine dair tezvirat Kemal Tahir’den beri ıkına sıkına kutsal bir kelimede düğümlenip kalmış ise bizim ne kabahatimiz ola ki? Zira adına ‘halk’ dedikleri varlık, bu kerkenezlerin değirmenine su taşımış mıydı acep? Kırk katır ve kırk satır arasında medcezir dokuyan ruhumla itiraf etmeliyim ki, efendim  hayır, şimdi edebiyat komiserliğine merak salmış, turpun büyüğünü kodamanlara saklamış değilim. Hem değil mi ki bir zamanlar ‘Denemeci geldi hanıııım!’ diye caka sattığımı unutmuş da değilim.

Sattığım cakanın alıcısı oldu mu bilmem lakin hastalıklı bir edebiyatın az uzağında epey bir zaman başımı salaş ufuklara uzattıysam şayet, bilinsin ki azmettiren nümayiş, daha zinde kelimeyle terör azmanıdır. Zira adına ‘sol’ denilen küffar takımından edebiyat temaşasına rütbe tazeleyenler için halk, uçkuru bitli ara formdur nasıl olsa. Bunun için linç edilen Kemal Tahir, ‘tabii, İsmet kim ki’ zamanlarında boşuna döş çürütmemiş idi Nazım biraderiyle koyun koyuna Bursa kal’asında. Ne ki o vakitlerin deli oğlanı akıllanmış, enikonu Cumhuriyetle dımdızlak da olsa rejimin ağa babalarına hasım kesilmiş idi. İşte bunu anlamadı, daha doğrusu anlayamadı it takımı ve şürekâsı. Sol, bir intikam ve yıkım koleksiyoncusu olarak halkın edebiyattan ne anladığını, edebiyatta ne aradığını bulamadı bir türlü. Bulduğunu sandığı şey ise kocaman bir hiçlikten başka bir şey değildi. Bu cevheri ben yumurtlamış değilim. Hem partizanlığın halk düşmanlığına göç ettiği zamanlarda sol için edebiyat da sarhoş masalarında rus salatası olarak adi bir mezeden başka bir şey değildi. Salatanın rusu dahi evvelemirde bizim eski tüfenkleri coşturmaya yetiyorken kim okuyacaktı Mesnevi’yi, Gülistan’ı, Bostan’ı, Divan-ı Kebir’i, dahası modern zamanlardan Mehmet Akif’i, Necip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u… ilh.

Kudret yetirip alikıranbaşkesen metaforuyla edebiyatın halk nazarında fotoğrafını çeken hümanizm sevdalıları, ‘on üç yıl mahpusta derman kalır mı’ mısraını terennüm ederlerken köksüz bir millet olduklarını, daha doğrusu Cumhuriyet ile taydaş olduklarını bayrak edinmişler idi. Menderes’in affına mazhar olduktan sonra soluğu Rusya’da almış on üç yıl hapiste derman kalmayan şair, ne gam!.. Lakin durun, altmış sekiz dalgasının dünyayı kasıp kavurduğu yıllar boyunca nedense bizim soldan çarklı ediplerimiz bin dokuz yüz otuz model Bizim Köy’ün muharriri Mahmut Makal efendinin kuyruğunu bırakmaya da pek meyletmediler. Olur a, o yıllarda değil miydi Hasan Ali Yücel’in klasiklerine kaşık sallayanlar? Klasikler eyvallah, nihayetinde insanı kemal haliyle ruhundan yakalayanlar elbette mevcut. Nedir, anarşizmi boylu boyunca kutsayıp Kemalizm bayrağı altında Bolşevik ihtilaline methiyeler dizilirken Gerillanın El Kitabı’nı camekânlarda sergilemek de gudubetten sayılmalı idi. Eh, Darağacından Notlar’ın muharriri Julies Fucik, dahası Che Guevara desen zaten bizim oğlan!

