Aydan Yıldız Güneş yazdı: “Yirmi Hayat Tek İnsan”

Usta bir senaristi, birçok film yönetmenine senaryo hazırlayıp ismini duyurmuş ve birçok başarıya imza atmıştı. Nedense öyle bir an gelmişti ki, sanki nutku tutulmuş, kalemi kırılmış gibiydi, adeta hiçbir şey üretemez hale gelmişti. Hâlbuki iyi bir gözlemciydi, nedenini bilmediği bir durgunluk yaşıyordu, sanki çevresindeki onca insan, ona bir şey ifade etmez hale gelmişti. Sanki koskoca dünyada uyduracak bir hikâye kalmamış, malzeme deposu tükenmiş, ilham perileri onu terk etmiş gibiydi. İçine kapanmış, bu duruma nasıl bir çare bulacağını düşünüyordu. En kısa zamanda bir şeyler üretmeliydi, aksi takdirde onun için çok kötü olabilirdi, henüz emekli bile değildi. Geçimini nasıl sağlayacaktı? Bir an kendini haberlerde hayal etti. “Ünlü senarist son zamanlarda maddi sıkıntılar yaşamaktaydı. Bu hali kabullenemeyen senarist, evine kapanmış, kimseyle de görüşmüyordu.  Son zamanlarda hiçbir senaryo çalışması da yapamayan senarist;  hasta yatağında komşularının ambulansa haberdar edişiyle, devlet hastanesine kaldırıldı. Duyarlı sanat camiasına duyurulur, son zamanlarda maddi sıkıntılar çeken senarist, hastane masraflarına desteğinizi bekliyor.” Birden oturduğu yerden doğruldu. “ Yok, yok ben böyle olmamalıyım hayali bile ne kadar kötü, bir çözüm bulmalıyım, of! Sanki beynim durmuş, nü zül çökmüş gibi kıpırdayamıyorum. Bu duruma düşmeden bir şeyler yapmam lazım. Aslında bu halimi de, yazıp beyaz perdeye aktarabilirim de, ama şimdi durumumu çoğu yönetmen biliyor, herkes ben olduğumu anlarsa sosyeteye bir güzel rezil edip, paramı da vermezler. Yok, başka bir çözüm olmalı.” Birden kafasında bir ışık yandı; “Evet, evet buldumm neden olmasın ki? Denemekte fayda var” dedi. “ Özel kurumlar, devlet kurumları hiç fark etmez, başvurup bilgilerimi aktarmak ve öğrenci yetiştirmek istiyorum, diye bir dilekçe yazdım mı?  İlla ki bir yerden olumlu bir cevap alırım.” “  Bu iş bir olursa oy oy oy gelsin malzemeler sinemalara boy, boy senaryo hazırlarım. Üstelik üstüne bir de para kazanırım, birkaç kural öğrettim mi? Öğrencilere bitti gitti. Böyle bir ders de yok baya ilgi çekici olur.” Evet, evet” dedi ve kararını vermişti. Hemen en temiz, ütülü giysilerini giyip emelinin ardından yola çıkmıştı. Düşündüğü kurumlara başvurma işlemine başlamıştı. Kendini tanıtıp projesinden bahsediyor, dilekçesini sunuyordu. Her kurum aynı cevabı veriyordu. “ Biz değerlendirmeye alıp size bildireceğiz Beyefendi, iyi günler.” “İyi günler efendim” dedikten sonra bazen ümit edip bazen de ümitsiz düşünerek kimselerle konuşmadan doğruca evine dönmüş ve heyecanla bir haftayı nasıl geçirebileceğini düşünüyordu.

