Özgür Günsay yazdı: ” ELBET GELECEK “

Dünya malumunuzdur ki bilindiği üzere her geçen gün daha da kötüleşiyor. Daha da bir çirkefleşiyor. Tek çirkefleşen dünya olsa ne âlâ ama insanlar… Dünya’nın daha da kötüleştiği bir günde eskilerin eskisinden kalma bir âlim cennetten kendisine yedi tane güzel at seçip iki günlük Dünya’ya gelirler. İlk indikleri yer kutsal topraklar olan Mekke olmuştur. Kâinatın efendisi olan Hazreti Peygamberimizi ziyaret edip daha sonra Kâbe’de hacıların arasına girerek tavaf etmeye durmuşlar. Alim ön taraflara doğru yol bulup gelmiş ve Kâbe’ye ellerini sürmüş. Birkaç turu ellerini duvara sürerek tamamlayan âlim daha sonra etrafa bakındığında insanların elinde olan telefonu bilmediğinden olsa gerek eline etraftan beyaz bir taş alıp onlar gibi taşa bakarak tavafı tamamlamış ve yanından hiç ayırmamış o taşı. Tavafı bittiğinden mütevellit kapı önüne geldiğinde atlardan birisi elindeki taşı ne yapacağını sormuş. Âlim ise içeride tavaf yapan insanların elinde tuhaf bir taşın olduğunu ve ona bakarak tavaf ettiklerini söylemiş. Atlar gülüşmüşler. Daha sonra içlerinden birisi ellerindeki o şeyin taş değil telefon olduğunu, telefonun ne işe yaradığını anlatmış. Âlim elindeki taşa bakıp, çekindikleri resim öbür dünyada işlerine yarar. Yarar inşallah. Bu kadar resmi çekindiklerine göre şüpheleri var demek ki…” Atlar bu espriye de bir hayli güldüler.

Yürümüşler atlar ve âlim. Kudüs’e gelmişler. Gelirken şahit oldukları yıkık harabe evlere anlam verememişler. Âlim, atlara gidip bu kadar harabenin nedenini araştırmalarını istemiş. Çok sürmeden hayvan arkadaşlarından bilgi alan atlar toplanmışlar. Dönen atların ağzından farklı farklı sebepler çıkıyordu. Âlim bir anlam verememiş. İş başa düştü diyen âlim yolda ilk rastladığı çocuğu durdurup sormuş.

-Evlat! Bir bakar mısın?

-Buyur amca.

-Şehri dolaşır dururuz sabahtan bu yana ama sağlam bir ev görebilmiş değiliz henüz. Nedir bu yıkıntı, taş yığını sebebi nedir?

-İnsanlık amca. Bu taş yığınının sebebi insanlığın yıktığı insanlık. Güçlü olan Amerika’nın insafsızlığı

Âlim şaşırmıştı ama atların bazısı gülüyor diğerleri ise gülenleri azarlıyordu. Âlim atlara talimat verdi ve ilk durakları Amerika olmuştu. Hep birlikte Amerika’ya doğru yola koyuldular. Mısır üzerinden geçen âlim ve atları yine şaşa kalmışlardı. Âlim iç geçirerek sordu sorusunu.

-Burası da mı Müslüman ülkesi?

-Evet, efendim.

-Burada da yıkıntı var ama ekstra kırgınlık ve insanların yüzündeki bu üzüntü de neyin nesi?

-Herkesin ayrı bir dert var efendim. Kimisi malını azımsıyor, kimisi evlat acısı, kimisi attığı kazık, kimisi yediği kazık…

-Tamam, tamam. Daha fazla devam etme.

Âlim bir an önce Amerika’ya ulaşmak için deh diyerek bağırmaya başladı. Atlar daha da bir hızlanıp yedikleri kırbaç ile epey bir hızlanmışlardır.

Çok geçmeden Amerika’ya ulaşan âlim atın üzerinde iken etrafı epey bir garipsemişti. Şehre gelen âlim birkaç adam tarafından aniden durdurulmuştu. Durduran adamların arası bir an olsun açıldı ve içlerinden seçkin birisinin geldiğini anlamıştı âlim.

-Kaça satıyorsun bu güzel atları ihtiyar?

-Onlar satılık değil.

-Peki, ne diye gezdirirsin ya bu güzel atları peşinden?

-Bir gezeyim de sahiplerini bulayım diye gezeriz.

-Sahipli yani.

-Kim oldukları daha kesin değil.

-Birisi benim olsun

-Karşılığında ne vereceksin ki; bu atlar öyle galeyanı şeylere gelmez.

-Şu son model arabam ile takas edelim o halde

-Bu öbür dünyada ne senin işine yarar ne de Rabbimizin.

