ARİF OLGUN YEŞİLYURT YAZDI: “EDEBİYAT, İNSAN ve DİL İLİŞKİSİ ÜZERİNE”

Edebiyat, Tarihin en karanlık dönemlerinden, aydınlık dönemlerine kadar uzanan zaman zarfında tüm köşe başlarını tutmuş ve günümüze kadar süregelmiş sanat dalları içerisinde duygu ve düşüncelerin en tesirli ve en uzun soluklu olanıdır. Edep, edip gibi manası derin kelimelerin temelinde oluşarak insanoğlunun hayata bakış açısının bir ürünü olarak yolumuza ışık tutar. Bir gölgenin suda yansıması, o cismin su üzerindeki tahakkümünü ne kadar artırıyorsa, ruhun kaleme düşmesi manayı o kadar derinleştiriyor demektir. Edebiyat, ruhun gölgesinde manayı aramaktan öte bir şey değildir. Sadece edebi sözler söylemek insanı edepli ve edip kılmaz. Edebiyat kısaca ‘’erdemli bir hal’’ dir. Geçmiş ve geleceğin bir sentezi olarak karşımızda duran edebiyat, ruhumuzda ve dimağımızda her zaman bir tat bırakmıştır. Manalı, ahenkli, kinayeli sözcükler ve bunların oluşturduğu cümleler, avuçlarımızı berrak bir suya daldırırcasına temizliğin ve saflığın doyumsuz hazzıyla kuşatır. Edebiyatsız yaşam, hayatın ta kendisi değil, kalplerinden mananın ve hissiyatın söküldüğü cesetten ibarettir. Dostoyevsk’nin ‘’Çabuk anlaşılan şeyler uzun ömürlü değildir’’sözü edebiyatın karmaşıklığını değil, manasının derinliğini ve kalıcılığını anlatır. İnsanı insan yapan öğelerin temelinde bulunan edebiyat, haysiyet, vicdan ve umut gibi unsurların tekrar dirilişine vesile olur. Milletleri kadim kılan kültürleridir. Din, dil, ahlak, gelenek, görenek ve diğer manevi öğeler kültürleri oluşturan önemli kavramlardır. Kültürleri oluşturan tüm bu unsurlar aynı zamanda edebiyatı da besler. Edebiyat kültürlerden beslenir ve kadim bir millet ortaya çıkarır. Milletleri oluşturan insan, dini, dili farklı da olsa genelde evrensel bir varlıktır. Edebiyat, insanı, bireysellikten evrenselliğe ulaştıran bir araçtır. Toplum içindeki düşüncelerin farklılığı gelişmenin ve ilerlemenin önemli bir etkenidir. Özgür düşünen toplumlarda düşünceler çeşitlilik gösterirken bu çeşitlilik edebiyat ve diğer sanat dallarında birçok önemli eserin ortaya çıkmasını sağlar.

İnsan(lık)’ ı hiçleştiren ve kendi toplumlarına yabancılaştıran akımlar milletlerin çöküşüne zemin hazırlar. Özellikle endüstriyel üretim sistemlerinin gelişmesiyle insan yaşamı mekanik, monoton ve standart hale gelmiş bu durum, ekonomik ve güvenlik gibi kaygıların insan zihnine yerleşmesini sağlayarak insanı bencilleştirip, toplumlardan uzaklaştırmıştır. Bireyin düştüğü bu durum edebiyatta sürekli dile getirilmiştir. Gustave Faubert’in Madam  Bovarry’si, Dostoyevsky’nin Suç ve Ceza’sı, Kafka’nın ‘’Değişim’’i, Balzac’ın ‘’Goriot Baba’sı gibi eserler dünya edebiyatında insanın kendi içindeki yalnızlığını ve yaşadığı toplumdaki çıkmazlarını anlatan birkaç örnektir.

