Furkan Bayrak yazdı: “İhtiyar 4 “

İhtiyar 4

Derin bir iltihap dolu kuyunun içerisindeydi. Neredeyse boğulmasına az kalmıştı. İltihap seviyesi gırtlağına kadar geliyordu. Kuyuya ilk düştüğü zaman iltihap seviyesi diz kapaklarına kadardı. İhtiyar ne zaman buraya düştüğünü net olarak hatırlayamıyordu. Galiba bir hafta olmuştu. Üstelik çantasında bulunan matarasındaki su da bitmeye yaklaşmıştı. Yanı sıra umutları tükeniyordu ve galiba sağ bacağı da kırılmıştı. Ne olacaktı bilmiyordu. Yoruluyordu da.  Düzenli aralıklarla ancak kendini iltihap içine bırakarak dinlenebiliyordu. Daha sonra ise boğulmamak için ayakta durmaya çalışıyordu. Yetmiyor bazen yüzündeki acıyı kuyu duvarına yansır vaziyette görüyordu. Bu durumu nasıl olurda iyiye yorabilirdi. Lanet olsundu koca dünyada düşe düşe bu kuyuya düşmüştü. Neden kalabalıkların kaynadığı şehirlerin birinde yer alan belediye çukuruna düşmemişti. En azından bağrışlarını kalabalıkta yer alan insanın biri duyabilirdi. Bu dağın başında ise kimse duyamazdı. Aslında şehirde de duymaya bilirlerdi. Hayatta çeşitli şansızlıklar görmüştü fakat bu kadarı başına ilk defa geliyordu. Keşke önceki şansızlıkların biri yine başına gelseydi.

Zaman geçiyor gece ve gündüzü kuyunun ağzı sayesinde takip ediyordu. Hava karardıktan sonra çantasında bulunan çakıyla duvara yine bir şeyler kazımaya başladı. Kazırken kağıda yazıyor gibi hissediyordu. Galiba yavaş yavaş açlıktan beyni işlevini gerçekleştiremiyor gerçekle düşü ayırt edemiyordu. Bir ara çok eskiden yaşamış annesiyle konuşmaya başladı. Ona çektiği acılardan bahsederek yüzündeki ızdırabı geçirmesi için yalvarıyor, başından geçenleri anlatıyordu. Annesi ise dayanamayıp oğluyla konuşmaya başlamıştı:

Yavrum sen doğarken ortalıkta sinekler çoktu. Çok sıcak bir yaz ayıydı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kendimi o yüzü asık ihtiyar kadının ellerine bırakmıştım. Ne de olsa ilk defa anne oluyordum. Ağrılar, sinekler, korkular ve düşünceler ruhumda ve bedenimde devinimler oluşturuyordu. Üzerime ise acıdan yağmur yağıyordu. Göz bebeklerime dünya tarafından baskılar uygulanıyordu. Uzun dakikalar geçiyor bu durum ise hiç değişmiyordu. Kurtulamıyordum. Tükenmeye başlamıştım. En sonunda olacak olan oldu ve  sen bedenimden dışarı çıktın. Bedenime, ruhuma gevşemeler geldiğinin farkına varıyordum. Kendime gelmem bir hayli sürdü. Daha sonra seni gördüğümde çok şaşırdım. Çünkü bana bu kadar zorluk çıkaran sen çok küçüktün. Ama kokunu kokladığım an büyük olduğu anladım..

Çakının parmağını aşındırdığını farketti.Canı ise yanmıyordu. Annesi ortaklıktan kaybolmuştu. Annesinin anlattıklarının da konuyla alakası yoktu. Kızmıştı. Gözleri kararmış bilinci yerinden çıkmıştı. Sol omuzuna bir parmak değip geri çekiliyordu. Zorda olsa gözlerini açtı. Bu parmağın mezarlıkta çalışan temizlik görevlisinin olduğunu anladı. Başında sinirli bir yüz ifadesiyle bekliyordu. Galiba dün gece mezarlıkta uyuya kalmıştı. Temizlik görevlisinden biraz fırça yedikten sonra enerjisinin tükendiğini farketti ve olduğu yere tekrardan kıvrılarak hiç bir şey olmamış gibi uyumaya devam etti.

Anne devam ediyordu: Sen artık ilk okul seviyesine gelmiştin. Beni bırakıp okula hiç gitmek istemiyordun. Seni okula zorla gönderiyordum. Bazen bu duruma inanılmaz derecede kızıyor ve şiddet dolu bağrışlarım arasında seni okula gönderiyordum. Ama sende bu şiddet patlamasının cevabını çok iyi veriyordun. Cevabın;  bilerek altına edip öğretmenin seni zorunlu olarak eve göndermesiydi..

İnanılmaz bir kapı gürültüsüyle uyandı. Ne elinde çakı ne karşısında annesi ne de pislik içinde yüzdüğü bir kuyu vardı. Sorumsuz gürültüye sebep olan ise huzur evindeki oda arkadaşıydı. Üstelik pişkince yanına yaklaşarak “bu kadar uyunur mu” diye fırça atıyordu. Bunun üzerine içinden lanet ederek doğruldu. Sanki uyumayıp da ne yapacaktı. Bu kadar pislik ve baş ağrıtan meseleler uyumazsa nasıl ertelenecekti. Hiç bu düşünceyi bilen yoktu. Uyursa da pislik içindeydi. O ayrıydı.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*