Aydan Yıldız Güneş yazdı: ” İNSAN HAYATINI MAHVEDEN GURUR “

         İnsan Hayatını Mahveden Gurur

Zamanın birinde bir çocuk varmış asi mi asi, yaramaz mı yaramaz. Dediğim dedik öttürdüğüm düdük misali, kimseyi dinlemez, her şeyin en doğrusunu kendisinin bildiğine inanan, ukala, kibirli, kendini beğenmiş, burnu havada hiçbir şekilde engel tanımayan bir zihniyetteymiş.

Ailesi onunla baş edemiyormuş. Bu asilikleri ve ahlâkı yüzünden orta öğretimi dahi bitiremeden okuldan atılmıştı. Onun, ahlâkı ve söz dinlememesi yüzünden başı bir türlü beladan kurtulmuyordu. Ya birinin çocuğunu dövüyor, ya birine zarar veriyordu. Ailesi her akşam eve şikâyet gelmesinden usanmıştı. Kadın çaresiz kalıp kendi doğurduğu evladına beddua edip, ölüp gitmesi için yalvarıyordu. Büyüyüp genç olduğunda çok yakışıklı bir delikanlı olmuştu. Onu gören kızlar, hayran kalıyor dönüp, dönüp bakıyorlardı. Oysa O, burnunu havaya dikip kibirli kibirli yürüyor ve ne kadar boş değersiz bir kişiliği olduğunu ne yazık ki kimse bilmiyordu. İşsiz güçsüz, orada burada gezip vakit öldürüyordu. Ailesinin hayatını burnundan getire, getire büyümüştü. Fakat hareketlerinde pek değişen bir şey olmamıştı. Beyninde değişen ne olgunluk ne akıllanma olduğu yerde sayarken, daha çok kibirli hareketlerle kendini kasıyordu.

Kimsenin aklını beğenmiyor, kimsenin fikrine danışmıyor ve her yaptığının doğruluğuna inanıyordu. Öyle ki, ondan başka doğruyu bilen ve kafası çalışan yeryüzünde yoktu. O, tek ve biricikti. Hiç kimse onunla yarışacak kabiliyette değildi. Kendisine göre o hem boylu poslu hem çok yakışıklı hem de çok üstün, çok meziyetli ve çok akıllıydı. Allah, sanki onu tek yaratmış onun gibi bir daha yaratılmamıştı. Bu dünyadan onun gibisi gelmiş geçmiş değildi. Aslında saplantılarıyla kısmen de olsa, kendi kişiliğinin bozuk olduğunu alenen ortaya koyuyordu. Fakat kimsenin sözü geçmediği gibi, kimse de bir şey yapamıyordu.

Günün birinde sözüm ona kendini kurtarmak kaidesiyle, evlilik yapıp Avrupa’ya gitmeye karar vermişti. Avrupa’da yaşayan bir kadınla alelacele evlenip yurt dışına yerleşmişti. Kısa süren bu evlilikten bir kızı olmuş, ancak evliliği eşine uyguladığı şiddetten ötürü yıkılmış ve kadıncağızın yediği tokattan ötürü kulağı duymaz olmuştu. Adam orada da bir iş güç tutamamış, kolay para kazanmanın yollarını araştırmaya başlamış. Ülkesine, kaçak olarak uyuşturucu kuryeliği yapıp parayı kazanacağı bir yol bulmuştu. Bir nevi kendi insanını zehirlemeye uğraşanlara yardım ederek, vatanına milletine hainlik edecekti. Bunu öğrenen eşi, intikamını almak için kendisini polise şikâyet edince, adam apar topar hapse tıkılır. Orada az bir cezayla kurtulup, sınır dışı edilir.

Türkiye’ye döndüğünde ailesi de onu pek, iyi karşılamamıştı; gelmesinden oldukça rahatsız olmuşlardı. Yine dönüp dolanıp bela gözüyle baktığı evlatları, başlarına musallat olmuştu. Eskisi gibi avare avare gezmeye başlamıştı. Kadınların, kızların ona yiyecek gibi bakması çok hoşuna gidiyor, kasılarak burnunu iyice havaya kaldırıyordu. Onlar içine düştükçe o yüz vermiyor, beğenmez tavırlarla bıyık altından gülüp burun kıvırıyordu.