Türk edebiyatında, Tanzimat döneminden itibaren gelişen ve artan yazınsal eserlerde ana teması insan olan ve toplumların içinde bulundukları durumu anlatan bir çok eser verilmiştir. Romanları ve öyküleriyle çağlar arasında destansı bir köprü kuran Yaşar Kemal, eserlerinde insanı toplumların en önemli unsuru olarak görür.       Kemal’in “Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi… Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa, ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım.’’ İfadeleri onun eserlerinin ana temasını oluşturur. Sebahattin Ali’nin eserlerinde bireylerin toplumlara hükmetmeye çalışan sermayedarlara karşı dik duruşunu, Rıfat Ilgaz’ın, yaşadığı döneme hükmeden karanlığın ve siyasi çalkantıların insanlara tesir eden izlerini anlattığı eserler, insanların, kendi toplumlarıyla olan ilişkilerini ifade eden örnekler olarak verebiliriz.  Edebi eserlerde insan düşüncenin, olayların merkezinde bulunur. Bu yönüyle edebiyatı insana bağlı oluşu nedeniyle diğer sanat dallarından ayırabiliriz. Yazar, edebi eser üretirken tüm insani yönlerini kullanarak, bakış açısını, ruh halini, kimlik ve kişilik özelliklerini ifade, renk, motif, figür ve ahenkle süsleyerek yansıtır. Edebiyatın hangi türü olursa olsun, insana olan bağımlılık ilkel zamanlardan modern çağlara kadar uzanan süreçte üretilen eserlerde görmekteyiz. Edebiyat eserleri iki ana kulvarda okuyucularıyla buluşur. “Kurmaca” ve “gerçeksi” olarak nitelendirebileceğimiz bu dallar yazarın toplumdaki olaylara, değişimlere bakış açısına bağlı olarak birbirinden ayrılır. Gerçekçi yazınsal eserler içerisinde bulunan anı, günlük, gezinti, mektup gibi türler, ediplerin yaşanmışlıklarından ortaya çıkmıştır. Bu edebi türlerde, edebiyat-insan ilişkisi son derece açıktır. Kurmaca olarak nitelendirdiğimiz roman, öykü, tiyatro ve şiir gibi edebi türleri irdelersek; yazarın/şairin kelimelerle estetik yaratma çabası içine girdiğini, gerçekte olmamış, olağandışı olayları kendi zihninde kurgulayarak hayat verdiğini görürüz. Hiç bir realiteye bağlı olmadan kurgulanan bu eserlerdeki insan olgusu formel özelliklerde kendini gösterir. “Edebiyattan geçmemiş insanın hayali işlemez ki, kendisindenbaşkalarının acılarına, dertlerine ortak olabilsin, onlarla hemhal olabilsin’’ der Nurullah Ataç. Edebiyat insana dış dünyayı tanıtır bencilliğinden uzaklaşıp çevresiyle hemhal olmayı öğretir. Gerçekliği veya gerçeğe yakın olan öğeleri abartarak anlatarak, okurda iz bırakmasını sağlar. Edebiyattaki abartı yalan söylemek anlamına gelmemelidir. Fuzuli’nin : Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge/Ne açar kimse kapım badı sabadan gayrı/” dizelerinde mübalağa sanatının çok güzel ifadelerle kullanıldığını görüyoruz. Dilin bu şiirde olduğu gibi etkili bir şekilde kullanılması edebi eserlerde dilin gücünü göstermektedir. Dilin millet ve kültürle olan ilişkisinin temelinde dil-edebiyat ilişkisi vardır. Dillerini etkili bir biçimde kullanamayan milletler, kültürlerini uzun yıllar boyunca taşıyamazlar ve bu milletlerin sanatçıları edebi eserler üretemezler. Dil, insanların bütün ilişkilerini ve sosyal bağlarını düzenleyen bir vasıta olarak hayatın tüm evrelerinde ortaya çıkar. Dil, günlük dil, ilim dili ve edebi dil olarak sınıflandırılır. Edebi dil üzerinden örnekler verecek olursak; dilin şiirsel bir işlevi vardır. Şeyh Galib’in Kevser-i Ateş’inden: Kevser-i ateş- nihadın adı aşk/Düzah- ı cennet -nümanın adı aşk/Bir lügat gördüm cünun isminde ben/Anda hep cevr ü cefanın adı aşk/

 
Şair, aşk/ı dilin şiirsel işlevini kullanarak kısaca anlatmıştır. İnsan ruhundaki gelgitler karşısında aşkın hayat bulduğuna değinilir. Sadeleştirmeye gidersek şöyle bir anlam çıkmaktadır:’’ Aşk dediğin şey yaratılış gereği kevserdir
.
İçmek istersin ama ateştir. Cennet gibi görünen fakat cehennemin adıdır aşk, ben çılgınlık adı verilen bir lügat gördüm ki, içinde çile varsa karşısına hep aşk yazılmış. Şair aşk/ı tasavvufi boyutu ile özetlemiştir.

Günümüz modern dünyasında yaşayan insanın meteforik çıkmazlar içinde olması edebiyatın konusu olmaya başlamıştır.

Bireylerin kendi içindeki boşluktan kurtulamaması ve kendi dünyalarında tasarladığı gerilimler, tedirginlikler bireyleri toplumlarıyla iç içe olmaktan uzaklaştırmaktadır. Edebiyatı sadece yazınsal sözler olarak gören modern çağın insanı sözlerdeki hakikati göz ardı eder. Bu nedenle günümüz yazarı/şairi hakikati eserlerinde tam olarak anlatmaya çabalamaz. Okuyucunun ilgi alanına göre hareket ederek okuyucusuyla maddi çıkar ilişkisi kurmayı hedefler. Günümüz edebi eserlerinin içeriksel olarak değersizleştirilmesi okuyucunun ilgi alanı ile alakalı bir durumdur.

Arif Olgun YEŞİLYURT

Arif Olgun YEŞİLYURT
Arif Olgun YEŞİLYURT hakkında 13 makale
Önce okur sonra yazar. www.edebikultur.com editörü.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*