Mustafa İdris yazdı: “IZDIRAP GÜNEŞİ “

Gerçek bir hikaye

Bundan bir hayli zaman öncesiydi.Kafam müphem düşüncelerin esareti altında, bedenim bilmem hangi savaştan kalma yorgunluk içindeydi. Kendime kitaplardan daha sadık dost bulamadığımdan olsa gerek içime kapandıkça kapanmıştım. Bir şiir sitesine amatörce şiirler yazıp gönderiyordum. Seviyordum da şiir yazmayı. Karanlık düşüncelerimden beni alıp aydınlık bir masivaya götüren emsalsiz araçlardı onlar.
Hiç kimseye aşık olmamıştım belki de. Yeni  açmış çiçek gibi yaşama karşı sorgusuzca direniyordum. Bir gün- dedim ya şiir gönderiyorum diye- sitede bir mesaj aldım; mesaj demek olmasın sanki ötelerden bir mektup gibiydi. Çiçeğe durdum yeniden, yaşam buldum aniden. O esrarengiz satırların beni masallar alemine taşıyacağını bilemedim hemen. Elif diye birisi şiirlerimi beğendiğini söylüyordu. Hatta tevafuk olacak ki yeni bitirdiğim bir kitap Momo’dan hiç unutmam-unutamam- bir cümle de eklemeyi unutmamıştı.“Zamanın, yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir. “


Şimdi hem aklen, hem de manen yeni bir esaretin altına yavaş yavaş girmeye başlamıştım. Bilmiyorum bu masal nereye gidecek. Kimlerin masasına oturtacaktı beni. Bu mektuba layıkıyla cevap verebilmek için iki gün yazdım, sildim; bir daha yazdım. Bildiğim yazarlardan süsledim biraz, biraz da içimdekileri akıttım yazıya. Sonra gönderdim. Yine iki gün sonra bir öncekinden çok daha uzun hem doğulu hem batılı bir kalemden çıkma efsunlu bir yazı aldım. Artık yavaş yavaş bende kendimi bir efsuna bıraktım .Karşılıklı yazıyorduk.Gözyaşlarım her seferinde daha çok yazmama mani oluyordu. O kadar içimde gibiydi ki; sanki “yaradaşımı” bulmuştum. Mektup diyeceğim artık hep geceleri geliyordu. Bir gece yeni bir mektubu okuyacak olmanın heyecanıyla uyanmanın zevkini buraya ne yazsam anlatamam sanırım.


Bir gün, Balzac’ ı konuşuyor, diğer gün Sadi ile birlikte Gülistan’ dan gül topluyorduk. Arapça nın kudretinden dem vurup, Farsça’nın sihirli şiirlerinde kayboluyorduk . Ru-be ru olmasak bile ruh-be ruh olmuştuk. Biliyorum satırlarıma gözyaşıyla eşlik eden ve gecenin bir yarısında beni düşünen birisi vardı. Gözlerim hıçkırıklar dünyasında olsa da yüreğim cennet vadisindeydi. Bir ızdırap vardı ama o ızdıraba da eriten bir güneş vardı. Bundan dolayı ona “ızdırap güneşi” derdim. Saatler saatleri, günler günleri takip ederken artık ona ru-be-ru yani yüz yüze olmak istediğimi söyledim.O da bana bazı korkularının olduğunu söyledi. Annesini kaybetmekten korkuyordu, cennete girememekten korkuyordu, cennete girince Allah’ı görememekten korkuyordu. Ama bu mutat korkuların dışında benim ona bağlanmamdan korkuyordu.Bu satırlara o an için anlam veremedim.Yine ıslanan kalemden hesap sorarcasına sebebini sordum.Bana ileri derecede böbrek hastası olduğunu, haftada 3 defa diyalize girdiğini söyledi. Önce çok üzüldüm, onun için üzüldüm ama o hastalığının kendisi için bir hoca olduğunu söyledi hep. Burası ve orası arasında bir denge noktası olduğunu söylerdi.Bu yüzden de bu hastalığı kendisine uçurumda dar ağacı gibi değilde hep bir salıncak olarak gördü. Onu artık eskisinden daha çok seviyordum.