Solun anarşizme gerdan kırıp işveleşmesi nikâh akdinin olmazsa olmazı elbette. Zaten İsmet Özel’in ‘kazandım nefretini fahişelerin / lanet ediyor bana bakireler de’ mısraında tastamam anlamına kavuşan ihtida, solun yeni yetmelerini bu yüzden çıldırtmış idi. Fahişeler üzerinden pazarlanan edebiyatın, bakireleri nasıl da piyasaya sürdükleri malumumuz. Yazıda hayat bulan, daha doğrusu yazının yüklediği dinç duygularla şizofren halden kurtulanları tanımaktan elbette memnunluk duyarız. Değil mi ki modern zamanların, eh postmodernizm modasının bir çeşit buluş olduğunu, yazıda boy boy tefrikalar halinde roman, öykü, şiir dokuduğunu bilmekteyiz nitekim.

Nasip sahipleri, yani yetmişlerin sonlarını ve dahi seksenleri hatmedenler hatırlayacaklardır ki kültür üzerinde hegemonyasını kurmuş olanlar, yerli ve millî olan ne varsa hasım kesilmişler idi. Bu cümleden hareketle sadece edebiyata indirgenmeyecek olan ne varsa, tiyatro, sinema, resim, müzik, hâsılı bir yok sayma, hırtlık yaratma telaşesinde idi malum misyonun cengâverleri. O netameli zamanların içinde halk, mutlu mesut yaşıyor değildi elbet. Örgütlü bir propagandanın, illegal fraksiyonların, partizanca saldırıların arasında ‘bir gün fazla yaşamak’ adına susuyordu.

Nihayetinde faşizmi edebiyat katında diriltenler, sözde ‘iyi, doğru, güzel’ adına hazırladıkları hapları ardı ardına yutturuyorlardı halka. Halk için ve halk adına yapılıyordu her şey. Romanlar sayfalar boyunca halk için akıp gidiyordu. Öykülerde ezilenlerin psikolojisi, çaresizlikleri, yalnızlıkları üzerine güzellemeler, konserler, filmler hep halkla ‘emeğin zaferi’ için kucaklaşıyordu. Peki buncağız inci mercan saçılırken ortalığa sahi millet neredeydi? Gediklisi bilir ya, solun ‘baskın basanındır’ vecizesi eşliğinde, milletin sinesinde beklettiği sabır, seksenlerin sonlarına doğru çatlayıverdi. Çünkü millet, edebiyatın toplumsal gerçekçilik sosuyla sunulan sınıf çelişkisini sis dağıldıktan sonra anlamaya başlamış idi. Silah, malum edebiyatın kutsadığı başat nesne olarak hep halka doğrultulmuştu. Hep halk kanıyordu sayfalar boyunca. Köylü, işçi, emekçi, üreten halk hep kanıyordu da bir türlü kana doymayan sol kalemler, milleti unuttuklarının dahi farkına varmıyorlar idi. Çünkü seçimmiş, milletmiş bütün bunlar ıvır zıvır şeylerdi. Donuna uçkur bulamayan halk mı tekeline alacaktı şimdi rejimi?

Derdimiz o da değil; halk, rejimin muhalifi olmak bir tarafa, derisine gün be gün zorla tıkılan kıymığın çatlatırcasına acıtan ruh sarhoşluğu içinde her bir kesime diş biliyor, edebiyatı vaka-i adiyeden sayıyordu hepten. Niyesi şu ki, cânım Osmanlı mevsimi yıllar var ki kanar dururdu da sinelerde naçarlık denilen illetin çaresi büsbütün kayıptı. Hem, “Kâfir Yunan bayrak asmış camilere, her yere” dedikten sonra edebiyatın lafı mı olurdu ondan kelli.

Kâfir, Yunan da olsa, Rus da olsa, Türk’ün evini ateşe vermek niyetiyle orduya, üniversitelere, medyaya rejim zerzevatçılığı yapanların edebiyat adına kestikleri ahkâm, hükümsüz ve dahi halk nazarında sakıttır. Bu yüzdendir ki kâfir Yunan’ın bayrak astığı camiler, eşraftan gayrısının dikkatini celbedebilmiş değil; bu yüzdendir ki, içimizdeki yara hâlâ kabuk bağlamaz!    

            Keşfettiğim meşhur mısralar ise yüzyıllardır halkın gönlünde vesselam!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*