Esma Gülaçar yazdı:” Yaşlanınca Rahat Etmek mi?”

YAŞLANINCA RAHAT ETMEK Mİ?

Yaşlanınca rahat etmek için gençliğinde çabalıyormuş insanlar. Ben bu garipsediğim durumu daha önce çok kez yaşadığım gibi yaşayarak daha iyi anlayacak veya hak verecek miyim bilmiyorum. Ömrümün yaşlılığımı görecek kadar devam edip etmeyeceğini anlamamı sağlayacak gayb bilgisinden yoksunum nasılsa. Ama yaşlılığın biyolojik olarak rahatlamaktan  ziyade  hücrelerimizin ölümüyle başlayarak oluşumunu yıllar içinde tamamlayan hastalıkların genelde  en sık görüldüğü ve nihayetinde gerçek ölümümüzle son bulacak olan bir süreç olduğunu biliyorum.  Elbetteki her insan dolayısıyla her bünye farklı olduğu için her hastalık herkeste aynı etkiyi göstermez, herkes aynı sayı ve şiddette hastalık yaşamaz. Ruh ve beden(fizyolojik) sağlığımızı korumaya yönelik aldığımız tedbirler, genetik yapı gibi pek çok etken de hastalıklarla olan ilişkimizi doğrudan etkiler. Dolayısıyla sağlıklı bir yaşlılık dönemi de geçirmek mümkün. Ama üst düzey yaşam standartları, sağlıklı bir özgeçmiş diğerlerine göre daha sağlıklı dolayısıyla daha rahat bir yaşama fırsatı sunsa da biyolojik yaşın kaçınılmaz olarak ilerlemesiyle fizyolojimizdeki yıkım işlemleri devam edecek, yaşlanmaya bağlı ilk olarak hücrelerimiz yavaş yavaş ölecek ve organlarımız, kaslarımız, kemiklerimiz, hafızamız, işitme, görme kabiliyetimiz eski gücünü yitirecektir. Acziyetimiz ve hastalıklarımız bizi ölüme yaklaştırdıkça hayattan  daha az zevk almaya başlayacağız.. Daha fazla karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. Bu yeterince gerçekçi de olmaz. Çünkü hepimiz yaratıcımızın kontrolü altındayız ve biliyorum ki o(cc) istediği kuluna mutluluğu, huzuru, refahı en güzel biçimde yaşayacak bir yaşlılık  süreci yaşatabilir. Ama insanlar neden yaşadıkları anı bırakıp en güzel günleri, ulaşacaklarının garantisini veremeyecekleri geleceğe ertelerler ki? Her yaşın, her dönemin, her sürecin kendine has güzellikleri varken gelecek kaygısıyla bugünleri feda etmenin adı: “Yaşlanınca rahat etmek için” oluyor. Ailesine,  çocuğuna vakit ayıramayacak kadar  yoğun bir tempoyla çocuklarının geleceği için çalışan babalar, çocuklarının çocukluklarına doğru düzgün şahit olamadan hızla büyüdüklerini görüyorlar. Gelecek kaygısıyla durmadan çalışan anneler uzaktan büyüttükleri,  yeterince yanlarında olamadıkları ve bu yüzden kendileriyle  sağlıklı  bir anne -çocuk bağı kuramayacakları, kendilerini özleyerek büyütecekleri çocuklarına maddi refahı sağlayabilmek için onlardan her ihtiyaç duyduklarında almaları gereken  anne sıcaklığını esirgemek zorunda kalıyorlar.