Bir an evvel kavuşmak, saçlarını savuracak rüzgar olmak istiyordum. Boğulan birine bir dal parçası hayatta kalması için yetecekken ona bir selamet limanı olamak istedim, ama bir yandan da bu masalın, bu efsunun, bu sırrın bitmemesini de istiyordum. Aradan bir iki ay kadar geçti. Geceler daha anlamlıydı artık. Bazı hislerimin hareket ettiğini anlayabiliyordum. Manen daha da kuvvetlendiğimi hissettim. Karamsar düşüncelerden sıyrılıp yeniden yeni bir hayata başlamıştım. Sevdiğimi hissediyordum, görmemiştim ama sevmek için gözün ne önemi vardı. Efendimizi kaçımız gördü ya onla beraber olanları, ya Yusuf’u. Ben ne kadar gitsem de ona doğru  o benden kaçıyordu o kadar. Yaşanmayacak bir hayata yalandan bir vuslat istemiyordu herhalde.


Bir zaman oldu, mektubunu alamadım. Günlerce bekledim.Ne kadar ızdıraplıydı anlatamam bu günler.Bazı şeyleri görüyor gibiydim. Sanki Vadideki Zambak da Felix gibiydim. Sonunu bildiğim bir aşka boşa kürek çekiyordum; ama ben onun gibi olmak istemiyordum. Teninin rengini bile  bilmediğim birini çok severken kaybetmek istemiyordum. Varsın yüzünü görmeyeyim ama ömrümün sonuna kadar bana bir şeyler yazsın istiyordum. Zor bir bekleyişti. Adım divaneye çıkmadı diye kimselere anlatmadım diye zannedilmesin ki Mecnun kadar sevmedim. Ben de sevdim, hayellerimde bengisudan kendi ellerimle sular içirdim .Her sevda Vamık ile Azra’ nın sevdası gibi kavuşmakla bitmeyecekti elbet.Çoğu aşklar yaşanırken değil, sonuçlanırken devleşir. Benim ki yaşarken devleşenlerdendi.


Bekleyişimin karşılığı gelmişti ama ne gelmek. Hülyalarım dahi yeşillendi. Bana 6 dakikalığına kalbinin durduğunu söylüyordu ama bu 6 dakikada da beni düşünmüş. Artık hikayenin sonu geliyor gibiydi ama içimde hep başka bir umut vardı.Bir ihtimal diye. Yazışmaya devam ettik. Bana bir gün dedi ki” Eğer sana bir gün yazamazsam bil ki daha ölmedim.Ama sana bir gün ben değilde annem yazarsa beni toprağa bırakmadan bana karşı son görevini yapmış olacak.”. Hicran ve umutsuzluk büyüyordu. Allah’ım neden bu kadar saf ve temiz kalmış bir gülünü bana sakladın. Turgenyev’in bir sözü var hiç unutamam “Yoksa o, bir anlık da olsa, senin gönlüne yakın olsun diye mi yaratıldı?”.


Zaman geçti, yazmadıkça yazmadı, Günler günlerin, haftalar haftaların arkasından akarken bir mektup aldım. Gözyaşıyla süslenmiş, kılıç darbeleri taşıyan bir anne mektubuydu. Korktuğum olmuştu. İçim kelebeklerdünyası.Binlerce kelebek birden uçuştu yüreğimden. Izdıraplarımı eriten o ızdırap güneşi yoktu artık. O kim bilir hangi meleğe taratıyordu saçlarını. Ben ise elimde hüzün nağmeleriyle, ona yazdığım şiirlerle hep bir beklenti içerisinde.İşte yıllar sonra az önce yazdığım bir kaç satır.
“Çok zaman geçti, üzerinden çok. Zamanlı zamansız geliyorsun aklıma, niye? Ne kaybederim ki bir acımı daha seninle paylaşmaktan. Bir ızdırabı geçirip bir sonrakine alışırken.


Kimdin sen? Bir hayale girip beni maveranın doruklarına çıkaran melek mi? Hasreti gönlümde salkım salkım biten bağ mı? Hicran nağmelerinden bir nota mıydın da, bir tek ben duydum.
Hangi gülzarda açan güldün de koptun benden habersiz?Güneş miydi aydınlatan çehremi, yoksa bakışların mı? Şimdi o bakışlar kim bilir hangi meşaleye can veriyor.


“Ey saçlarıyla yakamoz ören, yıldızları aşkına düçar eden.Şimdi hangi tarafa baksam yollar seni gösteriyor. Zaman, puslu bir vadinin içinde belirsizce atarken adımlarını, senden arta kalan cümlelerle yaşlanıyorum.”

Vesselam…….

Mustafa İDRİS

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*