Aydan Yıldız Güneş yazdı: ” UYUSAM GEÇER Mİ ? “

HİKAYE

Kurtulmuştuk şimdi. Peki ya bundan sonra ne olacaktı? Kaybettiğimiz düzenimizi nasıl tekrar kuracaktık? Canımızı kurtarırken, evimizi, barkımızı, vatanımızı, eşimizi, dostumuzu kaybetmiştik. Bir zamanlar yurdumuzda ağalar, paşalar gibi yaşarken, bugün başkalarının memleketine sığınıp dilenir olmuştuk. Sanki kaçıp kurtulmakla, gerçekten kurtulmuş muyduk? Kimilerinin sözleri ok gibi deliyor yüreğimizi: “Ne işi var bunların bizim memleketimizde?” Kimisi acıyıp yiyecek uzatıyor, kimisi de para uzatıyor, kimi de sözleriyle dövüyordu bizi. Bu yaşadıklarımızın ne kadar ağır ne kadar acı olduğunu hiç kimse yaşamadan anlayamaz. Bu kurtuluş değildi aslında, her gün canın yana yana ölmekti. Barut kokan sokaklarımızda kimimiz babamızı kaybettik, kimimiz anamızı, kardeşlerimizi, akrabalarımızı kaybettik. Canını kurtarmayı başaranlar, bizim gibi ziyan olup, ölmeyi arayanlardı.

Uzun bir süre sokakta, parklarda yattık. Kalacak evimiz yıkanacak banyomuz yoktu. Eşimi işgalde kaybetmiştim. Üç kızım vardı. En küçüğü sokaklara dayanamadı. Onu daha fazla koruyamadım. Çok hasta oldu, burada bir devlet hastanesine yatırdım. Allahtan paramız yok diye hor görüp kovmuyorlardı. Aslında topladığım paralardan muayene ücreti vermek istedim. Tek onu iyileştirsinler diye, kabul etmediler. Gündüz diğer çocukları yanıma alıp dileniyordum. Sonra onları dilendiğim paralarla yedirip içiriyordum. Akşama hastanenin yolunu tutuyorduk, iki çocuk ve ben küçük kızımın hasta oluşundan, bir de faydalanmış oluyorduk. Onu beklerken koridordaki sandalyelerde iki kızım emniyetle uyuyordu. Bense hem hasta kızımı, hem uyuyan kızlarımı bekliyordum. Küçük kızım ağır bronşit geçiriyordu. Ateşi hiç düşmüyordu. Bir haftadır yatıyordu, hiçbir değişme yoktu. Sabaha karşı vücudum daha fazla dayanamamış, sandalyede sızıp kalmıştım. Hemşirenin beni dürtmesiyle uyanmıştım. Yüzüme üzgün üzgün bakıyordu, bir şey olduğunu hissedip ayağa kalkmak istedim. Hemşire omuzlarımdan tuttu, adeta beni sandalyeye çivilemişti, yüzüme acıyla karışık şefkatle bakmaya çalışıyordu:

“Hanım sakin ol tamam mı? Doktorlarımız elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen kızını kurtaramadık. Bu sabah kızın cennete uçtu, metin ol tamam mı?”

“Ne, ne zaman ben, ben uyumuşum o anda mı oldu? Nerede kızım nerede?”

“Kızın solunumu tamamen durdu, yoğun bakım odasına aldık vücudundaki iltihap oranı çok fazlaydı, tedavilere cevap vermedi, onu kaybettik.”

O an yıkıldığım andı, tarifi mümkün değildi. Yaşamak uğruna sığındığım ülkede evladımın birini kurban vermiştim. Haykırıp bağıra bağıra ağlamak istiyordum. Yaban ellerdeydim utandım yapamadım. Gözyaşlarım içime akarken, canımın acısından olduğum yerde bayılmıştım. Bereket versin hemşire beni hasta yatağına aldırıp koluma serum bağlamıştı. Sanırım seruma sakinleştirici ilaç koymuştu. Beni ayılttığında, makul ve sakindim, sessizce yatıyordum. Kızlarımı da, yanımdaki yatağa koymuştu. Onlar habersizce uyuyorlardı. Hemşire yanıma geldi. Bana moral verici sözler söylüyordu. Beni üzdüğü için özür diliyordu. Gözlerimden sessizce akan yaşlarımı peçeteyle siliyordu. Yumuşacık, ılık, sevgi dolu sesiyle, merhametle kulaklarıma fısıldıyordu.

