Leyla Yıldız yazdı: “Şirazesi Kaydı İnsanın”

Şirazesi kaydı insanın

İnsan olduğunuzu hatırlayın.

Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur.

                           Bertrand Russell /Einstein Manifestosu ( 9 Temmuz 1955)

“Dışarda bir deli haykırıyor: ‘Hakikati söyle!’ Hangi hakikati?”

-İnsanın hakikatini…

Hakikat şu: İnsan bozuldu. Şirazesi kaydı insanın. Bir medeniyet iflasın eşiğine geldi.

         Tanpınar’ın “Oğlum Behçet, sen bir medeniyetin iflası nedir, bilir misin?” yankısı, sokaktaki delinin haykırışıyla birleşiyor; delinin ürperten soluğu Tanpınar’ın soluğuna karışıyor, dehşet veren bir hakikat fışkırıyor: “İnsan bozulur, insan kalmaz; bir medeniyet, insanı insan yapan manevî kıymetler manzumesidir. Anlıyor musun şimdi derdin büyüklüğünü?”

         Tanpınar’ın Mahur Beste’sinin her biri diğerinden leziz bir bal hükmünde olan kelimeler dünyasından, ayan beyan süzülür bu hakikat: “Cahilsin; okur, öğrenirsin. Gerisin; ilerlersin. Adam yok; yetiştirirsin, günün birinde meydana çıkıverir. Paran yok; kazanırsın. Fakat insan bozuldu mu, bunun çaresi yoktur.”

         Çaresiz bir derde duçar oldu çağımız. Modernleşme serüveni sonunda geldiğimiz nokta; bir öğle vakti, elinde fenerle Atina sokaklarında “Bir adam arıyorum.” diye bağıran Diyojen’in durumudur. 

         İnsan bozuldu. Şirazesi kaydı insanın.

         Marx’a göre “kapitalizm”, Durkheim’e göre “sanayileşme”, Weber’e göre “teknoloji”nin omuzlarında yükselen modernizm, insanın Yaratıcıyla bağını kopardı. Tanrısız dünyanın kuramcıları, bu çağı inşa ederken bazı hesaplamalar yaptılar. Bilim ve teknolojideki gelişmeler, yirminci asrın sonunda insanı müreffeh bir seviyeye yükselterek insanoğlunu mutlu etmeye yetecekti. İnsan akıllı bir varlıktı ve aklıyla her şeye hükmedebilirdi. Öyleyse rasyonel bir dünyada Tanrı’ya lüzum yoktu, üstün insan vardı. Üst insanın imkânı; aşkın ideallerin iflasına, Tanrı’nın ölümüne bağlıydı. Ve akıllı, ilan etti: “Tanrı öldü.” Üstün insan oturdu mücerret tahtına.

         “Ve yüzleri duman kadar dağınık
         Geçer bu sokaktan binlerce adam.”

         Geçer; yürüyen egolar, kibir bulamacında aklanıp paklanmış ekâbirler, “kifayetsiz muhterisler”, kendine tapınan “ceo”lar, tamahkâr tacirler, şecaat arz ederken sirkatini söyleyen merd-i Kıptî’ler, sebeplere tapan pozitivist dimağlar…

         “Ve yüzleri duman kadar dağınık
         Geçer bu sokaktan binlerce adam.”   

         Şahsi menfaatini devletin menfaatinin üstüne çıkaran siyasi zekâlar, kapitalin önünde mum gibi eriyen seküler dindarlar, kaostan beslenen medya patronları, kavga ve şiddete çanak tutan fırsatçı yapımcılar; “Devletin parası deniz, yemeyen keriz” diyen zihniyetler, kitlelere ahlak dersi veren mafyalar varlık sahasına kavuştu.

         Modernizm “insan” algısını değiştirdi ve yeni bir insan tipolojisi yarattı.

         “İnsan
         eşref-i mahlûkattır derdi babam” diyen şair sustu.

         Zengin olmayı yüceltti modernizm, erdemli olmayı küçümsedi. Kapitalizmin mabudu para, kıblesi ise kazançtır. Ekonominin ve kapitalizmin babası, ahlak filozofu Adam Smith, ahlakla ekonomiyi birbirinin zıddı telakki etti. İnsanı çalışmaya, üretmeye motive eden şeyin, kendi menfaati olduğunu ileri sürerek ahlakın menfaatlere zarar verdiğini, erdemin olduğu yerde ekonominin kayba uğradığını iddia etti.

         İnsan bozuldu. Şirazesi kaydı insanın.

         İnsanın insanla ve insanın toplumla ilişkisini koparan modern dünya, insanı bireyselleşmeye yöneltti. Toplumdan soyutlanmış merdümgirizler boy verdi. Ferdin cemiyetle olan sıcak, dostça münasebetinin yerini para aldı. Artık insan, paranın ve eşyanın emrindeydi. İlk harfi egoizm, son harfi menfaatti kapitalizmin. Adam Smith, dünyayı kasıp kavuran kitabı Milletlerin Zenginliği ile çıkara dayalı toplumlar inşa etmeye çalıştı. Benmerkezciliği ve rekabeti alevlendirdi. Rekabet, daha iyi olanı tercihe götürürken birbirinin ayağına basmaya, birbirinin kuyusunu kazmaya itti insanoğlunu.              