            Bir hafta bir yıl gibi gelmişti, nihayet beklenen gün dolmuş ve telefonu çalmıştı. Başvuruların birinden cevap gelmişti,  Bir çırpıda açıverdi,  “buyurun efendim dedi.”                    “ Efendim başvurunuz onaylandı, müdürlerimiz sizinle konuşmak istiyorlar. Yapacağınız dersler için sitemizde ilan verilecek, yirmi öğrenciniz oluşunca ders vermeye başlayacaksınız.” “Çok teşekkürler efendim en kısa zamanda görüşmeye geleceğim görüşmek üzere hoşça kalın” dedikten sonra el acele şık ütülü bir başka kıyafet çıkarıp giyindi, fırlar gibi evden çıktı. Otobüse binip kuruma gitti, girişteki memurla görüştükten sonra müdürlerin odasına alındı. Beş kişilik toplantı masası vardı ve hemen masaya buyur edildi. Her şey görüşüldü ve imzalar atıldı, sadece ilanla öğrenci toplamak kalmıştı. Beklediği gibi ilgi büyük olmuş on gün dolmadan öğrenciler toparlanmıştı, hatta fazla başvuru olmuş hepsi kayıta alınamamıştı.  Nihayet sınıf hazırlanmış ve dersler başlamıştı. Senarist artık bir ders veren hocadır, önce öğrencilere kendini tanıttı hayatıyla ve yaşadıklarıyla alakalı bilgiler anlattı. Yazdığı senaryoları ve kazandığı başarıları, çekilenfilmleri anlattı. Dikkatle onu dinleyen öğrencilere; “ Bakın arkadaşlar hepiniz senaryo yazabilirsiniz çok zor değil, işe önce kendi hayatınızdan başlayabilirsiniz. Kimse sizin hayatınız olduğunu bilemez. En güzel deneme sizin hayatınızdır kim bilir? Belki de hayatınız ödüllü bir filim olup, size Şan şöhret para kapılarını açabilir. Ben önce kendi hayatımdan başlamıştım yazmaya ve hayatımı anlatırken şeffaf oldum. Bu ayıp, şu günah diye düşünmeden yazdım, sanat uğruna kendi hayatımı kullandım ama kimse benim hayatım olduğunu hiçbir zaman bilmedi. Ben ilk başarımı kendi hayatımla yakaladım, sizde böyle yapabilirsiniz. Hepinizin bir hikâyesi var ve herkes bir kitap gibi değerlidir, o halde hepiniz hayatından bir sayfa istesem yazar mısınız? Korkmadan cesurca yazın, başarı için yazın, sanat için yazın. Hadi bakalım ben her şeyimi anlattım ve size verdiğim sırları sadece siz biliyorsunuz, başkası da bilmeyecek eminim. Sizlerin yazacakları da bende sır olarak kalacak aramızda sır gibi sakladıklarımız bizim şan şöhret kapımız olacak. Bakalım en güzel şekilde kim anlatacak hayatını? Yalnız giz sır istemiyorum sizin gizlediğiniz bir konu senaryoda en vurucu yer olabilir. Siz bilemezsiniz ben hepsini tek tek değerlendirmeye alacağım,  yalnız özetleyerek ve şeffaf olarak istiyorum hadi herkese kolay gelsin.”  Öğrenciler büyük bir hevesle yazmaya başladılar