-Para vereyim o halde

-Bu atlara dünyalık şeyler değil de kendini vermen lazım. İbadetlere kendini veresin ki atlardan birisi senin olsun.

Sinirlenmişti seçkin kişi ve onun sinirlendiğini gören diğerleri de sinirlenmişti. Âlim aralarından müsaade istedi ve yola koyuldu. Âlim atlar için etrafta ot arıyordu ama geçtikleri ot içinde bir tutam ot bulamamışlardı. Sıkmıştı bu şehir ve insanlar elindeki o telefon denilen illet yüzünden âlimin farkına bile varamamıştı. Bir an önce ayrılmak istedi âlim bu ülkeden. Şehrin altına üstüne getiren atlar ve âlim kayda değer hiçbir şey bulamamışlardı. Ne bu atlara bir sahip ne de atlara bir tutam ot. Mescit yazılı bir eve giren âlim atları bahçeye bağlamıştı. İçeride namaz kılanları gören âlim bir an olsun sevindi. İçerde namazını eda etti ve pek fazla yaşlı sayılmayan bir ihtiyar ile sohbet etmeye çalıştı.

-Selam aleyküm

-Ve aleyküm selam hemşehrim.

Hemşehrim kelimesine gülmüştü âlim. Hemşehrim. Doğru ya herkes birbirini Kal-u Beladan tanıyordu ve herkes de oralıydı ya. Yaşlı adam kafası dışarı bakar bir şekilde:

-Hayrola bu atlar ile nerden gelir nere gidersin?

-Yoldan gelir yola giderim. Bu atların sahibini ararım. Atların sahibi de huzur arar tabi.

-Huzur ve bakıcı ararsan atlar sen en iyisi mi Türkiye’ye git.

-Niye ki? Herkes Amerika derken sen ise Türkiye diyorsun. Yoksa orası da mı böyle ya da siz orayı önerdiyseniz buradan kötü diye düşünüyorum. Eğer böyle ise desene atlar aç gelip aç gidecek.

-İnsanlar her yerde ama bizim Türkler buranın insanı gibi değil. Daha candandırlar. Daha sıcak karşılarlar sizi ve oradaki çiftçiler de atlarına iyi bakar.

-Uzak mı peki buraya?

-Korkma, korkma. İnsanlık kadar uzak değil.

Hoşuna gitmişti bu cevap âlimin. İhtiyara dönüp:

-Bu atlardan birisini en iyisi m ben sana vereyim.

-Yok, teşekkür ederim. Çok şükür arabam, evim malım mülküm her şeyim var. Ata çiftlikte bakacak da olmaz hem. Kim uğraşacak o hayvanlarla. Sen oraya git illa satacak, verecek birisini bulursun.

-Bu atlar suyun üstünde de yürür göğün üstünde de.

-Sağ ol. Benim uçağım da var teknem de. İstemiyorum dedim ya işte.

-Peki, eyvallah.

-Hadi güle güle hemşehrim.

 Âlim kapıdan dışarı çıktığında atlar yine gülüyordu, âlim de güldü. Koyuldular yine yola.

Türkiye’ye İstanbul’dan girdiler. Tek tek türbeleri bulup ziyaret etti âlim. Daha sonra Ayasofya’ya geldiler. İçeride hiç kimse yoktu ve alınmıştı biraz âlim. Gece yarısı olduğu içindir diyerek kendi kendini mutlu etmeye çalışmıştı. Atlardan birisi az çok anlamıştı durumu ve âlime Ayasofya konusu hakkında açıklık getirdi. Artık oranın müze olduğunu söyledi ve zor günlerinde olduğunu söyledi. Atın ağzından çıkan her lafa şaşırmıştı âlim. Gözleri Ayasofya’da olan âlim ayakları ile ata deh diyerek diğer yerleri gezmeye koyuldular. Sabaha kadar İstanbul’u gezdiler âlim ve atları. Sabah olduğunda bir tane atın olmadığın fark etti âlim. Amerika da rastladığı yaşlı adamın anlattığı kadar güzel bir yerdi İstanbul. Âlim Dünya’ya niçin geldiğini hatırladı ve kendini mest eden taşlar ve yapıtları bir anda unutmalıydı. Sabahın ilk ışıklarıyla şehir hareketlenmişti. Yolda rastladığı ilk kişi durdurup;

-Bu atlara sahip ararım ama nerede bulurum?

-Burada zor amca…

-Burada niye zor olacak ki?

-Amca niye olacak burası büyük şehir. Sen en iyisi mi Ankara, İzmir bir de buradan farklı yerlere git. Doğuya, Güneydoğuya falan git.