         Zerdüşt’te değerler levhasını ters yüz eden Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca’da “Simyayı reddettiğim gibi ahlakı da reddediyorum.” dedi ve geleneksel ahlakı “köle ahlakı” diye küçümsedi. Mutluluğu “Güç İstemi”nde arayan Nietzsche, her türlü bağdan kurtulmayı tavsiye etti. Evlilik, çocuk, merhamet, adap, fedakârlık, insanı uyutmaya yarayan ninnilerdi. Her şeyden özgür olmak kutsal bir hayır demekti.

         İnsan bozuldu. Şirazesi kaydı insanın.

          “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

         Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen” diyen Gâlib Dede sustu.

         Âlemin özü, kâinatın gözbebeği insan, mukaddesatından koparılarak maddî hazlar ve hız peşinde koşmağa mahkûm edildi. Nefs baş köye kuruldu.

         Öznenin özgürlük fikrinin yaygınlaştırıldığı “kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyada” körpe çocuklara haz nesnesi olarak yaklaşıldı!         

         Modernizm başarıyı en yüce değer saydı, erdemli olmayı yok saydı.  Kişiliği bertaraf etti, imajı göklere çıkardı. Böylece profilleri dolu, içi kof gurur heykelleri, kitleleri peşinden sürükledi.

         “Haset gururla savaşta,
         Gurur, Kaf dağında derebeyi.”

         Medenileşmeyi giyim-kuşam, yaşam biçimi, tavır ve sosyal yaşam tarzına indirgeyen modernizm, toplumları edilgen hale dönüştürdü, subliminal yöntemlerle medeniliğin Avrupai yaşam tarzında olduğu mesajını vererek taklitçiliğin önünü açtı.

         “Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda” dış görünüş algısı aldı yürüdü. Kapitalist babalar, çağın bu özelliğinden getirim elde etmek için instagram’ı podyuma çıkardı. Gençlerin zaafını kullanarak bu ağa çekmeyi başardı.

         Bilginin mütemadiyen arttığı ama irfanın sürekli azaldığı dünyada “Türklüğün ceylan yürekli töresi” unutuldu. Can gözü ile görmek insanı ârif yapar. Ârifin bilgisi marifettir, marifet ise insanı mutlak hakikate götürür. Can gözü şaşı oldu insanın. Doğru ile yanlışı ayırt eden akl-ı selîm, güzel ve çirkini ayırt eden zevk-i selîm, iyi ile kötüyü ayırt eden kalb-i selîm ve hak ile batılı ayırt eden hiss-i selîm’ler tarihe karıştı.

         “Ve yüzleri duman kadar dağınık
         Geçer bu sokaktan binlerce adam.”   

         “Cümleler doğrudur sen doğru isen” mantığı, “Komşusu açken yok yatan bizden değildir.” mesuliyeti yitip gitti. Bir kuru ekmekle yetinmeyi bilen dervişler unutuldu. Bir kâse çorbayla iktifa eden kanaat ehli nerede şimdi? Soygun ve yolsuzluklara bıraktı yerini.   

         Rabbini seven ve O’nun yarattığı her şeye müşfik bakanlar, “Kötülük Çiçekleri” açan ülkede duman duman eriyip kayboldu. Köşk, mescit, cami mimari formunda birbirinden zarif kuş evleri, merhamet medeniyetinin şaheserleriydi. Leylekler için kurulan “Gurabahâne-i Laklakan” müessesesi, canlılara duyulan büyük hürmetin gösterisiydi. İflas etti bu medeniyet. İhya ve imar yerini imhaya terk etti.

         İyi niyet ve iyilikseverlik kullanıldı. Muhabbet yerini nefrete bıraktı. Alçak gönüllü olmak, dürüst ve hilesiz olmak, aşkın bir güce karşı hesap verebilir olmak, sabırlı ve hoş görülü olmak, insaflı olmak nerede kaldı? Kanaat etmek gözden düşürüldü. Ekmeği aziz bilenler hangi yerdedir şimdi? Bereket kavramı silindi yeryüzünden.

         “Ve yüzleri duman kadar dağınık
         Geçer bu sokaktan binlerce adam.”   

         Kültürden koptuk, irfandan uzaklaştık, maziye sırtımızı döndük, kendimize yabancılaştık. Kimlik bunalımında avareyiz. Medeniyetimizin mihrabı yıkıldı. Güven ve emniyet buhranı içinde dönmekteyiz. Kendisini hep tehdit altında hisseden, bu yüzden mütemadiyen savunma halinde olan şüpheci ruh hali aldı yürüdü. Hazımsızlık ve huzursuzluk çağa mührünü bastı. Şirazesi kaydı insanın.

         “Ve yüzleri duman kadar dağınık
         Geçer bu sokaktan binlerce adam.”

                                                                            Leyla Yıldız

1 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*