Muhammed Balaban yazdı: ” Atlar Yorulmaz”

Atlar Yorulmaz (öykü)

Yeni atandığım hastanenin doktor kadrosu ile tanışmaya başlamıştım. Her gün bir veya birkaçının odasına gidip kahvelerimizi içiyorduk. Sıra dahiliye uzmanımız Dr. Meral Hanım ile tanışmaya gelmişti. Önce müsait olup olmadığını öğrenmek için dahili numarasını aradım. Müsait olduğunu söylemişti. Bir alt katımda bulunan odasına yaklaştığımda odasının önünde siması hiç de yabancı gelmeyen bir amcaya bakışlarım kaydı. Meral Hanım’ın sekreteri kapıda karşıladı beni:

-Buyrun Salih Bey. Hoş geldiniz.

-Hoş buldum. Çok teşekkür ederim. 

Meral Hanım güler yüzüyle karşıladı. Birer kahve içimi kadar kısa süreli bir tanışma olmuştu. Bekleyen bir hastası olduğunu bildiğim için de sohbeti kısa tutmayı istedim. 

-Hocam ilerleyen zamanlarda sohbete devam ederiz. Bekleyen bir hastanız var, fazla bekletmeyelim. 

-Her zaman beklerim Salih Bey. 

Kapıdan çıkmış birkaç adım atmıştım ki Meral Hanım’ın sekreteri bekleyen hastayı çağırdı.

-Ziya Kurt! 

-Aman Allah’ım bu isim? 

Ziya Kurt ismi hiç de yabancı gelmemişti. Bir an geriye baktım. Yanına koyduğu bastonuna dayanarak kalktı. Ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi. İçeri girene kadar ardından öylece bakakaldım. 

Odama geçtiğimde yirmi beş yıl geriye gittim. Ziya Amca beni ilk defa ata bindiren, ata binmeyi öğreten samimi bir insandı. Babam haftalık bir tatil ayarlamıştı. Tatil yerinin yakınında bir at çiftliği bulunuyordu. Berrak akan bir nehir kıyısında, oldukça düz ve geniş bir araziye kurulmuş yeşillikler içinde bir çiftlikti. Babamın atlara yoğun bir ilgisi vardı ve burayı seçmesi bilinçli yapılmıştı. Benim de atları sevmem için yedi gün boyunca Ziya Amca eşliğinde içlerinde bulunmamı sağlamıştı. Babam her gün aynı ata binip çiftlikteki pistte süratli bir hâlde koşturuyordu. Atın adı Karacan’dı. Heybetli, hareketli bir attı. Arap atı olduğunu söylemişti Ziya Amca. Simsiyah rengi ve bir o kadar da siyah yelesi koştukça dalgalanıyordu. Hayretle babamın Karacan ile turlarını izliyordum. Tatil süremizin son günü babam yine çiftliğe götürmüştü bizi. Annem,Ziya Amca’nın eşi Hacer Teyze ile sohbete girmişti.

Babam o gün Karacan’a çok uzun süre binmiş ve onu çok daha hızlı koşturmuştu. Çocuk kalbimin merhameti ile gözlerimin yaşardığını gören Ziya Amca yanıma gelip

-Yavrum hayırdır niye ağladın sen bakalım? diye sorunca içten içe ağlamam hıçkırıklara dönüşmüştü. Anlamıştı içimden geçenleri yine de sorarak konuşmamı sağlıyordu. 

-Karacan yoruldu ve babam ona bugün çok kötü davrandı.

Beni o kadar ciddiye almıştı ki derhâl babama seslendi:

-İsmail Bey! İsmail Bey! Haydi artık yeter! Yoruldu hayvan yahu.

Biraz sonra babam Karacan’ı bağlayıp yanımıza gelmişti. 

-Bugün aşırı oldu ama değdi. Daha ne zaman gelirim buraya bilemem. 

Babama sert sert baktığımı gören Ziya Amca:

-Oğlun sana kızdı İsmail Efendi. 

-Aaa niye? 

-Karacan’ı çok yormuşsun bugün. 

Tebessüm ederek yanıma oturmuştu babam. Eliyle başımı okşayarak

-Oğlum atlar yorulmaz, dedi.

Yaşlı gözlerimle babama doğru dönerek

-Ne demek yorulmaz baba! Onların da canı var. Bugün çok yoruldu Karacan.

-Atların neden yorulmadığını sana müsait bir zamanda anlatırım oğlum…

Karacan ile vedalaşma zamanı gelmişti. Küçük ellerimle yelesine dokunuyordum. 

-Hoşça kal Karacan. Lütfen babamı bağışla, yordu bugün seni. Atlar yorulmaz diyor ama yorulduğunu biliyorum. Ben yine geleceğim seni görmeye. Hoşça kal… 

Son kez çiftliği dolaştım, tayları da sevip onlarla da vedalaştım.

Daha birkaç gün olmuştu bu hastaneye atanalı. Küçük bir ilçe hastanesi burası. Ziya Amca ile burada karşılaşmamız çok şaşırtmıştı beni. Çünkü onun yaşadığı şehirle burasının arası oldukça uzaktı. Yirmi beş yıl boyunca bu samimi insanı niye aramamış, hâlini hatrını niye sormamıştık ki? O seneden sonra her sene gitmeyi planladığımız çiftliği neden bir kez bile ziyaret etmemiştik? Karacan’a da söz vermiştim oysa, yine görmek için geleceğime dair. Karacan çoktan ölmüştür. Ziya Amca da bir hayli ihtiyarlamış. Ben de büyük acılar yaşamıştım… Her şeye rağmen hayat devam etmişti. Yine de vefamızı göstermemiz gerekiyordu, bizi az da olsa mutlu edenlere, bize az da olsa bir şeyler öğretenlere… 

Babamın sağlığı o seneden sonra bozulmuştu. İki yıl içinde de vefat etmişti. Çok geçmeden annemi de çok hızlı ilerleyen hastalığı nedeniyle kaybetmiştim. Çare bulunamayan o illet…Hayatta bir başıma kalakalmıştım. Acılar insanı büyütürmüş, büyürken çekilen özlemler insanı hayata karşı dik durmaya itermiş. Ahh annem, babam! Nasıl da özledim sizi. Bir an bile azalmış değil hasretiniz. 

Çok dalmış olmalıyım ki sekreterim Aysun Hanım’ın seslenişi ile irkildim.

-Hocam, hocam hastamız var. 

Kendimi toparladım. Hastanın bilgilerini kontrol ettim ve sekreterim hemen seslendi. Bu benim için son derece heyecanlı bir andı. Çünkü içeri girecek olan Ziya Amca idi…

Devam edecek…

1 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*