DeNiz yazdı: ” KARA KUTU “

KARA KUTU

Yağmur biterken ıslak şeyleri sever sakince rüzgar. Sağanaktan sağ çıkmış bulutlar, gökyüzünün tüttürdüğü sigaranın dumanının keyfini asarlar maviye. Cansız şehir objelerini yıkayan yağmur birkaç ağacın gövdesine dokunabildiği için şanslı hisseder. Canlı şeyleri şehirler pek sevmezler. Bir ormanın uğultusundan ağlayan yaşam unsurlarının seslerini duyabilirsiniz. Tam da baktığım pencereye dalları ile dokunan ağaçların yardım çığlıkları gibi. Doğa bizi sevmiyor… Ölgün ruhlarımızın anlık zevklerin alıcısı olduğumuzu bildiklerinden beri sevmiyorlar bizi çiçekler.

Karanlığın tövbekar günden alacağı olmalı. Yoksa günahların saatlerle işi olmamıştır. Saatler bizim yaşlanan bedenlerimizin müziğidir sadece. O bedenler ki yabancılaşmış ruhlarına bile ağır gelirken her nefes arasında ölümcül gazlarını doğaya bırakırlar. Her nefesin hayatın duruluğu kadar olağan olduğunu düşünmemiz ne büyük küstahlık. O halde ağaçların çığlığını duyabilen kimse neden kalmadı?

Gecenin yaralı kalbinde uykuya dalmış kokuşmuş bedenlerimizle daha kaç kıyamete umursamaz tebessümlerimizi bırakacağız? Açlık! Tek bildiğimiz bu. Açlıkla geceye tapınır hep sessizliğin uyuşmuş uzuvları. Çürüyen bedenler uykuya doğru gözlerini yumarken az önceki arzunun kaçıncı kaçış olduğunu hiç saymazlar. Bir Rem sürecinde kaydedilen sıradanlıkla yeni bir bilgiye yer açılır hepsi bu. İsimler, bedenler, bedenlerin izleri, izlerin acıları, acıların sessizliği kayıt sırasında öyle sıradan bir basitlikle kaydedilir ki bu detaylar uykunun umurunda bile olmaz. Hafızaya kaydedilen bir siluetten fazlası olmadığımı bilmek beni üzer miydi bilmiyorum. Belki bu da zamanın akışkanlığının alışkanlığı arasında sıradanlaşacaktır.

Bu yağan, belki de çok kısa bir süreçte anların damlayarak hayatı zamanın toprağına damıttığı bir yağmur olmalı. Beynimin kıvrımları suya dayanıksız nesneler gibi parçalanıp ufalanıyor sanki. Bir bedenin arzu nesnesi olması dışında ne işe yaradığının bir öneminin olmadığı bazı yollara çıkıyor şehrin akıntısı. Hissetmeden acı çeken sokak ışıkları gibi suyun yüzü. Her şeyin karanlık ve soğuk akıntıyla daha derin sulara yürüdüğünü bilmek hayli yıpratıcı. Kendi alacakaranlığımdan hiç çıkmamalıydım. Evet, bunu yapmalıydım. Bazı bedenler hep ıssızdır. Güneşin hiç doğmadığı bir ülke gibidir onlar. Yaşamın içinde yürüyen arzu nesnelerinin anlamı kadardır bildikleri. Bu benim alacakaranlığımdan daha soğuk ve karanlık.

Gecenin bir kapan gibi sardığı ıssız, sessiz, karanlık sular kendi kelimelerini tekrar eden bu metin kadar sığ suların öngörüsüdür. Rüzgâr olmasa belki de hiç hareket etmeyecek dağınık birikintiler gecenin siyahına taliptir. Hafif bir esintisi var bilincimin. Ruhumun derinliklerine ötelediklerimin tenine dokunuyor. Ürperme hissi ile kendini hatırlatan şeyler suyun kanını akıtıyor. Haz, bundan sonra olacakların acıtan tekrarlarını biliyor sanki. Pek çok sancılı zamanın, içimin kum saatine mahkûm olduğunu sanmak ne büyük yanılgı.

İnanmamaya olan bağlılığında bir inanç olduğunu bilebilmek için pek çok puta veda etmek gerekirken inancın yamalı entarisini giyinmek çıplak duygularıma iyi geliyor sanırım. Bir avuç huzur için bilincin yapamayacağı şey yok gibi duruyor. Estetik bir yardımseverlik söylemi arasında nasıl da ağlıyor aslında kelimelerim. Sus! En çok sen sus… Artı hayal kırıklığının çıtırdayan kemik seslerini duymak beynimin kaldıramayacağı yükseklikte bir desibelle yankılanıyor belleğimde. Sus! Acınacak kadar zayıf olmak bir tercihtir. Tercihlerin sonuçları yağmura korunmasız çıkınca ıslanmak kadar bilinir bir durumdur. O yüzden şimdi o kemiklerin sesini kes ve sus!

