Fatih Tezce yazdı: ” BEŞTE DEVRE ONDA BİTER “

Evimizdeki eski eşyalar gitti ve ev boşaldı. Ne yalan söyleyeyim aslında çok da güzel oldu. Evimin bu bomboş halini sanki bir başka güzel sevdim. Ne var ki sadece birkaç gün sürdü bu mutluluk. Sonra farklı renkte farklı ebatta yeni yeni eşyalar geldi. Değişim zamanı gelmişti! Ah bu kadınlar deyip de önüne geçemediğimiz yenileşme hareketleridir bunlar. Evet, evdeki eşyaları değiştirdik. Ve şöyle düşündüm: Eşyalar değişince biz de değişecek miyiz? Yeni eşyanın bana kazandıracakları nelerdir? Mesela bıçak sağda mı olacak solda mı, yemeği yerde mi yiyeceğiz ceviz kaplamalı masada mı? Sanki her eşya değiştiğinde bizim davranışlarımız da değişecek. Öğreten unsur olarak bilginin yerini eşya mı almaktadır? Bizlere hangi sandalyeye kimin kimin karşısına gelecek şekilde oturulacağını bu eşya mı öğretiyor yoksa?

Önce Kars, sonra Bolu, sekiz seneden beri de Bafra’da bize yol arkadaşlığı yapmış olan kanepelerimiz, oturma gruplarımız ve bilumum eşyamız yok artık. Kadınlara göre bu bir coşku olsa da, benim için hüzünlü bir durumdur. Hele ki mavi renkli oturma grubunun gidişine ve sanki neden bizi verdin ki der gibi bakışına hala cevap bulamadım. Ve diğerlerine de tabi. Ama bu kaçınılmaz sondur. Hayatta denge bu şekilde kurulmuştur.

Bir evin eşyalardan arındırılınca bu kadar güzel olacağı kimin aklına gelebilir? Sadeliği ve sade yaşamı çok sevdiğimden böyle mi düşündüm acaba? Benim evim o akşam daha samimi geldi bana. Duvardaki boyalar beni ilk kez görmüş gibi parladı mesela. Yerdeki lambriler ilk kez şefkatle dokundu ayağıma. Cicili bicili olmayan sıradan filorasanlar, ışıklarını parmak yaparak ilk kez dokundu saçlarıma. Evimin balkonuna ilk defa sağımdan solumdan hiçbir “şey” çekiştirmeden özgür bir insan gibi çıkabildim. İlk kez ay ışığını bu kadar yakından gördüm.

Sesimin benim sesim olduğunu, beni artık tanıyan duvarların benimle konuşuyormuş gibi sesime ses vermesinden anladım. Evde maç yapılabileceğini oğlumla tek kale maç yapınca anladım. Ve şöyle diyerek başladık maça: Beşte devre, onda biter!

Geleneksel ev tipinde her şeye yer vardı. Bugün ise sadece markalara yer açıyoruz. Yeri gelir güneşi, yeri gelir baharı, yeri gelir misafiri barındıran eski evlerimiz genelde tek katlı mümkünse bahçeli ve yeşillikler içinde yüzerken, bugün biz gelmeden yanan ışıklarıyla, kendi kendine sönen lambalarıyla, sanal güneşle ısınan odalarıyla akıllı evler artık revaçta. Her şeyi eskitmeyi en iyi bilen biz insanlar buralarda artık ruhumuzu da eskitiyoruz. Bedenler eskidi bile. Düşünsenize lambayı yakmak için şartele dokunmayan parmak, sobaya odun atmayan el, ıhlamur ağacına yaslanmayan sırt, bahçede plastik futbol topuna dokunmayan ayak küflenmiş bir parçadan başka nedir ki? Atalarımız işleyen demir pas tutmaz demişse bu nedenle demiştir. Ömrünü tarlada toprakla geçiren yiğit Anadolu kadınları seksenli yaşlara merdiven dayamadan hastalık nedir bilmezken bugün gencecik insanların türlü hastalıklarına şahit oluyoruz. Kendimize bu dünyada daha fazla yer açmamız gerekirken, evlerimizde eşyalara daha fazla alan açıyoruz. Sıkışıp kalan biz oluyoruz bu evlerde. Çocukluğumuz sıkışıyor, anılar sıkışıyor. Çok daha güzel bir yaşantı umuyoruz ancak yeni eşyaların çok daha güzel kokularını soluyarak uyuyoruz. Akıllı evlerin pencerelerinde saksılar yok. Çiçeklerin kokusu bile gelmiyor. Bu açıdan bakılırsa akıllı evlerin pencereleri bile yok. Dışarıdan içeriye hiçbir şey girmiyor, bir dostun selamı bile…

Çoğu zaman seyahat esnasında gördüğümde hem irkildiğim hem de korktuğum başka örnek de şudur: Kentli yaşam kültüründe plaza denilen ucube simsiyah korkunç ve penceresiz bir sürü bina görüyoruz. İnsanlar ne garip. Bu binaların oturma odasına sanal gökyüzü yaptırıyor. Bilmem ne taavırda pahalı rezidansındaki evinin yatak odasına sanal şelale yaptırıyor. İşyerinin tavanlarına bulut resimleri çizdiriyor. Oysa açsa penceresini baksa dışarıya zaten bulut bedava. Ayrıca para vermesine gerek kalmayacak asma tavana. Şelale görmek için de yaşlı anne babasını ziyarete gitse köyüne, her yer şelale zaten. Gökyüzü görmek için hırs ve ihtiraslarından kurtulup bir gününü ailesine ayırarak yaşadığı şehrin aile parkında otursa görecek ki her yer gökyüzü.

Arapça ”şey” kelimesinin çoğulu olan “eşya”lar bize hizmet için yaratılmıştır. İnsan gibi eşyalardan da ayrılmak hüzünlüdür.

Fatih TEZCE

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*