“Canım acın büyük biliyorum ama diğer kızların sana ihtiyacı var, onların yanında olabilmek için iyi olman ve mücadele etmen gerekir anlıyorsun değil mi?” dedi.

“Ama nasıl olacak bu, sokaklar çok zor, bak birini kurban verdim, ya diğerlerini nasıl koruyacağım? Evimiz yok, ot yok, ocak yok, kış günü sokaklarda onları nasıl koruyacağım? Tek tek evlatlarımı kurban edeceğim, kurtulduk sanırken aslında kurtulamamışız. Her konuda tehlikedeyiz. Her türlü pislik kol geziyor. Sanki kurtulduk da ne oldu? Burada yine bir savaşın içinde değil miyiz? Savaş bizim için her yerde devam ediyor, etmeseydi küçük kızım bugün yaşıyor olurdu.” 

“Evet, haklısın, herkesin bir şekilde savaşı var bu hayatta lakin şanssızlık ömür boyu sürmez unutma! Hem ben sana yardım edeceğim tamam mı? Geri kalan çocuklarını kaybetmeyeceksin buna izin vermeyeceğim.”

“Gerçekten mi, nasıl olacak bu?”

“Bak bizim kapıcımız taşındı. Seni oraya alacağım kira vermeyeceksin, fatura da ödemeyeceksin. Apartmanın merdivenlerini silip çöpümüzü çıkaracaksın. Biz apartman sakinleri sana maaş vereceğiz, sen de hem dilenmekten kurtulacaksın, hem de sokaklarda kalmaktan kurtulup kızlarını sağlıkla büyüteceksin. Nasıl?”

Kolumdaki serumun iğnesine aldırmadan yerimden fırladım. Hemşirenin boynuna atıldım, sevincimden yumruk gibi yaşlar akıyordu gözlerimden. Deli gibi hemşireyi öpücük yağmuruna tutmuştum.

“Dur dur çılgın anne kolunda serum var. İğne kırılır. Fazla hareket etme lütfen.”

“Allah sizden razı olsun. Keşke küçük kızım da yanımda olsaydı. Keşke onu kaybetmeden sizi tanısaydım, o da ölmeseydi.”

“Hadi yat şimdi, dinlen. İnsan bir şeyler kaybetmeden bir şeyler kazanamıyor. Hayatta her şeyin bir bedeli var diyeceksin. Kızlar da uyuyor, devlet zaten cenaze işlerini halledecek. Ben saat dörtte çıkarken sizi de alıp evinize götüreceğim.”

“Peki, orada eşya var mı ki? Biliyorsun bizim üstümüzden başka bir şeyimiz yoktur.”

“Sen üzülme. Biz tüm komşular toplaşır birer parça eşya verdik mi, hepsi tamamlanır. Sen yeter ki verilen görevi yap. Dilenmeyi aklından sil. Asil bir şekilde evlatlarını büyüt, biz sana sahip çıkarız.”

“Pekâlâ, Allah sonsuz kere razı olsun. Siz beni ve evlatlarımı kurtardınız, Allah da sizi iki âlemde kurtulmuşlardan eylesin, hemşire Hanım.”

“Âmin.”