 O gün parkın birinde gezinirken polisle karşılaşmış, Polis ona: “Ne geziyorsun sen burada bakalım?” diye sorunca “Size ne kardeşim” cevabını verdiğinde olanlar olmuştu. Polisle arasında tartışma çıkıyor ve adam hakaret edip türlü küfürleriyle susmak bilmiyordu. Polisin susma uyarılarına aldırmayınca tekme tokat dayak yiyordu. Sonunda hakaretten tutuklanırken Avrupa’daki sicilini de öğrenen polisler, adamı sorgusuzca içeriye tıkıyorlardı. Hiç uğruna hapiste on yıl yatarken, dik başlılığının cezasını türlü işkenceler çekerek ödüyordu. On yıl boyunca dayak yiyor, işkenceye tabi tutuluyor, hatta parlak ve güzel olduğundan dolayı tecavüze bile uğruyordu. Başına gelmeyen hiçbir şey kalmıyor. Tabii Polise karşı gelip, bu hâle düştüğüne bin pişman oluyor ama adamın efendiliği, iyi hâli falan da yok ki, af olup çıksın. On yıl ömründen çok şeyleri alıp götürüyor, bir tek alamadığı o zararlı gururu, kibri ayrıca akılsızlığı ve dik başlılığı da, baki kalıyor. Cezası dolup çıktığında ise yaşlanmış ve bozuk olan kişiliği daha da bozulmuş, çektiği acılar yüzünde derin çizgiler bıraksa da ne yazık ki hâlâ yüzüne bakılacak derecede yakışıklıymış. Hâlâ akıllanmamış, burnu dimdik havada, yüksek dağları ben yarattım misali topuklarını yere vura vura gidiyordu. Sanki hapisten değil de gurur duyulacak bir iş adamı, şirketinden çıkmış yürüyordu. Bu kararlı ve boşuna kendine güvenli adımlar, kim bilir daha nelere, kimlere ne acılara gark olacaktı. Hangi belaya bulaşıp canını yakacak veya kimlerin canını yakacaktı?

Bu arada çok sevdiği babasını kaybetmişti. Annesiyle pek anlaşamıyordu ama babasını seviyordu, hepten yıkılmıştı. Kardeşleri ve akrabaları ona kapılarını kapatmış, yüzünü dahi görmek istemiyorlardı. Hatta kardeşleri ve annesi onun hapis yılları yüzünden, babasının sağlığının bozulduğunu ve ölümünün yegâne sebebi olduğunu iddia ediyorlardı. Bu yüzden asi kardeşlerine kapılarını kapatmış, ne eşlerine ne kendilerine ne de çocuklarına ondan bahsetmiyor, yanlarına yaklaştırmıyorlardı. Adeta ondan lanetliymiş gibi kaçıyorlardı. Kendilerine bir zarar bulaşmasından korkuyorlardı. Annesiyle yalnız kalıyordu, o da onu görmemek için odasına kapanıyordu. Yapayalnızdı, yaptıklarının pek farkına varamıyordu. Kimseden destek de alamayınca, bulduğu günü birlik işlerde çalışmaya başlamıştı. Eline az da olsa para geçiyordu. Kendi kendine bazı kararlar veriyordu. Bu yalnızlığa daha fazla katlanamayıp nihayet gururu bırakıp biriyle evlenmeyi kafasına koymuş, arayışa geçmişti.

Sonunda saf temiz bir kız bulmuştu. Ne olduğunu, kim olduğunu fazla anlatmadan kızı kandırmayı başarmıştı. Kızcağız pek evliliğe yaklaşmasa da, döktüğü gözyaşlarıyla ona evet dedirtmeyi başarmıştı. Kısa bir sürede tüm engelleri aşarak evlendiler. Kimse yüzüne bakmıyordu bari kızcağızla mutlu olmayı başarabilse ama ne gezer. Çektiği tüm acıları unutup evlendiği kızla mutlu olup yeni bir sayfa açmayı ne yazık ki, başaramamıştı. Adam, sanki kendisine yapılan tüm işkencelerin hesabını alırcasına eşine doyasıya çile çektiriyordu. Kızcağız neye uğradığını şaşırmıştı. Şiddete, dengesizliğe ve bu mutsuz hayata dayanacak hali kalmamıştı. Vaziyet çekilir gibi değildi. Birde bebeği vardı. Evlilikten kısa bir müddet sonra, kucağına bebeğini alarak kocasını terk etti. Mahkeme uzun sürse de sonunda boşanıp ondan kurtulmayı başarmıştı.

