Aydan Yıldız Güneş yazdı: ” Tek gözlü Deccal Avuçlarında “

    Herkes endişe ve korku içinde hep onun geleceği günü bekleye dursun. “İnşallah bizim zamanımızda gelmez” diye dualar ededursun. Oysa o çoktan gelip evimize kurulmuş da, haberimiz bile yokmuş. Kimse bana onun masum olduğunu söylemesin sakın! “ İyi tarafları çok fazla ve sen o taraflarını görmüyorsun” demesin lütfen! Yararı varsa bir o kadar da zararının varlığını kabul etsin herkes. Tabii onu zararlı hale de, yararlı hale de getiren bizleriz. Kötüye programladığımız her şey yarın ayaklarımıza dolanacaktır. Nasıl olduysa koca koca adamları müptela etti kendine, oyunlarıyla eğlendirdiğini sanırken, uğrunda işini ve eşini kaybedenler oldu. Sonra kadınları da aynı tuzağın içine çekip, başka erkeklere müptela ederek, evini barkını terk etmesine sebep oldu. Faydalı taraflarını savunanlar ise ona karşı olan tutku ve sevgilerinden, içindeki fitneleri gizleyip hakikati görmez oldu. İnsanların yuvaları dağıldı. Fakat o hep yerinde, evin vazgeçilmezi oldu. Nasıl bir fitnedir bu? Ocağımıza girip en değerlimiz olup, tüm değerlerimizi yıkıp geçmişt

        Çocuklarımızı da kendine müptela eden bu değerlimiz. Şiddet içerikli oyunlarıyla, çocuklarımızın merhamet duygularını, insanlığını kaybettirmişti. Yeni fidanlar şiddetle doldu. Bizler gözünün içine baktığımız evlatlarımızı artık kendimiz yetiştiremez olduk. Anne ve babadan, okulundan, hayatından daha fazla önemsedikleri tek ilgi alanları sadece oydu. Dünyadaki tek merkezleri, eğlenceleri yine oydu. Hedefsiz, emel siz, robot gibi, öldürme dürtüleriyle gelişen, insanlığını kötülüğe kullanan bir nesil oluşma yolunda ilerlemekteyken, hiç kimse buna dur demedi. Sanki kadermiş gibi boyun büktü. Her taraftan salkım saçak teşhirleriyle, ahlakı tahrik eden kadınlarla donatıldı. En sevimli çocukluğumun çizgi filmleri, şiddetle, küfürle hitap ettirildi. Artık sokaklarda küfür etmeyen kız, ya da erkek kalmadı. Öyle ki, okuldan çıkan öğrencilerle karşılaşmaktan çekinir oldum. Onların birbirleriyle, kabul edilmeyecek şekilde, küfürlerini duydukça, utanıp kahroluyor, yerin dibine giriyordum.

         Ne yazık ki Avrupa bunun da tahlilini çocuklar üzerinde yapmış ve ortalığa bilinçli olarak insanlığı mahveden oyunlarını salmıştı. Amerika’nın kendi yaptığı analizde şu sonuç ortaya çıkmıştı. Bir grup şiddet oyunu oynayan çocukları sinema izlemek için salonun bir kısmına oturturken, diğer bir kısmına da hiç şiddet oyununu bilmeyen, oynamayan çocukları oturtmuştu. Sonrada yaşlı bir teyzeyi sinemaya alarak, hepsinin gözü önünde yere düşürüvermişlerdi. Şiddet oyunu oynayan çocuklar yerinden kalkıp, teyzeyi kaldırmak gibi bir şey düşünmemişlerdi. Hatta görüp duymamışlardı bile. Hayatında hiç şiddet oyunu oynamayan çocuklar ise, hiç kimse söylemeden yerlerinde fırladıkları gibi yaşlı teyzeyi düştüğü yerden kaldırmışlardı. Bu da gösteriyordu ki, bu oyunlar insanlığa geriye dönüşü olmayan birçok duygu göçü yaşattığı olmasıydı. Kişiliklerin bozulmasıydı. Duyguların yerini acımasızlığın, ilgisizliğin almasaydı. Sonuç nereye gidecekti? Yarın bu duygusuzlukla, acımasızlıkla eşlerine iyi birer koca ve evlatlarına iyi birer baba olmayı başarabilecekler miydi? Yoksa ortalık da, eşine çocuğuna acımasızca zulümler eden, hastalıklı beyinlerle mi dolacaktı? Bu gidişata kim dur diyecek? Kim hakikatin farkına varacak ve kim bu gidişatın önüne geçip, geleceğimizin özüne merhamet edecekti? Ben bilmiyorum bilen biri varsa lütfen söylesin. Ne kadar daha seyredeceğiz geleceğimizin mahvoluşunu