-Birisini sana vereyim. İstemez misin? Derken arkasını döndüğünde bir atın daha eksildiğini gördü.

-Sağ ol amca. At şehirde kullanılır mı hiç?

-E sende burada kullanma, kullanılacak olan yere git.

-Evim, işim, çocuklarım var. Buradan başka bir yere gidemem. Hem at falan da istemiyorum ben.

-Peki, eyvallah, diyen âlim. Yola koyuldu. Yola koyuldu ama aklı eksik olan iki atta idi. Artık İstanbul’dan Doğuya doğru gidiyordu. Bursa’ya geldiklerinde öğle namazı için Ulu Camiye girdiler. Hızır (as.)’ı kapıda gördü âlim. Namazdan sonra görüşürüz diyerek girdi içeri ama çıktığında sağa sola bakındı fakat görememişti. Doğuya gidiyorlardı âlim ve atları ama iki gün için gelen âlim ve atların son günüydü. En kısa yoldan bir şehre gidip bir an önce tekrar gelip diğer iki atı da alıp sahipli ya da sahipsiz geri dönmeleri gerekiyordu. Diğer atlar âlime gidecekleri yerin Maraş olmasını önerdiler. Daha önce en güzel atlara sahip olanlar orada imiş diye söze karışıp hem de kaybolan iki atı orada bulabileceklerini söyleyince kabul etti âlim. Yolda fikrini atlara söyleyen âlim kabul etmek zorunda kaldılar. Maraş’a ikindi vakti girdiler ve her sokakta atlar şaha kalkıp çılgına dönmüşlerdi. Hasret gideriyordu atlar hatıralar ile. Âlimin ise tek derdi eli boş dönmemek idi. Bir çocuğa rastladı âlim.

-Bu atlardan birisini sana vereyim mi genç arkadaşım?

-Ben aslan isterim. Aslan var mı sende?

-Atlar aslandan daha güzel!

-Ama aslan ormanların kralı ve daha güçlü

-Aslanlar atlar gibi uzun yola çıkamaz ki. Oysa ben seni atlarla beraber götüreceğim.

-Annem gelmeme izin vermez ki.

-İzin almayız bizde

-Hem annem yabancılar ile konuşma dedi diyen çocuk koşa koşa gitti.

Atlar ve âlim diğer atları bulmak için Maraş’tan da çıktı ve diğer atları bulmak için İstanbul’a geri dönüp bir an önce geri dönmeleri gerekti. İstanbul’a girip Ayasofya’nın önünde bekleşmeye durdular. Yatsı namazını kılıp çıkmayı karar kılan âlim namazı kıldıktan sonra bir tane atın koşa koşa geldiğini gördü. Şimdiye kadar nerde olduğunu sordu. At heyecanla anlatmaya başladı.

-Birisi bizim geldiğimizi öğrenmiş. Bir şair kendileri “Yerde kavuşamayanlar gökte kavuşurlar” diye kazımış aklına ve illa benimle gelmek istedi. Her ne kadar yok desem de ısrar etti. Sonunda ona bir bekleyeni olduğunu söyledim. Ağladı. Tekrar geleceğime dair söz verdim ve semerime adını yazdırıp çıktım geldim.

Zaman bir hayli az kalmıştı ama hala bir sahip bulamamıştı âlim. Diğer at da çok geçmeden üzerinde birisi ile belirdi. Âlim sevindi bir yandan ama aklından da ne diye kime söyleyip de aldı o sırtındaki kişiyi diye söylendi. Gelen ata da sordu âlim.

-Bu kim?

-Bir şair

-Başka kimse bulamadınız mı?

-Azrail’in selamı var. Buradan bir şiir duydum ve peşine takıldığımda bu adamı gördüm. Azrail ise selamı ile size yolladı efendim. Sözüm geçer o da beni kırmaz dedi. Ben de mecbur alıp geldim efendim.

-Peki, ama bu şair niye ki?

-Bütün her yerinde Kudüs’ün resmi ve Filistin’in bayrağı vardı. Ona Kudüs şairi diyorlarmış.

At üzerindeki şair:

-Bir de gül yetiştirenimiz var.

-Anladım, dedi âlim.

-Atlardan birisi televizyonu göstererek bizi arıyorlar diye uyardı.

Herkes hazırdı ve artık zaman da dolmuştu. Şairi de alıp giden atları o gün bütün herkes aradı ama bulamadılar. Son şairi almak için elbette bir gün geleceklerdi. Bunu yalnız şair ve gönderilen at biliyordu.

-Şair son mısrasına eklemişti. “O at buraya elbet gelecek!”          

Özgür GÜNSAY

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*