Başak Arslan tahlil etti:” Bilinmeyen Adanın Öyküsü/Jose Saramago”

İnceleyen: Başak ARSLAN

Yazar: Jose Saramago

Kitap: Bilinmeyen Adanın Öyküsü

     KENDİNİ ARAMAK

Kitapla okur arasına girilmez derler. Ve her kitap okurla yeniden yazılır. Bilinmeyen adanızı keşfetmeye hazır mısınız?

Bilinmeyeni keşfedebilmek için her şeye rağmen bilinmeyen adalara varmak gerekir. 

İsmi olmayan bir ülkede ismi olmayan insanlar arasında geçiyor öykü. Bilinmeyen adaların kalmadığına inanılan bir zamanda bilinmeyen adayı arayan bir adamın hikayesi. Adam kralın kapısını çalıyor. Kral bilinmeyen hiçbir adanın kalmadığını, tüm adaların keşfedildiğini söylüyor. Bilen olsa zaten bilinmeyen olmazdı öyle değil mi? Ama adam ısrarcı. Günlerce sarayın dilekler kapısında sabahlıyor. Kral sırf adamı başından savmak için ona bir tekne veriyor. Bu arama yolculuğunda adama inanan ve eşlik eden bir kişi var. Dilekler kapısını açan, saraydaki görev zincirinin en sonunda bulunan temizlikçi kadın. 

Ve öğlene doğru tekne, hiç tayfası olmamasına rağmen bilinmeyen adayı aramak üzere denize açılıyor: 

“… Bilinmeyen Ada nihayet denize açılmış, kendini aramak amacıyla.”

Kitap bu cümleyle bitiyor. Kısacık elli sekiz sayfaya sığdırılmış kocaman bir öykü. Zaten yarısı da çizimlerle dolu.

Sayfa sayısına bakmayın çok derin anlamlar içeriyor. İnsanda büyük bir etki bırakıyor. Aslında bilinmeyen bir adayı aramakla kendimizi arama ve bulma yolculuğumuz birbirine çok benziyor.

“Adayı görmek için adadan çıkmak gerektiğini, kendimizden çıkmadıkça kendimizi görmemizin mümkün olmadığını düşünüyorum,” diyor Saramago.

Bilinmeyen adayı keşfetmek insanın kendine olan keşfi biraz da. Alt metinleri derin anlamlar içeren yer yer metaforlardan da beslenmiş bir kitap.

Saramago’nun en önemli özelliklerinden biri, nokta ve virgül dışında noktalama işareti kullanmaması. Bu kitapta da öyle bir anlatım tekniğini benimsiyor yazar. Metinler düz yazı gibi görünüyor. Benim gibi noktalama işaretlerine çok dikkat eden biriyseniz bazen metnin derinliklerinde kaybolabilirsiniz.

Diyaloglar konuşma çizgisiyle veya tırnak işaretiyle yazılmamış. İç metin halinde verilmiş. Kimi yerlerde kim ne demiş karmaşası yaşayabiliyor insan. Zaten Emrah İme (Çeviren) kitabın başına: “Yazarın kendine özgü yazım şekline sadık kalınmıştır,” diye bir not düşmüş. 

Kitapta kadın ve erkeğin toplumdaki rolleri ile ilgili belki onları inceden eleştiren cümleler de var:

“Adam için endişeleniyormuş. Birazdan güneş batacak ve adam karnı açlıktan kazınarak tekneye gelecekmiş, çünkü işten evlerine dönen erkekler, midesi olan ve karnını doyurması gereken varlıkların sadece kendilerinin olduğunu zannederler.”

Kitapta dikkatimi çeken bir husus da kahramanların isminin olmaması. Çünkü herkes olması ve gerektiği kadarıyla varlar. 

Kitabın kısa olduğuna bakmayın altını çizip yeniden okuyacağınız ders niteliğinde öyle çok söz var ki:

“Bilmiyor musun ki kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin.”

“İşte kader hep böyle davranır bizlere, hemen arkamızdadır, omzumuza dokunmak için elini çoktan ileri doğru uzatmıştır, bizlerse hala, geçti gitti, gösteri bitti, yine aynı hikâye, diye homurdanıp dururuz.”

“Mühim olan varış değil, gidiştir mi demek istiyorsun yani, kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen pek mümkün değildir.”

“Beğenmek, sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek.”

“Bazen öyle hayallerin peşine düşeriz ki burnumuzun ucundaki gerçeklerin farkına bile varmayız,” diyor temizlikçi kadın. 

Hepinizin tüm olanaksızlıklara rağmen hayallerinizin peşinden gitmesini dileğiyle…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*