HOŞGÖRÜ İKLİMİNDE BİR HASSAS MÜCADELE 

Sabır neydi diye sorarım bazen kendime.

Onu ölçecek bir ölçüt varmıdır? Onu tanımlayacak, onu ifade edebilecek bir kelime..

Bir boyun eğiş bir korkaklık, bir pısırıklık değildi kesinlikle.

Aksine bir mücadele, bir mücahede, bir direniş, bir cesaretti anladım ki.

Sonra onu ne çabuk tükettiğimizi ve zamanla yok ettiğimizi ve 

tahammülün, hoşgörünün, müsamahanın, yerine göre boşverebilmenin önemini farkettim. 

Kendi bildiğimizi okumayı kendimiz için yaşamayı, ben merkezci olmayı  prensip haline  getirdiğimizi ve paylaşma, dayanışma kültürünü yok ettiğimizi de..

 Anneler yetiştirdikleri çocuklarına hiçbir şeye  katlanmak zorunda olmadıklarını telkin edip duruyor. Ve önlerindeki her engeli, zorluğu kaldırarak her istediklerini yapmaya çalışarak onları bencil, sabırsız, doyumsuz ve sorunlarını  çözemeyen aciz birer zavallı olarak bir mücadeleden, bir imtihandan ibaret olan hayata hazırlıyor. 

Evlenecek olan kızlara  bakıyorum da evlilik hayatına değil de bir harbe hazırlanıyor gibiler. Sürekli kendini ezdirmeme, hâkimiyet kurma, Eşini onu bir birey olarak bugünlere getiren  ailesinden uzaklaştırarak kendini merkeze koyma, her an tetikte olma derdindeler. Anlam vermekte güçlük çekiyordum bir zamanlar.

Bu insanlar kendi tercihleriyle sözde güvenerek evlilik gibi ciddi bir kuruma adım attıkları kişilere karşı neden bu kadar ikili oynama, her an tetikte olma gereği duyuyorlar. İnsani ilişkilerin temeli olan sevgi, saygı ve güveni tesis  eden sadakati ta başından beri yok ederek evliliklerinin temeline dinamit koyarak mutluluğu yakalayacaklarını mı sanıyorlar? Ne kadar da akılsızca bir yaklaşım!   Aile bireylerinin her biriyle var olan bağ korunduğu, kişinin yeni kurduğu ailesiyle ve içinde büyüdüğü ve bağları hiçbir zaman kopmayacak olan aile bireyleriyle gereken bağı ve dengeyi sürdürdüğü takdirde mutluluğu yakalayabileceğini, kendi ailesine sadakati, sevgiyi, saygıyı veremeyen birinin eşine de verecek hiçbir şeyi olmadığını anlayamayacak kadar sığ zihniyetli, aile olmanın ne demek olduğunu bilmeyen vicdanı körelmiş cahilleri düşündükçe benimde tahammül sınırlarım zorlanırdı hep. Ama artık insanı tanımaya çözümlemeye yönelik çabalarım belki de gözlemlediğim cahilane tutumlara karşı sabrımı arttırdı. Onların bilinçaltlarına anne karnından itibaren onu yetiştirenler tarafından kazınan bilgilerle, öğretilerle hareket ediyorlardı. Tamamen büyüdüğü ortamda gördüklerine, öğrendiklerine göre yaşamı değerlendirecek ve yaşamlarına yön vermeye çalışacaklardı. Çocuk eğitiminin, bilinçli, eğitimli anne baba olmanın ne kadar hayati olduğu tekrar tekrar ortaya çıkıyor her seferinde.

Anne baba 0-10 yaş arasında kişiliği şekillenen çocuklarına olumlu hiçbir şey kazandıramıyor sonrada taşa kazınmışçasına bilinçaltına sağlam bir şekilde yerleşmiş, onunla bütünleşmiş olan kişiliği şekillendikten sonra çeşitli eğitim kurumlarında onlara doğru, sağlıklı bir kişilik kazandırmaya çalışıyoruz. E tabi taşa kazınmış bilgileri silmek de epey zor oluyor. Çocukların öğrenmeye, her öğrendiklerini benimsemeye en elverişli oldukları o kritik dönemlerde onları doğru bir eğitimle şekillendirmek büyük oranda annelerin elinde. “Eğitimin pahalı olduğunu düşünüyorsanız cehaletin faturasının farkında değilsinizdir” der Einstein. O yüzden ne pahasına olursa olsun sağlam insan yetiştirme çabası son bulmamalı. Ayrıca biliyoruz ki bir anne ne kadar erdemli ise onun yetiştireceği çocuk da o kadar erdemli olacaktır.