        İki saat boyunca titizlik ve sessizlik içinde hayatlarının özetini kalemle kâğıda aktarıyorlardı. Üçüncü saat artık ders bitimine yaklaşılıyordu, hepsinin kalemleri inmişti. “Evet, arkadaşlar değerlendirmek üzere yazılarınızı topluyorum. Yalnız, içinizden birinizinkini ayırıyorum şimdi hemen burada okuyup canlı değerlendirmesini birlikte yapıyoruz. Evettt bakalım ilk değerlendirme şansı kime kısmet olacak? Hepinizinkini burada değerlendirmek vakte sığmayacağı için ben diğerlerine evde göz gezdirip her hafta birlikte burada bir kaçını değerlendireceğiz. Vaktimizin geri kalan kısmında teori bilgiler öğrenip usta bir senarist nasıl olur birlikte öğreneceğiz. Evet, içlerinden seçiyorummm filiz hanım çıktı, lütfen okur musunuz Hanımefendi?” “Hocam ben, ben okumasam lütfen buna hazır değilim.”  “Aaa olmadı şimdi, özgüven istiyorum o olmadan hiçbir şey başaramayız ayrıca herkes okuyacak. Bu gün şans sana çıktı senin yerinde olmak isteyen on dokuz kişi var değil mi? Ayrıca biz bizeyiz. ” “Haklısınız hocam okumaya çalışayım.” Filiz Hanım çaresiz başladı, utanıp kızarıyordu, sesi titriyordu, bir ara sus pus olmuştu, her kes bekliyordu, Hoca hemen müdahale etti. “ Hadi ama vakit sınırlı biliyorsunuz arkadaşlar, ne demiştik? Gizlediğiniz bir şey size en büyük kapıları açabilir. “Evet, sizi dinliyorum.”                                           Filiz Hanım dokuz yaşında uğradığı tecavüz olayını okurken kıpkırmızı olmuş boğulurcasına konuşuyor ve gözlerinden yaşlar akıyordu. İlk senaryo denemesi onu çok fazla hırpalasa da, yazmıştı bir kere ağlayarak nihayet sonunu getirdi. Yüzü renkten renge girmiş, utancından kafasını kaldırıp kimseye bakamıyordu. Sanki suçlu kendisiymiş gibi, başını yok olmak istercesine, eğdi, eğdi, keşke kaplumbağa gibi kabuğu olsaydı, her şeyini içine koysaydı. Ona kimse ulaşamasaydı, gün gibi insanların içinde olmak canını çok acıtıyordu. Şimdi ne olacaktı ki, sırrını bilenler, onu kardeşçe duygularla sarmalayım teselli mi edeceklerdi?  Sınıfta büyük bir sessizlik olmuştu, kimi Filiz Hanıma acıyarak bakmış kimi de, salyalarını akıtarak bakmıştı. Senarist sessizliği alkışlar bozup;                                                                                                            

