Mustafa Furkan yazdı: “SARI-ISLAK YAZGI”

Fotoğraf : Emine Cobantürk

Taşın yarı cilalı teninde buharlaşan bir gül yaprağının hüznünde dolaşıyorum. Kışın… Ellerimde, kan ve etten müteşekkil insan bulguları… Gözlerimde, derin ikindi ilahilerin kederli yüzü… Gönlüm serin. Etim de…

Etimde ayrılığın sızısı dolaşıyor. Bir rüyadan diğerine atlamanın telaşı içindeyim. Gerçeğin gölgesinde serinlediğime inanıp; hayalî ağaçların altında yarı ölüleştiğimi unutuyorum. Zaman, içimi kıymık kıymık sıyırıyor. Terk edilmiş bir gemiye binip tüm mahlukatın huzurundan ayrılmak istiyorum. Sonra bedenimden saklanıp korkusuzca güneşi dişliyorum. Onun, dili, şurup gibi dolduran heyecanını, elmas damarlı kadehlerin tortusunda buluyorum. İçiyorum karnım ağrıyor; karnım ağrıdıkça içiyorum. Şifa niyetine…

Şifa niyetine bakıyorum o güle. Buharlı bedeninden sızan ışık damlalarına yansıyan gölgesinde seyrediyorum. Ağlamaklı, yeşilli merceklerim, onun çıplak tenine dokunmaya henüz hazır değil. Dağların ressamı onu dermeye hazır değil. Bir kanat ıslaklığıyla, uzaktan selamlıyorum. Yorgun bir kuşu andırıyor. Altın böceklerle semirmiş, tüysüz, yorgun bir kuşu…

‘’Bin gül bahçesine su verilse de, sevgilinin yüzü gibi bir gül açılamayacağını’’ söyleyen şair, Hafız gibi sen de, kanınla, kaç güle esvap oldun, bilmiyorum. Bunlar, bu şiirler; ânın küçük ve tatlı oyunları. Etrafımızda ve dahi kâinatımızda, mermerden birer halka gibi dönen ateş semahları. Çıngırak alayları. Tütün elli melekler. Kaç bin gül öldürmem gerektiğini düşününce ölü bir gülün merhametine sığınıyorum. Derken semahlara, alaylara, meleklere…

Bu kabir basamakların göbeğini çiğneyip, utana sıkıla konuşuyorum: Sesim nasıl geliyor? Lakin, uzay boşluğunda demlenen ilikli sütunları andıran kaburgalarımın, ulvi rahatlıkla şekillenen beyaz varlığında şişirdiğim bu ahmakça soruyu, güle sunuyorum. Güle tüm varlığımı sunuyorum. Bağırmak gelse de içimden, aynı yorgunluğun tekrarı olacağına kanaat getirip vazgeçiyorum. Sonra, hanımellerinin ballarıyla yoğrulup sızan bir çiğ tanesinin, dallardan çözülüp göğsüme doluşunun ferdî ürpertisiyle irkiliyorum. Şekerli ve nadide bir süt belki ama üzümden sıkılmışa da benzemiyor.

Gülümden sıkılmışa benzemiyorum. Yanına uzanıp sarılmak geliyor içimden. Solgun tenine biraz ten verip; kızgın tenime biraz ten almak istiyorum. Ne tuhaf ki, kurşunileşmiş bir güvercin kadar asil ve sakin uyuyor. Ve katlanmış yüzü ve sarmalanmış göğsüyle, kefenlenmiş bir suçu hatırlatıyor. Bağbanın suçunu…

Ah, ikindi ilahilerime Chopin karışıyor! Kıvılcımlarımı da öfkelerimin yanında; mumdan bir kutuda saklıyorum. Bu tuzlu yazgının sonrası iyilik, güzellik değil bana! Taşın yarı cilalı teninde buharlaşan bir gül yaprağının hüznünde yaşıyorum. Yaşım?

Mustafa FURKAN

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*