Esma Gülaçar yazdı: “Baktığımız Persfektifle Mana Bulan İçsel Mücadelemiz”

BAKTIĞIMIZ PERSFEKTİFLE MANA BULAN İÇSEL MÜCADELEMİZ 

Kendimle bir savaş içinde

Çıkmazlarla dolu buhranların kıskacında yorgun ve ümitsiz 

Amansız mücadelelerin karşısında 

Yenik ve acizim..

Çarpışma ve direnmenin bende bulduğu  mana

Adım atacak gücü elimden aldı

Takdir- i ilahiye sığınma derdiyle

Kavli duaya yönelmişim 

Cüzzi iradem kilitlenivermiş.

Çabaladıkça gerçekleştiremediklerimin gerçekliğine şahitlik ederken

uğruna çabaladıklarımda “fena” damgasını görmüşüm 

Düş kırıklıklarım fani

Sevinçlerim fani..

Biliyorum ki değmeyecek çabalarım

Değmeyecek fena olup yok olacak olan hiçbir şey için

Çocukluğumda aralanan bir kapıdan içeri giriverdim

Düşler dünyasında kayboldum

Büyüdükçe düşleri gerçekleştirmeye koyuldum

Ne hikmetse  hep düş kırıklıklarıyla piştim, olgunlaştım, terbiye oldum.

Ham düşlerim pişerek gerçeğe yaklaştı.

Yandıkça bir mana kazandı. 

Ve mana kazandıkça da kendinden soyutlandı, uzaklaştı.

Gerçekle bütünleşti.

Ondan geriye bana  gerçeklerin mücadele bekleyen yanı kaldı.

Oysaki yorgun, bitab bir halde  kaçıverdim gerçeklerden

Hem düşlerimden hem mücadele etmemi bekleyen gerçeklerden 

Duygularımın savaşında bir sükut bulmak istedim.

Bir sükut, bir denge, bir kararlılık.

Rabbine teslimiyetiyle hadiseler karşısında dim dik durabilen bir imandı beni diriltecek olan.

İstedim ki sonsuz sevgimi, bitmek bilmeyen mücadele şevkimi, tüm öfkemi, azmimi ve sabrımı, belki nefretimi, kararlılığımı, şefkatimi, onurumu kısaca beni varlıklarıyla donatarak “ben” yapan tüm  duygularımı ve hasiyetlerimi ebediyet yolunda sarfedeyim.

Sonu fani olana ulaşacak olan yolda  tüketmeyeyim

Ebediyet yolunda sarfedeyim ki sarfettikçe ziyadeleşsin, güç bulsun tüm latifelerim.

Fani yolda heba etmemeyim.

Gerektiği kadar sarfedeyim tüm duygularım ve filllerimle  bir değişim yaratan gücümü,

Gerektiği kadar.. 

Ulaşamadığımda yıkılmayacağım dünyevi hedeflerim olmalıydı mesela.

Yokluğundan ‘nasibim değilmiş’ deyip ardından ağlamayacağım hedefler.. 

Hissesi ve varlık cüssesi kadar anlam yükleyerek değer biçseydim herşeye.

Kaçınılmaz son olan ayrılıkla yüzleştiğimde harap olmayacağım kadar bağlanmalıydım beni birgün terkedip gidecek herşeye.

Kaybettiklerim yerine konacaksa ardından ah vah etmemeliydim.

Hata yapabilme özgürlüğümü elimden alarak her hatamda kendimi heder etmemeliydim.

Hatalarımdan ders almak yerine suçluluk prangasına esir etmemeliydim kendimi.

Ve bir gün aynaya baktığımda gözlerimde görebileceğim bir damla ışıltı bırakabilmeliydim.

Kendime rağmen değil kendimle, “kendi”liğimle oluşan sabit bir duruşla  yaşamayı öğrenmeliydim.

Kendimden kopararak sınırsızca verdiklerimin, diğergamlığımın, fedakarlığımın, tevazumun ve belki de sınırsızca sarfettiğim şefkat duygusunun bile beni bir gün tüketeceğini anlamalıydım.

Birilerinin acılarını dindirerek mutlu olabileceğimi keşfettikten sonra elimin yetişemedikleri için kendimi yıpratmanında 

manasız olduğunu görebilseydim keşke.

Omuzlarıma alıp taşımaya çalıştıklarımın kaldırabileceğim ağırlıkta olmasına dikkat etseydim.

Hafifletebilseydim keşke

Cüz’i olanı külli mertebesine çıkaran evhamlarımı.. 

Cüz’i olana cüz’i, külli olana külli bir pay biçebilseydim.

Herşeyi yerli yerine, her hasseyi layık olduğu yere koyabilecek ferasete çok önceden kavuşabilseydim keşke.

Önümde benimle çarpışmayı bekleyen her hadiseye çarpışmayla karşılık verilemeyeceğini görüp “mücadele” kavramının beni yenik düşürmesine izin vermeseydim ya!

Hey hat! alamadık bir arpa boyu yol.

Önümüze atılan taşlarla uğraşmaktan, onlara boylarından büyük manalar yüklemekten…

İstikametimizi buğulandıran sislerin dağılmasını bekleyerek sabrın hakkını verebilseydik ya…

Zahirine değil batınına vakıf olamasakta

zahire sorgusuz sualsiz itibar edenlerden olmasaydık ya

Çoğunluğun değil “tek bir”in doğrusunu esas alıp kul olma zırhını kuşanarak imtihan meydanına çıkabilseydik.

İlk kılıcı nefsimize çekerek, bizi istikametimizden saptıran tüm engellere rağmen ilerlerken, bazı engellere kılıç çekmek yerine  elinden tutarak onları  kurtarabilmenin bizi istikametimize yaklaştırdığını görebilseydik keşke.

Nefsimizden beslenen gurur, kibir, riya, hırs, nefret ve zaaflarımızı zayıflattıkça gücümüze güç katarak ulvileşeğimizi de..

Artık mücadeleme, beni yeneceğine hemen ikna olduğum karşımda duran bir dev olarak değil.

Benim ona verdiğim “dev” vasıflandırmasından ibaret olup olmadığına göre  bakmalıydım.

O bir”dev” iken ben “cüce” kalmayı mı tercih ediyordum.

Yoksa yetersizliklerime bakıp onları  geliştirerek “dev” olmayı ve dev’i cüce olarak görebilmeyi mi?

İşte tüm mesela bu

Esma GÜLAÇAR

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*