“Cesaretinize hayran kaldım, işte bu! Mahremiyet duygularını kaldırırsak daha inandırıcı daha vurucu şeyler yakalayabiliriz. Sizi ağlatan şu olay, hayatınızın dönüm noktası olup, size şan şöhret olarak geri dönebilir.  Şu an o pis herif burada olsaydı emin olun yirmi bir kişi onu linç ederdik, çok üzüldük tabii ki, lütfen sizde üzülmeyin yazmak acınızı hafifletir,  insan insanın derdini alır. Güzellikler paylaştıkça çoğalır acılar paylaştıkça azalır. Hadi bakalımmm haftaya görüşmek üzere bu cesareti hepinizden bekliyorum.” Filiz Hanım en önden fırladı harap durumdaydı, asansörü bekliyordu, ardından sınıftan bir erkek arkadaşta koşar adımlarla çıktı. Asansör geldiği gibi içine atladı, kapı kapanmadan sınıf arkadaşı da binmişti. Kızcağıza kötü bakıyordu birden sarıldı onu sıkıştırıp öpmeye başladı. Filizin yaşadığı felaket onun umurunda değildi. O şimdi anın tadını çıkarmak istiyordu, o zaman çocuktu, ama şimdi koca kız olmuş artık mutlu olmayı bilir diye düşünüyordu. Filiz Hanım artık güçsüz bir çocuk değildi, önce onun kolunu olan gücüyle ısırıverdi, sonrada belden aşağı sert tekmeler indirdi. Delikanlı canının yanmasına aldırış etmiyordu, bu arada nihayet asansör çıkışa gelmişti. Filiz Hanım açılan kapıdan fırladı, yüzsüz delikanlı, canı acıdığı halde, hala Filiz Hanımın ardından bakıyordu. Filiz Hanım tekrar canının yanmasına izin vermese de, hem utanmış hem de sinirden kıpkırmızı olmuştu. Yine de kimsenin kendisini tekrar perişan etmesine izin vermemişti. Bu densiz insanın hareketinden oldukça sarsılmış beyni karışmıştı. Keşke yer yarılsaydı da içine girseydi, keşke hiç yazmış olmasaydı, ya da hiç okumasaydı, çok pişmandı. Çıkıştaki memur, kendisine iyi akşamlar demek için başını kaldırınca, Filiz Hanımın perişanlığını fark eder. Bu arada terbiyesiz delikanlı ise kaçar adımlarla koşarak kapıdan çıkar, Filiz Hanım, korkuyla memur gişesine doğru koşar. Memur bir şeyler olduğunu hissedip ayağa kalkar ve Filiz Hanıma;  “Hayırdır Hanımefendi ne oldu, sizi rahatsız eden bir şey mi oldu, o genç neden kaçıyordu? Neden bu kadar korktunuz ki, şöyle oturun isterseniz size su getireyim.”  “ Şey yok ben o çocuğu tanımıyorum, niye koştuğunu bilmiyorum, sanırım tansiyonum çıktı.” “İsterseniz müdüre hanımın odasında biraz dinlenin size yardım etmemi ister misiniz? iyi görünmüyorsunuz da.” “Yok, yok lavaboya gidip yüzümü yıkayınca geçer” “peki siz bilirsiniz lavabo koridorun sonunda sağda, geçmiş olsun.”  “Teşekkür ederim” Koşar adımlarla yürüdü, çabucak yüzünü yıkayan Filiz Hanım artık buradan bir an önce çıkıp gitmek istiyordu. Bir yandan da ya sapık çocuk dışarıda bir köşede bekliyorsa diye düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Yüzüne tokat gibi attığı sudan kaç avuç fırlatmıştı bilmiyordu, bir çözüm düşünüyordu, otobüse kadar birinden yardım istemeliydi. Memurdan yardım istemekten başka çaresi kalmamıştı, bir an önce evine gitmek istiyordu. Yavaş yavaş yürüyerek memurun yanına geldiğinde; “Hanımefendi nasıl oldunuz? Doktor ihtiyacınız varsa lütfen söyleyin, bende şimdi çıkmak üzereyim, hastaneye kadar eşlik ederim isterseniz.” “Çok teşekkür ederim memur bey pekiyi değilim gibi, ailemi aradım ineceğim duraktan beni alacaklar. Otobüse kadar beni getirirseniz çok sevinirim.” “Tabii isterseniz otobüste eşlik edeyim çok mu uzakta mı oturuyorsunuz? Ailenize teslim edelim sizi sağ salim, nede olsa bizim öğrencimizsiniz.”   “Yok, sağ olun otobüse getirmeniz kâfi zaten iki durak sonra ineceğim, babam orada bekliyor.” “Peki, o zaman hemen çıkalım.” Memur kapıyı kilitledi, otobüs durağı hemen kurs gördükleri yerin karşısındaydı. Şansına yirmi sekiz numaralı otobüs hemen gelmişti, hiç beklemeden otobüse binmesine yardım eden memur, Filiz Hanımı boş bir koltuğa oturtup, hoşça kal deyip inmişti. Filiz Hanımın artık içi rahatlamış, derin bir nefes almıştı, buraya bir daha gelmek istemiyordu. Evine geldiğinde direk odasına kapandı kimseyle konuşmadı. Yemedi, içmedi, günlerce odasında sessizce yattı. Ev halkına hasta olduğunu kimseye geçmesin diye dışarı çıkmadığını söyledi.

         Ders günü gelmişti hoca sınıfa girip yoklamayı alınca, Filiz Hanımın olmadığını gördü. “Arkadaşlar filiz hanım yok mu?” Yaptığından bir nebze utanmayan genç cevapladı. “Hocam yaşantısını anlattığı için çok üzülmüş ve utanmış bana artık gelemeyeceğim siz hocaya söylersiniz dedi.” “Hay Allah keşke okutmasaydım üzüldüm şimdi, neyse ben kendisini telefonla arar belki gelmesi için ikna ederim. Ayrıca tüm yazılan hayat hikâyelerini bu akşam yırtıp atıyorum, galiba hata yaptım. Bir öğrencimi kaybetmektense en doğrusu bu sanırım. Henüz hepsine bakamadım lakin belki sizi de üzecek bir geçmişiniz vardır okursunuz bide sizi kaybetmeyelim. Şayet arkadaşınızı gelmeye razı edersem, sizden bu hadiseyi tamamıyla unutmanızı istiyorum. Neyse eveeet bu gün ki dersimize geçelim arkadaşlar daha çok yolumuz var. Bundan sonra her kes serbest yazdırdığım teori bilgilerini baz alarak istediğiniz şekilde, kişilerle, akraba, dost arkadaş her kim aklınıza ne geliyorsa yazmanızı bekliyorum.”