          Kimi çocuk okulunu dahi bıraktı, uykudan vazgeçti. Mutluluk hormonunu kaybetti. Serotonin var ya? İşte onu vücutları salgılayamaz hale geldi. Çünkü gece uykusunu feda etti. Ne olacak sonunda? Depresyonlu hastalar. Beyin hücreleri ölmüş Alzheimer’a neden olmuş etrafını tanımayan komik, ağlanacak halimize gülen insanlar. Bu insanların çoğalması bize neyi getirir diye sorarsak? Vatan, millet uğruna hiçbir şey yapamayan kayıp kişilikleri oluşturur. Bu da bir milletin yıkılışını kolaylaştırır. Oyun uğrunda yeme içmeyi bile bırakmış, anne ve babasının cebindeki kira parasını dahi çalıp, oyuna yatıran çocuklar biliyorum. İçim ne kadar çok acıyor geleceğimin çocuklarına ne kadar bilemezsiniz. Ona olan sevgisi yüzünden, ailesinin dağılmasına sebebiyet vermek için uğraşan çocuklar mı istersiniz? Babanın karşı gelmesini ret edip annesine;  “ayrıl bu adamdan ayrıl ki, ben de rahat rahat oynayayım.” Diyen mi istersiniz? Kimisi umumi açık seçik işlerini, ahlaksızlıklarını, reklamlarını alenen ondan yapar olmuş. Birde utanıp sıkılmadan. Bazılarıysa, insanlara vereceği zararı hırsızlığı, arsızlığı, türlü oyunlarla süsleyip ondan düzenleyip, insanların parasını, pulunu soyar olmuş. Artık insanlar bildiklerini ve okuduklarını unuttu ve unutturuldu. Çünkü her şeyin doğrusunu o biliyordu. Kitapların kapakları ebediyen kapanmış, ilgi alaka kalmamış gibiydi ve herkes ona teslim, tutkun, âşık gibiydi. Kitap bir bilgi yumağı iken şimdilerde zaman kaybıydı. O bize hâkim, bizse zavallı kuklalar gibiydik. Kader gibi her şeye boyun eğmiş. İçimizde ki sessiz çığlıklarla yok olmaya doğru yürüyorduk.