Bir anne kendisinde var olandan başka bir şey de veremez çocuklarına.

Bir anne olmanın bir insanın kişiliğini, hayatını, cüzzi iradesiyle de şekillenen kaderini, mutluğunu, mutsuzluğunu, onu felakete sürükleyecek olan tercihlerini, fiilerini etkilemede kilit rol oynadığının yeterince farkında  olsaydık. İnsanı “erdemli insan” olarak yetiştirmek için insana, kişiliğini şekillendireceğimiz, her verdiğimizi sorgulamadan alıp benimseyecek tertemiz safi zihinlere sahip olan çocuklara yapacağımız yatırımın ne kadar değerli olduğunu daha iyi anlardık.

Bir kadın cahil olmamalı. Cehalet vahşettir. Bir kadının cehaleti ondan doğacak niteliksiz, karaktersiz çocuklar; Kadınların cehaleti ise karaktersiz bir toplum demektir. Herkes içgüdüsel bir anneliği yapabilir ama herkes bir değerli bir insan, bir değer yetiştirecek olan anneliği yapamaz, başaramaz. 

Karakterli, anne babanın yetiştireceği bir şahsiyeti  çevresindekiler  kolay kolay bozamayacaktır. Dedik ya öğrendikleri taşa kazınmıştır kolay kolay silinmez.

Farkındayız toplum  olarak genelde  hep yakınır hep sorun odaklı düşünür, eleştiri oklarını kendimiz dışındakilere çevirmekten bıkmayız. O yüzden pek çok sorun kısır döngü halinde devam eder.

Sorunların çözüleceğine olan inacımızı yitirir yanlış kader anlayışıyla tüm sorunların üzerini ” kaderimizde varmış” deyip örter, tembelliğimizi, hatalarımızı, geliştirilmesi gereken eksikliklerimizi kadere yükler bir kenara çekiliriz. 

Biliyoruz ki aciz insanlar her zaman çözümün değil sorunun bir parçası olurlar. Çünkü çözümün bir parçası olacak cesarete sahip değildirler. Ve sadece sorunları, kusurları, konuşarak dillerini olabilecek en kötü biçimde yani  ” gıybet makinesi” olarak kullanarak çevrelerine negatif enerji yaymaktan başka bir işe yaramazlar.

Basit karakterler, düşük benlikler insanları konuşmayı çekiştirmeyi severler.  Bu yüzden bir amaç için yaşadığının bilincinde olan yüksek karakterler basit karakterlere tahammül edemezler. 

Ama yüksek karakterler olmadan basit karakterlerin yükselemeyeceğini, cehalet bataklığından kurtulamayacağını çoğu kez unuturuz.

Dürüst insan yalancıya, bilen insan cahile, içi dışı bir olan ikiyüzlüye, saf, temiz kalpli olan kurnaza, çalışkan olan tembele tahammül edemez. Ama onların elinden tutup yükseltebilecek imkân varken neden tahammül, hoşgörü ve tolerans sınırlarımızı genişletmeyip sabrımızı güçlendirmiyoruz diye düşünmek gerek.

Şahit olmak istemediğimiz manzaralara maruziyetimizi azaltmak biraz da bizim çabamıza bağlı. Yaşamımızın sirayet ettiğimiz her alanında bir etki bırakabiliyorsak ne duruyoruz ki?

Bırakabileceğimiz, sirayet ettireceğimiz onca güzellik varken arkamızda bir hoş sada bırakmak için çabalamaya değmez mi?

Rabbinden gelen “iyİliği emret, kötülüğü nehyet”  emrine itaatle bir Müslüman için çalışıp çabalamanın sınırı olamaz. 

Okuyup, öğrenmenin, öğrendikçe etrafını bir kandil gibi aydınlatmanın yaşı ve bir emekliliği olamaz.

Bu yüzden nefsimizi, enaniyetimizi susturup göremediğimiz hatalarımızın, kusurlarımızın bize gösterilmesine izin verip kendimizi gerçekçi değerlendirerek geliştirmemizin ve birilerinin gelişimine katkı sağlamamızın zamanı gelmedi mi sizce de?

Esma GÜLAÇAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Paylaş