Aydan Yıldız Güneş’in kaleminden ” SAATİN HİKAYESİ”

         Saniye Hanım

           Bizim saniye Hanımı herkes tanıyor sanıyorum. “Oda kim” dediğinizi duyar gibiyim. Fakat hikâyesini dinleyince; “aa, o saniyeden mi bahsetmiştiniz” diyeceğinize adım gibi eminim. Hadi şimdi gelin hikâyeye şöyle bir göz atalım. Aile fertlerini iyice bir tanıyalım. Nerede oturuyorlar, ailede kimler var ve neler yapıyorlar, kaç kişiler? tek tek öğrenelim isterseniz.

         Bizim aile tamı tamına yetmiş sekiz kişiden oluşmaktadır. Bir hayli renkli, oldukça zevkli, güzellikte, birbirine vazgeçilmez bağlarla bağlı olan mükemmel bir ailedir. Her yaptıkları iş, bir düzen içindedir. Hiç bir işi düzensiz, disiplinsiz yapmazlar. Tüm yapacaklarını saatle, dakika dakika, saniye saniye işleyerek yaparlar. Oturdukları ev ahşap bir yapıdadır dış zemini muhteşem el işleri ile süslenerek yapılmıştır. İki tarafında da altın sarısı sütunları parıl parıl parlamaktadır. En alt katına sarkıtılmış iki zincirin ucunda bekleyen ikiz kardeşler bulunmaktadır. İkisi de evi dış güçlerden kollayan birer bekçi gibidirler. Bu sevimli kardeşler bir de içeride olan biteni dışarı duyuran guguk kuşu Ahmet ile bağlantılı çalışırlar, Ahmet den aldıkları direktif görevle birlikte hareket ederler.

Guguk kuşu Ahmet ise evin en tepesinde çatıya açılan küçük bir kapısı olan çatı katında oturmaktadır. Ahmet’in görevi oldukça manidardır. Ömürden giden her altmış dakikayı her saat başı açtığı küçük tahta kapıdan, guguk guguk nidalarıyla itinayla hiç usanmadan haber verirken, şöyle diyordu;

“Uyanın artık uyanın! Hayat koşuyor ve siz hayatı yakalamakta geç kalıyorsunuz.”

Her saat başı bu sözü tekrarlıyor ve uykuda olan tüm hayat sahiplerini uyandırıp kendine getiriyordu. Hele ömürden on iki saat akıp gidince sözleri daha da bir manidar oluyordu.

“Uyanın artık uyanın! Uyumak size çok şey kaybettirdi. Ömrünüzün koskoca on iki saati geçip gitti. Takvimler yapraklarından birini daha sonbaharın kucağına düşürdü. Bu hayata uyumak için mi geldiniz sanıyorsunuz? Oysa siz uyurken dünyada çok şey gelişti, kimi öldü, kimi düştü, kimi kalktı, kimi zulme uğradı ve kimi de dünyaya ilk kez merhaba dedi. Kimileri evrenin bir köşesinde kurtarılmayı diledi. Kimileri siz uyurken sizden imdat istedi. Siz uyurken! Dünya koskoca hayat sahiplerini devir dayım etti. Oysa siz hep uyuyorsunuz. Ayakta olsanız da uyuyorsunuz. Ya uykudasınız ya eğlencede, bu âlemi sadece yemek içmek, eğlenmek ve uykudan ibaret mi sanıyorsunuz? Eğer öyle sanıyorsanız gerçekten uyuyorsunuz. Yok yok! Bu değil hayatta olmanın manası bu değil. Fani âlemin faniliğinde yok olmaya ve ebedi âlemin kucağında yeniden doğmaya gebe olan bu kâinat size bir şey anlatmıyor mu? Bu dünyada maddeden başka hasbi hal olacağınız bir şey yok mu? Her sonbahar ölen yeşil yapraklar, her baharda tekrar yeşerirken, baharı getirenin gücünü ve yeniden doğuşun mucizesini hissettirmiyor mu? Her toprağa düşen tohum, fidan olup ağaç olmaya ulaşırken, dallarında binlerce meyveler ile donatılırken, size yüce bir varlığı anlatıyor mu? Bakın eğer zaman çabuk geçiyor diye bana kızıyorsanız, sakın kızmayın! Saniye büyük bir güce kul olmuş hızla dönüyor. Her şey onun sorumluluğunda ben tamamen masumum. Gecenin bu vaktinde başınızı şişiriyorum belki biliyorum lakin benim görevim uyandırmak! O yüzden sürçü lisan oldu ise af ola derken, diyorum ki, hadi uyanın artık lütfen uyanın!”

