Masanın üzerindeki içi cam parçası dolu olan bardağı aldı. Mükemmel bir hızla kafasına dikip içti. “Aslında bu eyleme içmek yerine yemek de denilebilir.” diye içinden geçirdi.

Ufak cam parçaları boğazından mis gibi aktı. Bu duruma hayret etti. Nasıl olurda cam parçacıkları böyle kaygan olabilirdi ve nasıl olurda cam parçacıkları boğazına zarar vermezdi.

Bardağı masanın üzerine bıraktıktan sonra oturma odasına geçti. Köşede duran üçlü koltuğun ateşler içerisinde yandığını gördü. Hiç şaşırmadı. Hatta ateş o kadar hoşuna gitti ki,  koltuğun tam ortasına vücudunu kondurdu . Yetmedi koltuk kırlentlerinin ikisini kafasının altına gelecek şekilde üst üste koyup koltuğa uzandı. Kısa süre sonra ise ateşte bir gariplik olduğunu sezdi. Bu gariplik ateşin onu yakmamasıydı. Yine hayret etti. Nasıl olurda bu kadar güzel bir ateş onu yakmazdı.

On dakika kadar şarkı söyler vaziyette ateşler içerisindeki koltukta uzandıktan sonra çişinin geldiğini anladı. Kalkıp tuvalete yöneldi. 

Tuvalet kapısını açar açmaz tuvaletin tavanına kadar biriken pislik parçacıkları üzerine sel gibi geldi. Üzerini döven selin kokusunda bir gariplik olduğunu anladı. Biraz kokuyu içine çektikten sonra çamaşır  suyu koktuğunu farketti.

Ağır hareketlerle “Her neyse…” deyip tuvalette işini bitirdikten sonra kapıyı kapadı. Elini yıkamadığının farkına vardı. Ancak yıkamak istemediğini de farketti. Tekrar oturma odasına gidip yanan koltuğun üzerine oturmanın doğru olacağını düşündü ve gidip oturdu. Biraz sonra cep telefonu uzun uzun çaldı.  Aldı baktı, arayan hiç kimseydi. Aramaya cevap verip  sohbet etmeye başladı. Fakat arayan hiç kimse konuşmuyordu. Arayanın neden konuşmadığını sorup yanı sıra küfürler etti. Son olarak telefonu hiç kimsenin yüzüne kapadı.

Muazzam telefon görüşmesi bitince koltuğun ateşinin bir hayli güzelleştiğini gördü. Çünkü ateşin mavi rengi oldukça koyulaşmıştı. Kafasını bilerek mavi rengin içerisine uzattı. Bu eyleminden dolayı suratının sağ tarafı mavi renge büründü. Bu bürünmeyi tavandaki aynadan farketmişti. İçinden “İyiki evin tüm tavanlarını ayna yaptırdım.” diye geçirdi. Biraz daha yüzünü maviye boyadıktan sonra sigara içme isteğini yanı başında farketti.  Tam sigarasını paketten çıkarıp yakacakken kapı zilini duydu. Elindekini bırakıp küfürler eşliğinde ağır ağır yürüdükten sonra kapıyı açtı. Annesinin geldiğini gördü. Anne içeri girerken gözlerini ovan  oğluna “Bu saate kadar yatılır mı.” sitemini gülerek yöneltti.  Yanı sıra “Elimdeki ağır poşetleri neden almıyorsun.” diyerek sitemine bir yenisini ekledi. Oğul oralı olmadı. Üçlü koltuğun üzerine tekrar geçip uzandı. Annesi oğlunun oralı olmayışına kızmadı. Tam tersi uzanan oğlunun başını okşadı. Çünkü onun uzanmaya mecbur olduğunu biliyordu. Anne bu uzanmaların çoğunu yakından tanımıştı.  Biliyordu, yaşarken ölünen günler kimseye uzak değildi.

Oğlunun kafasını şefkatle okşadıktan sonra annenin aklına eskilerden bir dörtlük geldi, odayı terkederken sessizce birkaç defa dörtlüğü tekrarladı:

Ne mühimdir mühim olmamak

Yakın mühimsizlik deyip mühim olmamak

Ve mutluluktan kolay mutsuz olmak

Mutsuzluğu bilip mutsuz olmamak

Ne mühimdir mühim olmamak

Yakın mühimsizlik deyip mühim olmamak

Ve mutluluktan kolay mutsuz olmak

Mutsuzluğu bilip mutsuz olmamak…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş