Esma Gülaçar yazdı:” Sosyal Medyadaki Paylaşım Çıgınlığı”

SOSYAL MEDYADAKİ PAYLAŞIM ÇILGINLIĞI

Gösteriş hastalığını öylesine normalleştirmişiz ki ömrümüzün sürprizlerle dolu her anını  sanal alemler de kitlelere duyurma ihtiyacını duyar hale geldik. Sürü psikolojisiyle hareket edip kitlelerin yöneldiği, yönlendirildiği tarafa doğru hayatımızı şekillendirmeye çalışıp birbirini taklitten ibaret olan alışkanlıklarımızdan  sıyrılamaz  hale geldik.Her yeni başlayan akıma kendimizi kaptırdıkça  kendi özgün benliğimizi inşa etmekte gitgide zorlanıyoruz. Birilerine benzemek, birilerinin yaptığını yapmak gibi bir psikolojik zorunluluk hissini yaratan akımların  pençesinde kendi özgünlüğümüzü yitiriyor, nasıl sıradanlaştığımızı, sığlaştığımızı  göremiyoruz.   Dimdik bir duruş ve kişilik kazanabilmek için çocukluğumuzdan beri çabalar dururuz oysaki. Sarsılmamak üzere inşa edilen sağlam bir kişiliğe sahip olmak için okur, dinler, tecrübe ederiz pek çok şeyi. Ve zamanla farkına varırız ki sahip olmaya ve kazanmaya  çalıştığımız, zamanın akışına  göre değişiklik göstermeyen değerlerle süslenmiş bir  duruşun sağlamlığı; onu  elde etme yolunda gösterdiğimiz gayretin büyüklüğü kadarmış.Eğer kişiliğimizin temel taşlarını oturtulduğu o en masum ve tertemiz çocukluk yıllarımızdan itibaren bunun için bilinçli bir gayret gösterilmemişse, doğru bir yönlendirme yapılmamışsa yetişkinlikte de rüzgarın nereye eserse oraya savuracağı bir çöp misali  kendimiz olamaz, kitlelerin ve akımların yönlendirdiği biçimde şekil değiştirir dururuz.  Bugün sosyal medyayı en yararlı biçimde nasıl kullanabiliriz? kitlelere hitap edebileceğimiz bu alanda doğru ve yararlı ne yapabiliriz diye düşünen azınlığın yanında büyük çoğunluk bu  kendilerini şekilden şekle sokan sanal akımların esiri olmuş durumda. Evet bir akım başlatılır ve kitleler bunu yararlı mı, mantıklı mı, doğru mu diye sorgulamaksızın taklit etmeye başlarlar. Dilini çıkarıp yüzünü yamultarak poz verme, kafedeki koca bardaklı içeceğini, masasındaki yemeğini takipçilerinin gözüne sokarcasına görgüsüzce paylaşma, şahsi aracında yanında araç kullananan kişinin  dikkatini dağıtarak kazaya sebep olacağını düşünmeden şarkı söyleyip çekim yaparak paylaşma, daha doğar doğmaz masum savunmasız tertemiz bebekleri kötü enerjili insanların nazarlarına maruz bırakarak bebeğin(sanki şaşılacak bir olaymış gibi) ay ay büyümesini  ilan etme, her tatilde kuma uzanmış bacağını sergileme gibi gibi…Tabi tüm bunlar yapılırken bunun neden olduğu olumsuzlukları çok az  insan düşünür ve önemser.  Sosyal medyayı bilinçsizce kullanmanın oluşturduğu olumsuz neticeleri bir bir ele alalım.  Öncelikle bu platformda  çoğunluk,  olmak istediği profili yansıtır, gerçekliği tüm çıplaklığı ile göstermek istemez. Bu yüzden sürekli olarak sahip olduğu güzellikleri ve mutlu anlarını paylaşır hayatının hep güllük gülistanlık olduğu izlenimini verir. Bu izlenimi gerçek kabul eden  insanlar kendi hayatları ile kıyaslamaya giderek aradaki uçurumları görür, sahip oldukları ile yetinemeyip mutsuz olmak için bir neden oluşturmuş olurlar. Ne derler? “Çocuğu olmayan  bayanın yanında  çocukların, yetimin yanında baban, fakirin yanında malın, hastanın yanında sıhhatin, zayıfın yanında kuvvetin, mutsuzun yanında mutluluğun, mahkumun yanında hürriyetin  hakkında konuşma.” Oysaki sanal alem insanların sahip oldukları güzellikleri yarıştırdıkları bir alan haline gelmiş durumda.  Böyle davranarak  kişi karşısındaki insanın sahip olamadıklarından duyduğu acıyı derinleştirip onun canını yakarak ondan gelebilecek nazarın olumsuzluklarına müstehak hale getirmiş olur kendini. Sadece başkasının kötülüğünü isteyen kem gözlü insanlardan bize negatif enerjinin sirayet edeceğini düşünürüz ya  oysaki biz, en masum bir insanın bile canını bu şekilde  yakarak onun acılarını mutluluklarımıza dahil etmiş olacağız belki de.   Bir diğer önemli husus da sosyal medyada paylaşımlarımızla  takındığımız tavrın bizi rol model olarak gören  pek çok kişi tarafından  taklit edileceği gerçeğidir.  Burada paylaşımlarımızla  kendi saygınlığımızı, kültürel düzeyimizi, görgü seviyemizi, ahlak düzeyimizi ve en önemlisi de kişiliğimizi yansıtan, bizi tanıtan  pek çok  parçamızı yansıttığımızı unutmamalıyız.  Bize hiçbir katkısı olmayan paylaşımları tekrar tekrar yaparak  bir yenilik katmadığımız beynimizi öğüttüğümüzü, düşüncelerimizi sığlaştırdığımızı, duygularımızı fakirleştirdiğimizi, tabir caizse telefona bağlı yaşayan robotlar haline geldiğimizi görebilmeliyiz. İletişimin yetersiz bir boyutta olduğu bu alanda sevdiklerimizin mutluluklarını ve acılarını yansıtan  paylaşımlarının da  yorum kısmına bir iki cümle yazarak vazifemizi tamamladığımızı düşünüp, insani ilişkileri uzak mesafelerden sürdürerek bireyselliği ve yalnızlığı derinleştirmiş oluyoruz. Farkında mıyız bilemem ama artık insanlar birbirlerine daha az tahammül eder hale geldi. İnsanlar arasındaki sıcak samimiyetin yerini soğuk uzak  mesafeler aldı.Çok önemli bir detayı daha gözardı ediyoruz. Paylaşım çılgınlığı, enaniyeti kabartan övgü ve beğeni alma uğruna aile mahremiyeti kavramını gitgide yok etmektedir. Bir insanın herşeyini herkesin bilmesi ne kadar banal öyle değil mi? Düşünün bir kere gizemli ve saklı yanları olan, pek çok  yönüyle ulaşılmaz olan  şeyler daha çok ilgi  görür, daha çok merak edilir ve daha çok değer görür. Bizler kendi hayatımızla ilgili tüm detayları verip, hayatımızdaki her gelişmeyi hatta her anımızı paylaşarak  kimi zaman tehlikelere açık hale gelir, çoğu zaman ise saygınlığımızı yitiririz.Her gün telefonu elimize alıpta gözümüzü ve kulağımızı maruz maruz bıraktığımız görsellere ve seslere dikkat etmemiz gerekir.  Gözün gördüğü ve kulağın işittiği herşey beynimize kodlanarak bizi bir şekilde mutlaka etkiler. Gözümüzün görmek isteyip kulağımızın duymak istediklerini anlamak için ise görüp duyduklarımıza maruz kalan kişiliğimizdeki, ruh halimizdeki ve  maneviyatımızdaki değişiklikleri gözlemlemek yeterli olacaktır. Sanal camiada belli kalıplara girerek neleri pekiştirdiğimizi, nelerden ödün verdiğimizi, neleri kaybettiğimizi sorgulayıp irdelememiz gerekiyor.Bu  alışkanlığımızın bizden koparıp aldıklarını görebilmemiz gerekir. Geri dönüşü olmaksızın ömrümüzden eksilirken değer katamadığımız heba ettiğimiz saatlerimiz gibi…  Mükemmel yaratılıştaki varlığımızı heba edecek, potansiyellerimizi körelterek bizi akıl edemeyen, hissedemeyen, sorgulayamayıp analiz edemeyen şuursuz, duygusuz metalar haline getiren alışkanlıklarımıza vedâ etmemiz gerekiyor. Aksi halde yaşlandıktan sonra dönüp baktığımız yıllarımız,  bağımlısı olduğumuz  elimizdeki  telefonla   tüketilmiş heba edilmiş, kaybedilmiş yıllar olarak kalacak hafızamızda  …

Esma GÜLAÇAR 
#sosyalmedyadapaylaşımçılgınlığı#esmagülaçar#düşünceyazılarım#özenti#yitirilenömürler#farkındalık

2 yorum

  1. Esma hanım bu yazınızda gerçekten cemiyetin içinde kanayan ve irinleri akan bir yaraya değindiniz, öncelikle teşekkür eder ve yazınıza naçizane hülasa şöyle bir yorum yapmam gerekirse ; “Çağın en büyük vebasının ne olduğunu ben anladım ki, dün kısa pantolonu ile gezen çocuk dahi, köklerini ve ezelini unuttuğu şanlı ve şerefli mazisini tanımadığı, tanımak istemeyip reddettiği gibi,populerizm denen illetin batağına saplanmış çırpınarak silkelenip kurtulmak bir yana kendini kendi bataklığında(populerizm) dibe en dibe batırmaktadır. Kendisine telkin edilip öğütlenen tesirli reçeteleride reddedip kendi yarattığı sahte ve zahir ötesi dünyanın yalancılığının eteklerine tutunup ona ve o yalan dünyanın aldatıcı ve geçici heveslerine inanmaktadır.
    İlgilerinize arz ederim.
    Yunus E. GÜRÜNLÜ

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*