Adam yine yalnızlığa bulanmıştı. Başaramamanın acısını yaşıyordu. Aslında canı çok acıyordu. Kendini işe güce vermeye çalışıyordu. Yaşı da ilerlemişti. Fazla yorulduğu bir dönemde, gençliğinde ödenmiş sigortası aklına geldi. Gidip onu araştırınca yaştan emekli olacağını öğrendi, buna çok sevinmişti. Hemen başvurularını yaptı. Tüm ailesi kapıları kapatsa da annesi yine sahip çıkıyordu. O kapatmıyordu. İki yıllık sigorta borcunu ödeyip oğlunu emekli etmişti. Bir iki ay bekledikten sonra maaşını almaya başlamıştı. Tekrar evliliğe karar verdi. Artık parası da vardı. Kimseye minneti yoktu. Sevmeyi başaramıyordu fakat yalnızlıktan korkuyordu. Şimdi tek hedefi yeniden evlenmekti. Sosyal ilişkileri pek düzgün olmadığından evlilik arayışını internet üzerinden yapmıştı. Kısa bir tanışma yazışmalardan sonra, yabancı uyruklu olan kadınla anlaşıp evliliğe karar vermişlerdi. Kadın memleketinden uçağa atlayıp kim olduğunu bilmediği adamla evlenme uğruna Türkiye ye gelmişti. Yoğun sevgi gösterisiyle onu da, nikâh masasına oturtmuştu. Evlendiği kadının Türkiye’de oturma izni olmayınca, mecburiyetten kaçacak bir yeri olmamıştı. Ne yazık ki, bu hasta ruhlu adam ona da zulmediyordu ve bu arada kadından üç çocuk sahibi olmuştu. Çocuk onun için önemli bir şey değildi. Kıymetini bilmiyordu, sevmeyi hiç bilmiyordu. Hiçbir çocuğunu kucağına alıp öpmüyordu. Çünkü çocukluğunda annesi de onu hiç sevmemiş, öpmemişti. Belki de sevgisizlik, itilip kakılmak onu hayata yenik düşürmüş, içine nefret tohumları ekmişti. Bu arada annesinden ayrı oturuyordu çünkü karısı annesini istemiyordu. Kadın onun bunun yanında kalıyordu ve sonunda, annesi feci bir sonla hastanede hayata veda ediyordu.

Adamın karısı, çektiği sıkıntılara daha fazla dayanamayıp, sonunda bir işe yerleşti ve çocuklarını alıp onu terk edip izini kaybettirdi. Adamın ilk uzun evliliği bu kadınla olmuştu. Art arda yaptığı çocuklar ve genişleyen mutsuzluk aile tablosu bitmiş, yerini tekrar çaresizlik ve yalnızlık almıştı. Son yıkıntı onu derinden sarsmış, artık kendinden de çektiklerinden de, çektirdiklerinden de, kurtulmak istiyordu.. Evde ne kadar ilaç bulduysa hepsini yutup yatağına uzanmıştı. Yaşamayı, mutlu edip sevmeyi de başaramıyordu. Herkes onu terk ediyor, istemiyordu. Başka çaresi kalmamıştı. Yaşadığı tüm hayat gözlerinin önünden geçiyordu. Evlilik yaptığı kadınlar ve üç çocuğu gözünün önünde belirdi: “Keşke onları son kez görebilseydim, öpebilseydim,” diye fısıldadı içinden. Sonra ölmüş annesi geldi yanına. Hâlâ ona hırslı gözlerle bakıyordu. “Anne sen burada mısın? Beni affet anne, seni çok üzdüm,” diyordu. Annesi başını önüne eğip hiç cevap vermemişti. Birden yerinden kalkmayı düşündü, annesi yanındaydı ya, ölmekten vazgeçip ondan özür dilemek istedi. Yapamadı. Annesi kaybolup gitti gözünün önünden, babasını gördü, o da yanına gelmişti. Onu görebilmek için son gücünü sarf ediyordu. Artık gücü de kalmamıştı. Babası oğluna gülümsedi ve onu kucakladığı gibi sonsuzluğa götürüvermişti. Artık kibir, gurur, şiddet, hiddet, yalnızlık, her şey bir çırpıda bitivermişti, buradan geriye dönüş yoktu. Hayatını bir gurur mahvetmişti ve ait olduğu değerlerin ardına düşmektense ölmeyi tercih etmişti. Onları kazanmaya çalışmak yerine kolay olanı seçip kör olası gururuyla hayatına son vermişti.

Aydan Yıldız Güneş

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*