Guguk kuşunu bir tek cani gönülden dinleyen sadece Saniye oluyordu, onu bir tek gerçekten anlayan da Saniyeydi. O sadece dönüyordu guguk kuşu anlatıyordu. O anlattıkça saniye edebe bürünüyordu, hakikate bürünüyordu. Saniye guguk kuşu Ahmet’i dinlerken, aşka gelip naz ende dönüşlerde kaybolur gibi hiç durmadan dönüyor dönüyordu. Hiç bir yerde bir çay molası dahi vermeden, gözlerini şevkle kapamış sadece dönüyordu. Ahmet; Saniye ye aşk oluyor, ney oluyor, mey oluyor şevk ve huşu oluyordu. Saniye ye, neden döndüğünü sormayın sakın! Size asla cevap vermeyecektir çünkü onun tek aşkı dönmek ve ulaşılacak yere ulaşmak, ulaşması gerekenleri ulaşacağı yere ulaştırmaktır.  Belki bir gün onun da görevi bitecek ancak tüm canlıyı ulaşılacak yere ulaştırdığında ve en son kendini de aşkın kollarına bıraktığında sona erecektir. Saniyeyle iyi geçinmek lazım, Allahtan pervane misali dönmüyor, ya öyle dönseydi, göz açıp kapayana kadar her şey doğup yeşerip ölseydi; sanırım hiç bir şeyin anlamı ve manası kalmazdı.

            Bu koca ailenin her ferdi çok önemli ve manidardı. Oturdukları ahşap binanın bahçesi oldukça genişti ve etrafında konuşlanmış on iki kardeş yaşamaktaydı. Her birinin Saniye adında beş çocuğu vardı. Kardeşleri Saniye ye o kadar çok değer veriyorlardı ki, onlar için koskoca ve yusyuvarlak dünyalarının merkezinde sadece tek Saniye vardı. Onsuz bir dünyaları olamazdı. Her şeyiyle ona bağlıydılar ve hayatları onu takdirle geçiyordu. On iki kardeşin gözü sadece Saniye ile görüyor ve kalbi sadece Saniye ile atıyordu. Saniyeyle düşünüp Saniye ile bakıyorlardı. Saniyenin yükünün büyüklüğünü bildikleri için, ona ettikleri tüm takdiri yetersiz sayıp on iki kardeşin her biri beşer tane evlatlarında onun ismini yaşatıyorlardı. On iki ağızın her biri altmış çocuğa sevgiyle hep Saniye diye sesleniliyordu. Buda onun değerinin ne kadar önemli olduğunu çok güzel anlatıyordu.

Tam altmış torunu olan anne ve baba inanılmaz mutluluk içindeydiler. Anne; her gün gece gündüz evladı olan saatler için hiç yorulmadan, Saniyenin tik tak sesleri eşliğinde dans edercesine dolaşır, evlatlarının her birini altmış dakikada bir ziyaret ederek durumlarını kontrol edip babalarına gösteriyordu. Baba ise; anneden daha yaşlı olduğundan anneyle, aynı kardeşte buluşmaları öyle çabuk olmuyordu. Onun gelişi bazen beş dakikayla bir saat arasında değişiyordu. Anne ile baba aynı kardeşte buluştuklarında ise, beş dakika sevgi gösterisi içinde dans gösterisi oluyordu. Babaları her evladın saçını okşayıp sevgisini ve yanında olduklarını belirtikçe, torunları saniyecikler dede ve ninelerinin sevgisiyle coşkuyla kendilerine el sallıyorlardı. Çocuklarının mutluluğunu onaylayıp belirledikten sonra babaları, annelerine sarılarak mutlulukla diğer kardeşe doğru yola çıkıyorlardı.

