MUSTAFA FURKAN YAZDI: “İNSANDAN TABİATA”

*Sade Bir Gece

Akşamın gökyüzüne, sert perdesini çektiği ândan itibaren, beynimde dalgalanan büyük mavi hava denizinin hatırası, yerini, ampullerinin ömrü kısaldıkça yanıp sönen berrak ve kristalize avizelerin büyülü tablosuna bırakır. Sabahın coşkun suretinden geriye kalan bu çarpıcı tablo, gözlerime, aşina olduğu tatlı ve yumuşak hürriyetten sonra, bir nevi uzun soluklu ve teskin edici bir tabiat oyunu gibi gelir. Lakin şahsî kanaatimce, beynimde aksülamellere yol açan bu sihirli perde, bir oyalanma aracından daha çok masalsı bir geceyi her ânıyla yaşayabilmenin anahtar vazifesi gören manzarasıdır. Belki de bu, oldum olası bitmek bilmeyen parıltı tutkumun, zor arzulayan ruhuma karşı oynadığı bir akıl oyunudur. Her ne kadar bu düşünce, beynimin kıvrımlarında ikamet eden kaygan bir solucan gibi karanlığa doğru sürüklense de, arzularından gerçekten zevk alabilen bir zihni kolayca kolay ele geçiremeyecektir.  Zira insana keyif veren şeyler alelade bir gerçeklikten ziyade çocuksu hayallerin ince tasviriyle doruk noktasına ulaşır. Ben de, bilhassa sıcak yaz gecelerinin, tatlı bir günün temaşasından geriye kalan göz kamaştırıcı hâlini, bu çocuksu hayallerimi düşünerek, taze ve tuhaf bir ışıkla yüzümü yıkayan ve yalnız, bir ateşböceği kadar parıldayan minik avizelerin altında geçiririm.  Gökyüzü ile yeryüzü arasındaki bu gidiş gelişim, insanî çıkarlarımı, uykunun derin evrelerinden bağımsızken unuttuğum biricik anlardandır. Ancak, hiçbir dünyevî kanaate temas etmeksizin, şuurla harcadığım dakikalarımın şüphesiz en keyif vericisidir. Bu dakikalarda, ömründe bir defa dahi bu seyre vâkıf olamamış insanlar, acaba hangi -hissî lezzetten uzak- telaşın poyrazında, yeryüzünden yeryüzüne savrulup durular diye düşünürüm. Yahut bu telaşta ezilip de tabiatın sihirli yüzüyle tanışamamışların, kaçının, toprağın doymak bilmez midesine meze olduğunu aklımdan çıkaramam. Tabii, bu sindirici heyecanın huzurlu gölgesinde, varlığa ait bütün düşünceleri utmadan önce…

Bedeni keskin bir karanlıkla dolu bir varlık olarak, gecenin uhrevî heyecanından, iki mıknatıs arasındaki düz kutup çelişkisi gibi uzaklaşmam gerekirken, ben, farkında dahi olmadan, onun, duygularımın ince terennümünde bıraktığı çekim kuvvetine giriyorum. Bu kuvvet, semanın temiz alnına ekilmiş ebedî mücevher tarlarının leziz ve ihtişamlı görüntüsünün hasat merasiminden kaynaklı olsa gerek. Yani bu çelişkiye rağmen, ayaklarımı kanatlanmış bir vaziyette yükselten şey, gecenin ilahî heyecanı değil, o heyecanı yaratan – gümüş boyalarla kutsanmış- en hakiki bir ressamın, naif fırça vuruşlarının mest edici kuvvetidir.

Zannedersem, galaksileri var eden tılsım, sıcak ve rüzgârlı gecelerin avcunda saklıdır. Çünkü onlar, ilahlaşmış tablonun göğsünde titreyen avizeleri, eritmeye ve Latin putları gibi dudak dudağa kenetlemeye vâkıf olabilecek üç unsurdan ikisine sahiptir. Üçüncüsü, bizim geniş beyinlerimizin, hayalperest disiplinine kalmış.

Mustafa Furkan

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*