Hüseyin Hakan yazdı: “ŞİMDİ GAM VAKTİDİR”

Yıllardır beni dinleyecek birisini arayıp durdum. Sebebini bilmeden, aradığımı bulursam her şeyin çözüleceğinden emin bir şekilde arayıp durdum. Sanki aradığımı bulursam her şey çözülecek gibi hissettim. Anlatırsam, kelimelerden cümleler oluşturup emanet edersem bütün kasvetim dağılacak sandım. Ama yanıldım. Ya yanlış yerde doğru şeyi arayan bir meczuptum ya doğru zamanda yanlış şeyin peşine düşen bir aşık, ya da meczup bir aşıktım. Belki de herhangi bir ikisiydim. Bilemiyorum. Zaten aradığımı da bulamadım. En son kendime sığındım. Sonra insanın kendisi için sığınacak ya da köşe bucak kaçacak bir delik de olmadığını, en çok da Rabbin iyi niyetini suistimal etmesiyle mahir olduğunu kavradığım gün vazgeçtim kendimden de. Müziğe sığındım. Çünkü ilkel insan taşı yontarken de müzik vardı, savaşlar bütün edepsizliğiyle sürüyorken de var. Hatta son nükleer başlığın ortalığı un ufak edeceği o gün de olacak.  Yine de aradığım şey değildi müzik bile. Musikinin verdiği neşe değildi istediğim. Şimdi gam vaktiydi.

Kara tahtadaki beyaz tebeşirin tozu henüz silinmemişken öğretilen bir şiir vardı. Siyasetin mutfağımızdaki samimi sohbetlere henüz sızamadığı dönemler. Birçoğumuzun bugün hâlâ ezbere bir dua gibi bildiği şiirdi. Birkaç mısrasını zihnimize kazıdığımız, o günlerde telaşlı bir ezber malzemesi iken bugün gam için nimet sayılan bir şiir:

“Uçun kuşlar uçun, doğduğum yere

Şimdi dağlarında mor sümbül vardır.”

Şimdilik iki satır, fakat çok tonajlı. Sinesinde insanı ve insana dair hasleti, hasreti taşıyan iki satır. Kendimi bulamadığım, burnumun ucundaki benden habersiz yaşadığım bu çağda, pek tabi kolaylıkla anlaşılmayacak bu satırlar. Doğduğum yere, dağlarında mor sümbüllerin olduğundan, koynunda serin derelerin aktığından emin olduğum ormanlara sahip yere uçmak gerektiğini hatırlatan satırlar. Çağın diliyle söylersek fazlasıyla ontolojik bir şiir. Ötelerden sesleniyor bize. Buraya ait olmadığımızı, acının insana kattığı değerin kadrini, hatta acıyla dirsek teması içinde olmayan musikinin de kifayetsiz kaldığını müjdeleyen bir şiir. Devamında iyiden iyiye sarsıyor zaten:

“Destan-ı ömrümü okur dinlerim

Içimde oralı bir bülbül vardır”

Içimizde hep oralı bir bülbül vardır. Buradaki kalışlarımızın birer gidiş olmaktan öteye gitmediğini ilan eden bir bülbül. Içimizi bir hoşçakal ülkesi ilan etmişti zarif oğlu zarif. Ben o kadar ihlâslı değilim mesela. Uzun zamandır içim nedir, neresidir onu da bilmiyorum. Sıklıkla alnımı ıslatan, parmak uçlarımda atıp duran şey ölümün korkusudur. Bir acayip ölüm provasıdır içimde alıp başını giden. Budur bildiğim. Başkentidir içimin ölüm. Ne yaparsam, nereye kaçarsam kaçayım içimde oralı bir bülbül olacak. Bu kalışlar, uçuş için.

Meczup, aklı kendisinden uçup gidenin hâlidir. Aşık ise, aklından kendisinin uçup gittiği kimsedir. Aşığın baktığı, gördüğünden öte değildir. Bütün gece kocasından onurunu zedeleyen hakaretler işiten bir kadının gündüz devlet destekli bir projeyle dikiş nakış kursuna gitmesi kadar tuhaf bir durumdur bu. En az onun kadar tuhaftır. İnce bir çizgi üzeridir. Bütün bunlar olurken meczup susar. Ruhunun reformu başarılmadan mesleki başarısına göz dikildiğinde kadının, ısmarlama sevgileri revaçta iken insanın, huzurun iki istasyon arasında bir türlü gelmek bilmeyen durak olduğu anlarda susar meczup. Çünkü sustukça güzelleştiğini bilir. Çünkü sustuğuna pişman olmaz meczup. Bir bakışta görebildiği şeydi acziyetir. Çok kere konuştuğu için pişman olduğundan, sustukça güzelleşmeyi dener. Çünkü ne de güzel susar. Çünkü artık gam vaktidir.

Susamayan, konuştukça çirkinleşen insan ise burnunun ucundaki kendisini ıskalar durur. Yollar biter, yıl biter de arayışı bitmez. Yolda olmanın kadrini bilmediğinden, yolun sonunu ararken insanın hasretinin çok kere insanın felâketi de olduğunu göremez. Acziyetini de öyle. Icatlarını, inşalarını, savaşlarını, silahlarını, zaferlerini, aşklarını, servetini, arzu ve isyanlarını birer kahramanlık alâmeti sayar. Bir dostum uçakla seyahat ettiği bir sırada, yerden binlerce fit yüksekteyken acziyetini fark ettiğini, bütün külhanbeyliğinin tuzla buz olduğunu söylemişti. Dolayısıyla düşünmek gerek: “Uçaklar uçar da, uçağa kanat olan nerde?”

Fakat taş gibi mezarın ağzına düşmeden, aklındaki yüzlerce planla, icatla, aşkla, arzu ve isyanla gömülmeden anlamayacağız bunu. Nasihat, musibete evrilmeden, tam düşerken tutunduğumuz dalın hiçbir faydasının olmayacağını anlamayacağız. Gam sahibi olmadan, ya aşık ya meczup ya da aşık bir meczup olmadan kaderin felaket kıyısını idrak edemeyeceğiz. Veya herhangi bir ikisi olmadan.

Anlatacak kimseyi bulamadım. Kendimi bulduğumda, kendim için ne kaçacak ne de kalacak bir yer olmuştum. Insanın aklını kullandığı anlarında eşrefi mahlukat olduğunu öğrendiğim gün, aklını kullanmayanın hâlini de anladım. Ki hayvanların da kurtulmuş oldukları müjdedir, kullanacak bir akıldan münezzeh oldukları için. Aklı çıkarıp atan, hayvan olup kurtulan insana selâm olsun. Ve aklını atmayıp kullanana, zekâtını verene de…

Bulamadım. Ne kendimi ne de anlatacak bir kimseyi bulamadım.

“Sevgili dost,” demişti bir yazar, “bana öyle bir kelime söyle ki hiç eksilmesin…”

“Sevgili dost,” dedim, “ölüm.”

Hiç eksilmiyor. Tükenmiyor, yorulmuyor, durmuyor, cılızlaşmıyor. Bunu buldum işte.

Sonra başladık ölümü beklemeye. Şimdi?..

Şimdi gam vaktidir.

Hüseyin HAKAN

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*