Çok şükür hemşire sözünün tuttu, şimdi başımızı soktuğumuz bir evimiz olmuştu. Ama kızım yoktu, onu unutamıyordum fakat hiç değilse, geri kalan hayatımı, evlatlarımı kurtarmıştım. Kendilerini kurtaramamış, çok beter durumda olanlar vardı; çocukları kaçırılanlar, organ mafyasının eline düşenler ve öldürülenler vardı. Kötü insanlar burada da mevcuttu, ailece katledilenler olmuştu. Zayiatımız çok fazlaydı. Her hâlükârda bize ölmek yaraşırmış, korkaklar gibi kaçmak değil. Kimisi yüzümüze haykırıyor: “Siz nasıl Müslümansınız canım? Kuran’da vatanını terk etmek yoktur. Ölene dek vatanın için savaşacaksın. Siz neden savaşmadınız da korkaklar gibi kaçtınız?” Evet, doğru keşke kendi vatanımızda her birimiz şehit düşseydik de bu sözleri işitmeseydik. Hiç değilse Rabbimizin yanında değerimizi kaybetmemiş olurduk. En azından bu durumlara düşmekten kurtulmuş olurduk. Birbirimizden ayrı düşmeden, birlikte Rabbin yanında olurduk. Ölümse, ölüm der, beraber ölürdük. Şimdi biz burada biraz değer gördüysek de, ne milletimizin ne yaratıcının yanında bir değerimiz kalmadı artık. Her şeyimiz yerle bir oldu. Ne durumdan ne hallere geldik, biz nerede yanlış yaptık acaba? Bu kurtuluş bizim için, ebedi bir kurtuluş değildi. Ölmekse kurtuluştu. Tüm korkularımız, tüm düşmanlarımız bitecek, namuslarımızda kirlenmeyecekti. Toprak ananın şefkatli kollarına gömülüp ruhumuz da bedenimiz de ait olduğu yere kavuşacaktı. Oysa şimdi yaşamak uğruna, kendimizin tutsağı oluvermişken, yaban ellerde yaşam mücadelesi vermeye çalışıyorduk. Kimi namusumuza göz koydu, kimi hayatımıza, kimi de evlatlarımıza, biz ne yaptıysak kendimize yaptık. Biz kime ne yaptık ki, neden bunca acıları hak ettik?

Oysa biz kimsenin vatanına saldırmadık masumlarını katletmedik, hakkımız olmayan hiçbir şeye uzanmadık. Onların hakkı olmadan nasıl da vatanımızı katlettiler ve herkes de nasıl duygusuzca, yanışlarımızı, yok oluşlarımızı seyretti. Feryatlarımız arşı âlâya uzandı. Kapalı kapılar ardında saklanırken namuslarımız, ortalara saçıldı. Cani düşmanlarımızın gözleri dönmüş, firavunu aratır olmuştu. Keşke kaçamayacak kadar çocuk olsaydım. Hiçbir günaha bulaşmadan, kurşunlara hedef olsaydım da memleketimden ayrı kalıp hor gözlerle bakılmasaydım. İnsanın vatanından zoraki ayrılması, kaplumbağanın kabuğundan koparılması kadar büyük ve dayanılmaz acıydı. Çektiğimiz acılar bir yandan, kaybettiklerimiz diğer yandan. Bir de buradaki yaşantımızla özgürlüğün bedelini ağır ödüyorduk. Artık ölen kızıma üzülmüyordum, iyi ki ölüp kurtulmuştu, sonuçta biz buralara ait değildik. Küçük kızım bu belirsizlikten, geleceğin endişesinden ve bu dünyanın kirliliğine batmadan kurtulup gitmişti. Ah, Küçük kızım benim onu çok özlüyorum. Memleketimizde daha da küçüktü. Yeni yürüdüğü için hep düşerdi. Bukle bukle siyah saçları yüzünde salınırken ağlayarak kalkardı.  Bana doğru badi badi yürürken, onu kucaklayıp gözyaşlarını silerdim. Sevdiği en güzel şeyleri eline verirdim. Bir nebze acılarını unutturmaya çalışırdım, sonra da onu ayaklarımda sallarken, “Uyu bebeğim uyursan geçecek” derdim de, o da acılarını unutup uyurdu.

Uyanınca gerçekten acılarından eser kalmazdı, yine boncuk gözleriyle bana bakıp gülümserdi. Keşke bütün yaşadıklarımız rüya olsaydı ya da her acımız uyuyarak geçip gitseydi. Ben de uyusam yaşadıklarım geçer miydi acaba? Keşke tüm savaşlar, acılar, yaşananlar rüya olsaydı, uyandığımda, komşularımla sohbet ediyor olsaydık, dünya benim olurdu. Keşke gerçekten uyuyunca her acı unutulup bitseydi, sonuçta insan ne olursa olsun, kendi vatanını arıyordu. Kuşu altın kafese de koysalar ille de vatanım dermiş. İşte tıpkı o misal gibi, insan ait olmadığı yerlerde, kendini sığıntı gibi görmekten kurtulamıyordu. Allah’ım ya vatanımızı esaretten kurtarıp özgürlüğüne kavuştur ya da ruhumuzu uykulardan uyandırmadan sana kavuştur.

Aydan Yıldız Güneş

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*