Bilinmeyen karanlık yüzleri de vardır her bilincin. İnsan eli değmemiş olan her şey saf ve masum değildir. Bilinmeyen bir sebeple ansızın başlayan sağanak açık yaralarımın üstünü örtmeye zaman tanımadığında kendime olan öfkemden çıkan şimşeklerden biliyorum bazılarını. İşte böyle zamanlarda ağrım, midemi bulandırıyor. En çok, en önce kendimden tiksiniyorum. ‘’Sevmek’’ diye bir şey hiç olmamışken buna inanmak ne budalalık. Aşkın tutkusal alevinde kurumak bir sağanak sonrası yeterli olmalıydı. Benim bedenim kendi üzerinize örtmeniz için tasarlanmış demek ki. Bunda anlam yükleyecek pek fazla bir şey yok aslında. Yüklemedim! Bazı hassasiyetler onarılamaz. Tamir etmeyi unuttuğum akan bir musluk kadar rahatsız edici bir damlama sesi bu. Onaracağım ve bitecek. Sonra, tatlı bir tebessümün aramız da hiçbir zaman lafı olmaz nasıl olsa.

Şimdi, cama vuran sağanağın fırtınaya kafa tutan anarşizmine hayran kalıyorum. Tüm uzuvlarımla binlerce damla ederken tek bir hayata böyle kafa tutamadım ben. Bazı gidişler için asla geç değildir. İçimde uyanan aristokrat şiirlere yavan küfürler ekliyorum. Böylesi daha çok hayattan. Hayatın çamurdan başka bir anlamı yok nasıl olsa. İçinde benim olmadığım şeylerin daha saf ve duru olduğunu söylemiyorum. Ama benim varlığım da olan bitene bir şey katmıyor. Bazen kalmak öyle manasız geliyor ki…

Teslimiyetle boyun eğdiğim anlamsız yağmurun delice ıslattığı her şeyden akan kirle içimde büyüyen yalnızlık, yalın bir çıplaklıkla önümde eğiliyor. Hiç gururu olmayan bir yalınlık görmemişliğimle ben, dehşete kapılıyorum. Kendimi içimden sıyırıp atmanın bir yolu olmalı. Hiç olabilmenin sancılı bir geçişkenlik olduğunu hiçbir edim bana söylememişti. Keşke sadece bir ağacın yaprağı olsaydım. O zaman bu kadar kalın giysilerle ruhumu giydirmek zorunda kalmazdım. O rüzgarın bir gün gelip beni dalımdan söküp alacağını bilsem de bilmesem de tek yapacağım orada öylece sallanmak olacaktı. Ruhumu her soyduğumda giydiği şeylere bu kadar alışmışken onu bu derece ürpertip üşütmek zorunda kalmayacaktım. Hayata dair tek sorumluluğum o ağacın dalında sallanmak olacaktı. Yüklerimi taşımaktan yıldığım en bıkkın zamanlardan biri bu. Biri şu tenime iğnelediğim saatleri de yıkasaydı ya… Mademki kirlenen şeylerimizden arınıyoruz neden yaşlanan içimizden de kurtulamıyoruz?

Buda sadece bir ahmak… Saatlerce susmanın hiçliğe gittiğini görebilseydi benim ruhum görürdü. Görebileceğiniz en ıssız ve sessiz kent benim içim… Sadece yağan yağmurun ıslak sesini duyabildiğiniz, kendi sesinizin bile boğulup ölebileceği kör bir kuyu orası. İşte tüm cesetleri oraya gömüyorum. Üzülmeyin… Hepinizi taşıyabilirim. Kendi ruhumu soydukça size yer açıyorum. Kendime kalan bir avuç kendimle yola devam edemezsem eğer bir gün gelip sizde kalan benlerden bir miktar isteyebilirim. O güne dek özgürsünüz!

Ah! Mary, içimdeki Frankenstein johanna’nın Heidi sini öldüreli çok oldu. Haydi, ondan da yeni bir yürüyen ceset yarat. Ben senin düşlerini ruhuma yaşatıyorum. Kelimelerimin kitaplardan doğduğu doğru olabilir ama onları yedirdiğim kuyudan kimseye bahsetmedim. Bir enkazın gecesinden asılı kalan son damlalardan yazacak daha umutlu şeyler bulunamıyor.

Deniz...

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*