       Kış boyu dersler bu şekilde devam etmişti, türlü hikâyeler senaryolar ortaya çıkmış, hocanın dosyasına dolmuştu. Senarist arayacağını söylediği halde Filiz Hanımı hiç arayıp sormamıştı. O alacağını almıştı arama ihtiyacı duymuyordu, onun onurunun yara alması da senaristin çok umurunda değildi. Nihayet kurs bitmişti, sertifikalar dağıtıldı, hoca her kesi tebrik etti. “Arkadaşlar kurs boyunca çok şey öğrendiniz, sizden güçlü senaryolar hazırlamanızı bekliyorum. Senaryo sizden yönetmenlerle tanıştırmak benden, sizi ben lanse edeceğim,  daima yanınızdayım, görüşmek ümidiyle herkese iyi tatiller diyorum. Seneye kursumuz devam ederse haberleşiriz hoşça kalın.”  Herkes ayrılıp giderken senarist oldukça mutluydu. Malzeme heybesi baya bir dolmuştu, bu arada yirmi öğrencinin hayatı yazılarını söylediği gibi atmamıştı. Toparlamış hepsinin üzerinde çalışmış ve herkesin hayatından en vurucu parçaları alarak, büyük kadrolu muhteşem denecek güzellikte senaryoyu hazırlamıştı. Sene boyunca öğrencilerin yazdığı senaryoları da dosya haline getirmiş, oradan da eklemeler yapıp filmi iyice zenginleştirmişti.  Her insan ayrı bir kitap, ayrı bir dünya, ayrı bir filim demekti onun için, şimdi senaryosunu yönetmenlere sunacağı günün heyecanını yaşıyordu. Bu senaryo onun yeniden doğuşu olacaktı. Önce senaryosunu notere tasdikledikten sonra yönetmenlerin kapısını çaldı.

Hoş beşler, sohbetler onu tekrar aralarında gördükleri için mutlu olduğunu söyleyenler, çaylar, kahveler derken birçok yönetmen gezerek. (Yirmi hayat tek insan) isimli senaryosunu birkaç tanıdığı yönetmene ayrı ayrı takdim etti. Sonunda bir film şirketiyle anlaşarak, geniş bir oyuncu kadrosuyla film çalışmalarına başlamıştı. Ortaya çıkması bir ayı alacaktı, Senarist paranın bir kısmını almış hedefine ulaşmıştı, diğer kısmını da film gösterime girince alacaktı.

          O yıl film gösterime girmişti, (Yirmi hayat tek insan) yılın en güzel film ödülünü ve en güzel senaryo ödülünü almıştı.  Senarist mutluluktan uçuyordu, paraya para demiyor adeta saçarcasına harcıyordu. İlk işi parasız kalınca sattığı arabayı almak, üstünü başını yenilemek ve eğlence yerlerinde boy göstermek olmuştu. Hemen bir sevgili bulmuş hayatını eğlencenin dibine vurarak çıkarıyordu. Bu güne kadar kazandığının yüz katını kazanmış, (Yirmi hayat tek insan) onun yeniden doğuşu olmuştu. Belki senaryo sahipleri bu filimi görüp seyredebilirlerdi, kendilerinden bir parça görebilirlerdi, fakat bu benim hayatım diyemezlerdi. Ne yazık ki Senaryoya malzeme olduklarından haberleri yoktu, kim bilir belki de hiç olmayacaktı? Çünkü en vurucu taraflar kullanılmıştı kullanılmasına lakin yaşananları karıştırıp faillerinin yerlerini değiştirmişti. Kendi ilhamını da, sanatını da ekleyince ortaya muhteşem dev bir eser çıkmıştı. Şimdi o insanların hayatlarını, karşılıksız satın alıp, aslında onlara ait olan parayı, hak etmediği halde vicdansızca yiyip içiyordu. Onların mahremiyetleri, acıları, yoksullukları ve hayalleri onun sofrasına meze olmuştu.  