          Belki de bu günler iyi günlerimiz, daha ilerde bu tek gözlü deccalın, (Nano) teknolojisiyle üretilecek olanı varmış. İşte o zaman esas tehlike başlıyormuş, o kadar güçlü bir şey olacakmış ki, bütün dünyayı takip edecek ve kimse ondan habersiz hiç bir şey yapamayacakmış. İnsanların hareketlerini adım adım kontrol edecek, ne yaptığını ne ettiğini bilecek ve sesiyle hükmedip yönlendirecekmiş. Yani insanlar kendi deccalını kendi yaratıp ona tapacaklar adeta. (Nano) şu an tekstil alanında kullanılıyormuş. Hatta kıyafetin birinde deney yapmışlar ve sonuç hayret vericidir. Kadının giydiği elbise üzerindeyken bir parmak şaklatmasıyla modelinin ve renginin değiştiği görülür, tıpkı sihir gibi. Şu an elektrik alanında da kullanılıyormuş, tek duam yiyecekte kullanılmamasıydı. İşte en önemlisi, en sakıncalısı ve korkulacak durumda olanı yiyecekte bulunmasıydı. Derken ben bilmeden masum olarak anlatmışım. Bir tanıdık madde var ki, hepimiz az çok adını duymuşuzdur sanırım; (Titanyum Dioksit) adında bir madde ve siz onun ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyorsunuz. Anlatayım o halde; Titanyum Dioksit Atom altı çalışan, nano teknolojik bir boyadır. Nem dengeleyici olarak da kullanılıyor. Boyutu oldukça küçük olmasından DNA mızı kolay kolay bozacak düzeydedir. Abur cubur yiyeceklere ambalaj vazifesi görürken, çocuklar bu ürünleri aldığı zaman, onların tazecik hücrelerine nüfuz edecek şekilde geliştirilmiştir. Leke tutmayan duvar boyalarının içinde de (Titanyum) mevcuttur ve lekeyi yok etmek de, onun sayesindedir. Atom altı Titan Dioksit evimizde bulunan sizin bizim gibi bir canlıdır ve biz istesek de istemesek de bir aile olmuşuz. Beyazlar için aldığımız çamaşır tozu da aslında beyazı daha beyaz etmez leke de çıkarmaz sadece Titanyum sayesinde beyaza boyar. Bizde sırtımıza giyer tenimize çekeriz. Diş macunlarında bulunan Titanyum biz fırçaladıkça oradan da vücudumuzun her yerine dağılıp ulaşmaktadır. Ahir zamanın en tehlikeli buluşudur. Bu arada Uluslararası kodu ise      (E171dir.) Çikletten tutun, kullandığımız ilaca kadar. Şampuandan kremlere kadar, probiyotiklerden, makyaj malzemelerine kadar her şeyde mevcuttur. Sonuç olarak birçok fazla ürünle maalesef vücudumuza girmektedir. Artık insanlığın geldiği noktaya bakarsanız neden bu halde olduğumuz çok açıktır. Hayatımızı bu kadar bozan şeylerin bizimle olması yenilip yutulması, bize nelere mal olduğu zaten alenen görülmektedir.

        Televizyondaki bir çizgi filmden yola çıkarak bahsedersek.  Nano çocuk diye bir çizgi filmi seyrettiğimiz zamanlarda,  Nano; çizgi filmde küçük bir çocuk karakterindeydi. Koluna bir iletişim saati takılmıştı. Çocuk sevimli sevimli sınıfında ders dinliyorken, birden kolundaki saate sinyal gelince dışarı çıkıyordu. Sözüm ona birileri zor durumda onu yardıma çağırıyorlardı. O da parmağını şaklatıyor birden güçlü bir canavara dönüşüyor ve yardıma koşuyordu. Dehşete düştüm. Adamlar filmini yapmışsa hayata da geçirecekler demektir, bilakis yaşantımıza geçmiş de kimsenin haberi olmamış bile.

        Televizyonda Zombi filmi oynatıp, sonrada hapını çıkardıklarını unutmamak lazım.  İnsanlara içirip (Zombileştirip) etrafa zarar vermelerini seyretmişlerdi. Sonrada korkunç bir şekilde ölümlerini gözlemişlerdi. Tabii sadece hayatımızı bozan bir tek şey değil, birçok şeydi. (Nano) teknolojisinin yiyecekte, ilaçta, temizlik malzemelerinde kullanılması da bizi ne yazık ki, İnsanlıktan azat edip, halden hale, hastalıktan hastalığa, sürüklemeye devan edecektir. Kim bilir, bu şifasız hastalıkların çoğalışı, insanların mutsuzluğu, saldırganlığı, metcezır oluşu insan hayatına zarar veren maddelerin vücudumuza girdiğindendir. Sadece o değil tabii bizi bizden alan. Hormonlar, genetiği bitirilmiş gıdalar, vücudumuzu gün gün zehirleyip, türlü hastalıklara gark ederken, Rabbin yarattığı her şey bu kadar değişmişken sağlıklı bir nesil beklememiz hiç bir şekilde mümkün olamazdı? Kısır bir döngü, hastalıklı nesil, nedeni belli olmayan hastalıklar. Titan Dioksitle yapılan ilaçlar. Düzelemeyen ve kötüye giden kobay gibi yok olan, biten insancıklar. Biraz araştırdığımda (Madde atomik veya moleküller) boyutu incelenerek yepyeni özelliklerin açığa çıkarılması demekmiş. (Nano) Yunancadan ve Latinceden alınmış bir sözcük olup, cüce anlamına geliyormuş. En çokta da şuna takıldım, canlı ve cansızların bir arada ki işlevselliğini artırmaktadır, tabirini çok merak ettim doğrusu.