Gelecek(mi belli değil) güzel günler için.. hiç bir saati bir daha geri gelmeyecek olan bu günler acımasızca feda edilir. Paranın satın alamayacağı şeylerin varlığı anlaşılıncaya kadar. Maddi refaha kavuşmaları emeklilik zamanlarına yani yaşlılık sürecine adım atacakları zaman denk gelir. Artık yeterince zaman ayırıp sevgiyle doyuracakları çocukları büyümüş ve yuvadan uçmuş olacaktır.  Çocuklarının çocukluklarına duyulan özlemi belki de daha az görecekleri ve daha az sahiplenmek zorunda kalacakları torunları ile gidermek isteyecekler. Fizyolojik sağlığımız kadar ruh sağlığımızın da önemli olduğunu biliyorsunuzdur. Hatta ruhumuz huzur içindeyken bedensel acılarımız bile bizi daha az etkileyecektir. Bu yüzden dönüp baktığımızda maddi refah sağlanmış olsa bile hiçbir anlam ifade etmeyen, pişmanlıklarla dolu bir geçmişin birikimini yaşlılıkta yüklenip altında ezilmenin de hiçbir anlamı yoktur. Hepimiz bir yaşlı adayıyız. Ve bana sorarsanız her yaş döneminin kendine has olması gibi her bireyde farklı yaşanacak olan yaşlılık dönemi için hazırlık yapmak için en verimli dönemleri harcamak son derece anlamsız.  Ama bu dünya itibariyle bize  yeni bir kapı açmayacak olan yaşlılık dönemi için değil, yaşlılıkla kendini daha da yakından hissettirecek olan ölümümüzle başlayacak olan sonsuz hayatımız için yaşamımızın her döneminde çaba göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu dünyaya gelişimizle başlayan acizliğimiz biz büyüdükçe azalır sanır, büyükleniriz. Ama yaşlılık dönemimizle bir kul olarak acizliğimizi yine yakından hissetmeye başlarız. Böyle iken rabbin himayesi altına girmekten daha karlı, daha mantıklı bir yol mu var! Layıkıyla geçirilmiş bir gençliğin, yetişkinliğin ardından gelen yaşlılık en güzel yaşlılık olmalı. Rahat bir vicdan, ve kendisine her daim istişare edilebilecek feraset, ilim sahibi bir BÜYÜK olmak, toplumun ama en önemlisi de varlığına şükreden sevdiklerinin gözünde değerli bir şahsiyet olmak,  Ölüme yaklaştıkça ölümden korkmayan, duruşuyla ümidi simgeleyen,  Allah ı hatırlatan, yol gösteren, sohbetinden  huzur, sükunet  ve vakar süzülen, yaşamlarının en fırtınalı, en karmaşık en heyecanlı, en dehşetli hissettiren dönemlerinde hayatı anlamlandırma, karmaşaları çözümleme ve olgunlaşma çabası içinde olan gençlere, Körpe zihinlere yol gösteren, içsel çatışmalarından başarıyla çıkabilmelerine yardım ederek rehberlik eden hürmetkar, saygıdeğer bir yaşlı olabilmek için çabalamak gerek.  Ömür kotamız doluncaya kadar çabalamalıyız nasılsa doğrulukta sebat etmek için. Sürekli bir mücadele halinde olacağız nefsimizle, şeytanla, şeytanlaşmış insanlarla. Ardımızda bıraktığımız her yaşımızdan bir şeyler öğrenerek, hissemizi alarak ömür merdivenlerini tırmanmalıyız. Bitmek bilmeyen bir öğrencilik bizim yaşamımız. Sonsuz ilmin gölgesinde ömrümüz yettikçe hep bir şeyler öğreneceğiz hikmet nazarıyla  baktığımız takdirde. Hakikatler perde perde açılacak biz ona koştukça. Ve öğrendikçe artan öğrenme ihtiyacımızla biz rabbimizin sonsuz ilmi karşısında haddimizi bilecek, tevazuyu öğreneceğiz. Varoluşunu anlamlandıramayan insan mutluluğu, iç huzuru yakalayamaz. Asıl başarı, kendisine verilmiş cevherleri görüp işleyebilmek, mana objektifinden bakabilmektir. Bir hoş sada bırakmaktır ardından asıl marifet gideceği yere heybesi dolu gitmek, bıraktığı yerde dualarda anılmaktır asıl önemli olan. Bu dünyadan hissesini, dersini  almadan, bomboş bir geçmiş bırakmaktan korkalım….

Esma GÜLAÇAR

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*