Fatih Tezce yazdı: ” POST VE TOROS ” (Hikaye)

POST VE TOROS

Hava sıcak, deriler yeni, gökyüzü kupkuru. Keşke yağmur yağsa toprağa. Yağmur yağsa toprağa, ağladığımız da belli olmayacak. Ancak gururluyuz.

Dağların kıvrımından çok uzakta olduğunu anlıyoruz köylerin. Fındık bahçelerinden nazlanarak geçiyor rüzgâr. Kırmızımsı toz bulutu kaplıyor köy meydanını. Toros marka otomobil kırmızı toprağı ayaklandırarak giriyor köye. Mutluyuz.

Ortaokul öğrencileriyiz. Huzurluyuz, istekliyiz, samimiyiz. O yıllarda arabaların ön camlarının üst tarafında kırmızı şeritli yazılar vardı:”Huzur Namazda”.Bu kırmızı şerit hem güneşlik oluyordu yolculara hem de güven. Bu sırada yan tarlaların -aynı zamanda sınır vazifesi gören- dikenli kıyılarındaki tozlanmış böğürtlenlerin kırmızıdan siyaha dönmüş olduğunu anlıyoruz. Ancak ellerimizi uzatmıyoruz böğürtlenlere. Kentliler diken çileği mi diyorlardı ne. Gazetenin şehir sayfasında okumuştum bunu. Biz önceden ne çok gazete okurduk, bunu hatırladım. Umutluyuz.

Akşam, akşama kavuşuyor. Köy yerinde sobalar yanmaya başlıyor Ağustos’ta. Yükseklik 1550 metre. Hava ılıklaşıyor. Yaşlılar üşüyor.”Bırakalım hava ılığa dönsün” diyor köyün güngörmüş yaşlı bir kadını;”hem postlar kokmaz işte”.Seviniyoruz.

Kurban derilerine post dendiğini anımsıyoruz. Derileri tuzlandığımızı, bir kaç koyun postunu siyah bir poşete koyduğumuzu, sonra şehre gidince okulun pansiyon inşaatı için satılacağını da. Poşetlerin bedava, deri postunun para ettiği yıllar. Gayret ediyoruz.

Köyün kırmızı tozlu yollarını tekrar ayaklandırarak dönüyor Toros marka otomobil şehre. Arabanın bagajından zaman yetmediğinden tuzlanmamış birkaç koyun postundan ağır kokular geliyor. Toros’un arka koltuklarına ise köyün kadınlarınca yıkanmış ve tuzlanmış inek derileri zımazık yerleştirilmiş.”Bereketli olacak inşallah” diyor şoför, burnunu elindeki beyaz mendiliyle kapatarak. Henüz kâğıt mendiller icat edilmemiş. Mendiller de o nedenle hep beyaz değil. Mendiller ter kokuyor. Emeğimiz aşk kokuyor.

Okulun bahçesi geniş, ancak toprak. Selviler ve çam ağaçları karşılıyor Toros arabasını. Bir sağa bir sola eğiliyor bahçenin tüm ağaçları. Şoför “hava rüzgârlı” dese de öğrenciler “manevi hava” diyor. Onlar da selamlıyor ağaçları. Orta birinci sınıfa başladıklarında kendi diktikleri ağaçları. Gülümsüyoruz.

Okulun müdürü iniyor önce Toros’tan. Elleri hâlâ mendilini sıkı sıkı tutuyor burnunun üzerinde. Beyaz gömleğinin yakası sapsarı. Sırtındaki ıslaklık ülke haritası kadar geniş. Önden dökülmüş saçlarını sağa tarıyor terli elleriyle. Ensesindeki uzamış saçları da rüzgârda sallanıyor. Ezan okunuyor. Vakit yatsı. Kurtuluşu umuyoruz.

Bir gün sonra…

Sabah oluyor.“Şu bahçeye de beton döktüremedik” diyor saçının önleri dökülmüş müdür. Belediye’ye söylesek diye geçiriyor içinden, o anda bir serçe iniyor okulun toprak yoluna. Hüzünleniyoruz.

Yirmi yıl sonra…

Müdür emekli olmuş. Zamanında muhafazakâr bir belediyeye rica minnet beton döktürttüğü okul bahçesine düşüyor yolu. Ağaçlar bir sağa bir sola eğiliyor yine. Hava bugün de rüzgârlı, diyor müdür. Hayır diyor bahçedeki öğrenciler, bu manevi hava. Ve ekliyorlar:”Artık kimse deri postu toplamıyor hocam. Hem köyün böğürtlenlerine köylüden izin almadan el uzatmazken biz, şimdi o ojeli eller kurban derilerini nasıl tuzlar?”

Fatih TEZCE

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*