        Teknoloji ilerledikçe hem insanlığın hem de dünyanın sonu gelecek diye düşünmekteyim. Çünkü insan Yaratıcısının var ettiği tüm dengeyi allak bullak etmiş durumda. Firavunluk taslayıp birçok şeyi yarattığını, birçok şeye ulaştığını iddia ettikçe, acı sona yaklaşacaktır diye düşünüyorum.  Belki yavaş yavaş dünya sona gidecek. Belki de birden her şeyi yerle bir edilecek kim bilir?         

        İnsanlar belki de eskisi gibi güçle, kuvvetle, topla, tankla, savaşlar yapmayacaklardır. Çünkü herkesin bombası, ölüm fermanı elinde olabilir. Kullandığımız cep telefonlarının içine, yerleştirilen çipler sayesinde, herkesin yeri belirli olup, deccalın belleğinde ismi kayıtlı olacak ve kimi yok etmek isterse, düğmesine dokunması belki de yeterli olacaktır. O kişi belki de hiç haberi olmadan hayatı elinde alınacaktır. Evet, elimizde ölüm bombamızı taşıyor olabiliriz. Zaten, katili uzaklar da aramaya gerek de yoktur. Teknoloji ilerledikçe insanlığın sonu ne yazık ki getirilecektir. Şimdilerde insana ulaşabilmek baya zorlaşmıştır. Sokağa çıkıp insanlara şöyle bir baktığınızda, herkesin elinde bir telefon, dünyayla ilişkisi kesik insanlar görürsün. Sakın adres sorayım deme elektrik direği gibi kablolar döşemiş kendine ve kulaklarını dünyaya kapamış, telefonun dünyasında hareket ediyor. Biri düşse gözünün önünde kesin görüp kaldıracak ne gözü ne de kulağı mevcut değil. En önemli duyu organları görmüyor ki kalbi nasıl hissetsin?

      Kullanmayalım mı? Tabii kullanalım. Yararımıza olan her şeyi alalım kullanalım. Boş ve zararlı bilgilerle beynimizi ve gözlerimizi tüketmeyelim. Sosyal hayatın içinden kopmayalım. Evlatlarımızı bilgisayara, telefonlara mahkûm etmeyelim. Sınırlı ve ihtiyaç doğrultusunda kullandıralım.

       Bebeğinin kulağına yapıştırdığı telefondan, açtığı ninniyi, onun bir an önce uyuması için ayaklarında sallayan bir anne gördünüz mü hiç? Ben gördüm. Sonrada duydum ki, koltuk altları fındık büyüklüğünde kistlerle dolmuş ne yazık ki. Küçücük bebek büyümeye çalışırken, onu çok sevdiğini zanneden annesi yüzünden, kanserle mücadele edecek olması kadar acı ne olabilir?   Şunu da unutmamak gerekir ki, bu aletleri üreten kişi yıllar önce gazetede haber edilmişti.  Haberde kanser olduğu, bir mağaraya kapandığı, bu durumda dahi parmaklarına alüminyum folyo sararak mecbur kaldığı durumlarda yine bilgisayarın tuşlarına dokunmak zorunda kaldığını açıklamıştı. Kendisinin, insan hayatına çok zarar verecek bir alet yarattığını vurgulamıştı. Hayatımızı ne kadar ona endekslemez, zararlarından kaçınıp, ihtiyaç oldukça muhatap olabilirsek, belki biraz daha felaketleri ileri zamana terk etmiş oluruz. Belki de korunmuş, kurtulmuş oluruz kim bilir?

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*