         O gece sevgilisiyle çılgınlar gibi alkol tüketmişlerdi. Senarist birden fenalaşıp yere yığıldı. Nefes alamıyordu, kadın gömleğinin yakasını açtı, garson ambulans çağırdı. Acil olarak hastaneye götürülürken kadında yanından ayrılmıyordu. Hastaneye gelir gelmez acil müdahale odasına aldılar. Koluna serum bağladılar, ağzına oksijen maskesini taktılar. Şu an için beklemekten başka yapılacak bir çare olmadığını söylediler. Kadın çaresiz sandalyenin üzerinde oturmuş sürekli camdan onu kontrol ediyordu, bir ara uyuya kalmıştı ki, olanları görememişti. Senarist odada yapayalnızdı. Birden korkuyla gözlerini açtı yirmi öğrenci karşısındaydı, Filiz Hanım, senaristin dilini elindeki usturayla kesip attı. Kimi boğazını sıkıyordu, kimi parmaklarını kırıyor, kimisi de saçlarını yoluyordu. Bir anda saldırıya uğramıştı, dayanılmaz acılar içindeydi, ağzından burnundan kan geliyordu, gözleri korkuyla dışarı fırlamış her yanı kan içindeydi. Bağıramıyor, kıpırdayamıyordu, oksijen maskesi yere düşmüştü. Yediği haram paralar onu yerden yere vurmuşçasına senaryonun gerçek sahiplerinin hayalleriyle can veriyordu. Bu boğuşma fazla uzun sürmemiş senarist acılar içinde can vermişti. Olaydan yarım saat sonra hemşire serum kontrolü için odaya girdiğinde, gördüğü manzara karşısında dehşetle bağırarak doktorun odasına koşmuştu. Korkudan şok olmuş küçük dilini yutmuşçasına doktora anlatmakta zorlanıyordu, doktor hemşirenin dehşetine pek anlam veremese de, kötü bir şey olduğunu anlamıştı. Hemşireyi şoktan çıkarmak için yüzüne küçük bir tokat atmıştı, kendisine gelmesi için müdahale ettikten sonra ne olduğunu öğrenip odaya koşmuştu. Doktor gördüğü manzara karşısında şaşkına dönmüştü. Senaristin gözleri yerinden fırlamış her yanı kan içinde, dili de kanlı bir şekilde yerde yatıyordu. Oksijen maskesi yerlerde, serum iğnesi kalbine saplanmış, şişeside kafasında parçalanmıştı. Doktor odadan fırlayıp sandalyede uyuyan kadının yanına gitti, kadını hızla dürttü. “Hanım efendi kalkar mısınız, lütfen siz gerçekten uyuyor musunuz, burada olanlardan haberiniz var mı?” Kadın dehşete düşmüş gibi kalktı, ne olduğunu anlamak için doktorun gözlerine şuursuzca baktı. “Şey ben uyumuşum da bir şey mi oldu?”  “Hanımefendi siz eşinizi böylemi beklediniz, lütfen odanın haline bir bakar mısınız? Burada sizden başka kimse yok kim yaptı bu felaketi eşinize?”  “Ben bilmiyorum o benim eşim değil arkadaşım oluyor, ben hiçbir şey görmedim inanın bana.”  “Ben polis çağırıyorum lütfen sizde bir yere ayrılmayın.” Doktor telefonla polisi ararken kadında gözünün ucuyla odaya bakınca, gördüğü manzara karşısında donup kalmıştı. Çok geçmeden polis olayın olduğu odadaydı. Uzun incelemeler yapılmış, hastanede herkes araştırılıp parmak izi alınmış hiç kimsenin parmak izine rastlanamamıştı. Olay saatinde kimsenin orada olmamayışı, sadece kadının orada oluşu, bütün kuşkuları üzerine çektirip, hapis olmasına sebebiyet vermişti. Böylece ilahi adalet yerini bulup, senaristin hevesini kursağında bırakıp cezasını vermişti. Senaryonun kaymağını yiyip keyfini süremeyen senarist, yirmi insanın hayatını çalmanın bedelini felaket bir ölümle ödemişti.

Aydan Yıldız Güneş

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*