 Anne ve baba sadece bir çocuklarında birlikte hareket edebiliyorlardı. On ikinci çocukları olan on ikinin üzerinde özenle buluşuyorlardı. Onlar için on ikinci kardeş yolun yarısıydı, en tepe merkeziydi. Ona ulaştıklarında yolun yarısını bitirmiş sanki diğerlerine ulaşmak kolaylaşmış gibi oluyordu. On ikinci çocuklarının karşısında yaptıkları dansı tüm kardeşler bütün güzelliğiyle seyrediyordu. En coşkulu ve en hızlı görevse burada Saniyeye aitti. Yeğenleri olan küçük Saniyecikleri tek tek ziyaret edip, başlarını okşayarak geçiyordu onun hiç fazla vakti yoktu. Anne ve babası bunu saat başı yaparken o sürekli dönüp durmadan usanmadan büyük bir sevgiyle defalarca yapıyordu. Anne ve babasını da sevgiyle döndürüp dolaştıran sadece saniyeydi. O olmasaydı anne ve babası bunu başaramazlardı. Saniyenin önemi çok büyüktü.

       Akrep ve yelkovan olan anne ve babası her çocuğuyla buluştuğu anda, her saat başı çatı kapısını açarak, seslenen guguk kuşu Ahmet. O güzel guguk sesiyle tüm kardeşlerin ailesine sevgi ile saygılarını sunmalarını sağlıyordu. Her buluşma anında, zincirin ucunda ki, ikiz kardeşlerin mutluluğu görülmeye değerdi. En alt katta olmalarına rağmen buluşma anını haber alır almaz, adeta ikisi de naz ende birer vals dansı yapar gibiydiler. Art arda gonk sesleriyle ortalığı adeta çınlatırlarken, buna bir de guguk kuşu Ahmet eklenince tam cümbüş oluveriyordu her yan. Saniyecikler hep bir ağızdan haykırıyorlardı.

 “yaşasın akrep! Yaşasın yelkovan! Yaşasın saniye! Yaşasın Ahmet! Yaşasın gonk kardeşler! Yaşasın tüm saatler ve saniyecikler yaşasın!”

           Kardeşlerden sadece Saniye evlenmemişti. Çünkü ailesi onsuz yapamazdı. Kendisini anne babasına adamış fedakârlıkla onların etrafında dönüp dolaşıyordu. Anne ve babasına verdiği tik tak seslerinin ahengiyle, onların bitmeyen aşkına valsına şahitlik ediyordu. Bu onun için inanılmaz bir mutluluktu bitmeyen bir aşk şarkısı gibiydi. Bu mutluluk kendisine yetiyordu. Bitmeyen bu aşkı ebediyen taşıma şevkine ve mutluluğuna müşerref olmakla sonsuz mutluydu zaten. Saniyenin her tik tak sesi sanki müzik nazariyatında bulunan Nim sofyan usulünü andırır gibiydi. (tik- tak- sol-la -düm tek)der gibiydi. Saniye bir Mevlevi ayininde dönen dervişler misali dönerken, hayatın geçip gittiğini de anlatıyordu. Kalp atışlarının sayılı olduğunu bildiriyordu. Hep durmadan usanmadan, dönüyor dönüyordu. Sanki her şeyi sonsuz bir evrene hızlıca taşımak için mücadele ediyordu.

 Bu ahşap binada adeta bir orkestra yaşıyordu. Her zorluğun altından birlikte kalkan, çok mutlu çok önemli bir muhteşemlik yaşıyordu. Onlar başarmıştı bunu, hiç kavga etmeden hayatı ve görevlerini paylaşarak, hepsi bir arada mutlu mesut, dünya misali dönüp duruyorlardı. Her şeyin döndüğü gibi onlarda hep dönüyorlardı. Onların bu dönüşüne dayanamayan yıllar her dört ayda bir mevsiminin çocuklarını dünyaya getiriyorlardı. Sonbahar, kış, ilkbahar, yaz.

Aydan Yıldız Güneş

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*