Anıl Erdoğan tahlil etti: “Tutunamayanlar”

Tutunamayanlar

“Bu kitap ne ciddi kavgaların ne büyük ve yaygın sıkıntıların ne de ezilen insanların romanıdır; bu kitap, mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. “

Oğuz Atay-Tutunamayanlar, 1970

Ben de yazarın hissiyatı, kelimeleri ve bilhassa üslubuyla sizlere seslenmek istiyorum. Kitabı, anlatılmaz bir duygu ile okudum. Sahiden neye benziyordu bu kitap? Nasıl yazıya dökebilirim, en ufak bir fikrim yok. Karakterlerin tutunamayan ve kaybolan giden hayatlarını gözümün önünden silmeden, bir bakıma boş vermişlikle yazıyorum. Beni de kötü yetiştirdiler dostum! Güzeli ifade gücünden yoksun bıraktılar. Tıpkı filmlerdeki gibi diyebiliyorum ancak. Ne acıklı değil mi?

Her insan, esasında hayata atılmakla Tehlikeli bir Oyuna atılmış oluyordu. Bu tehlikeli oyunun birilerince koyulmuş kuralları vardı elbet. Seçime zorlanıyorduk. Maskeler dağıtılmıştı. Ya gidip kurallara uyacak, istenildiği gibi yaşayacak ya da kaybolup gidecektik iç çekişlerimizle. Güzel ödüllerle aldatılıyorduk, iş, mal, mülk veya evlilik gibi aldatıcı kurumların çatısı altında seslerimiz kısılsın isteniyordu. Maskeler takıyorduk yanlarında, sevilmek başarılı olmak istiyorduk. Hırslarımız her geçen gün daha da artıyordu, yükselmek hep yükselmek istiyorduk. Hep daha fazlası diyorduk. İstemekle geçiyordu günlerimiz, aylarımız ve yıllarımız. Ta ki tutunamayanlar tarafından yargılanana dek.

Bir anda sahne kuruldu kendimi mahkeme salonunda buldum. Sesleri çıktı, ihtimal yalnız ben duydum… Bana dediler ki; Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır. Kalkamadım… Devam ettiler; Hesaplaşma günü geldi şimdiye kadar yalnız din kitaplarında yargılandınız. Biz fakirler zavallılar, yarım yamalaklar, bu kitapları okuyup teselli olurken içinizden güldünüz. Ve çıkarlarınıza baktınız. Her ne kadar bugün siz suçlu, biz yargıç sandalyesinde oturuyorsak da gene acınacak durumda olan bizleriz. Herkes bir şeyler yapabilsin diye biz, bir şey yapmamak suretiyle, hep sizler için bir şeyler yapmaya çalıştık. Bütün bunlar olurken birtakım adamlar da anlayamadığımız sebeplerle anlayamadığımız davalar uğruna yalnız başlarına ölüp gittiler. Böylece bugüne kadar iyi (siz) kötü (biz) geldik.

Aralarında hukukçu olmadığı için söz uzatılmadı, sanık olan bana savunma izni verilmedi. Gereği düşünüldü. Sanık Anıl’ın elinden başarılarının alınmasına oybirliğiyle karar verildi.

Hayatları, ciddiye alınmasını istedikleri bir oyundu. Tehlikeli bir oyundu. Oyunlarla yaşayan bu insanları anlamak, fark etmek fazlasıyla zordu. Zira kendilerini kolaylıkla gizleyebiliyorlardı. Kendileri ile dalga geçildiğinde içselleştirmiş olmalarına rağmen herkesle beraber gülüyorlardı. Nitekim bu hataya Selim özelinde Turgut da düşmüştü. Bu nedenle onları anlamak, fark etmek için yapılacak en kolay iş Oğuz Beyi okumaktı, ben de öyle yaptım. Oğuz Beyin anlatımı diğer yazarlara nispeten daha farklıydı, dikkatli olmak, çalışkan olmak ve anlattıklarından kopmamak gerekiyordu. Düşüncelerini dile getirirken bir iç sesin daha ona eşlik ettiğini, karşılık verdiğini fark ettim, dalgınlığa yer yoktu. Kendisi konuşuyor, iç sesi konuşuyor bir de sahnedeki diğer kişiler konuşuyordu. Sahne bir anda ev, ev bir anda sahne oluyordu. Anlatı, aniden tiyatro oyununa evirilebiliyordu. Mahkeme salonu kuruluyor, yargıçlar, sanıklar doluşuyor birileri yargılanabiliyordu. Aslında ciddiye alınması gereken oyunlar sahneleniyordu. Tutunamayanları, kaybetmemek adına ciddiye almak gerekiyordu. Kaç tutunamayanın, farkında olmayan kaç katili vardır aramızda, kim bilir… bilebilir?

Haşarı çocuklar vardır, her şeyi kurcalayan, sorgulayan ve hep eğlencesinde olan çocuklar. Oğuz Bey de tıpkı otuzlarında olan haşarı bir çocuk gibiydi. Deşeleyen aynı zamanda toplumu, sabit düşünceleri ve bireyleri sorgulayan, tespitlerde bulunan fazlasıyla zeki, nüktedan bir çocuk ruhu taşımaktaydı. Türk toplumuna fazla bir eğlencesi vardır, gülümseten ve sevecen bir dili en çekici yanıydı. İroniktir ki karakterleri eğlenceden yoksundu. Mayaları tutmamıştı. Kendisi de tutunamayan karakterlerini çok yerinde simgesel anlatımlarla okuruna yansıtıyordu.  O muhteşem simgesel anlatı şöyledir;

Sürekli akan çeşmenin yanına geldi. Selim, böyle çeşmelerde her tarafını ıslatırdı; suyu da içemezdi istediği kadar. Oysa, bazı insanlar vardır; en çamurlu yerlerden bile kolalı beyaz gömleklerini ve açık renk pantolonlarını kirletmeden çıkarlar. Böyle adamlar hayatta başarıya ulaşırlar Olric. Selim nereye tutunacağını bilemezdi. Bir eliyle çeşmenin duvarına dayanmaya çalışırken, öbür elini suya uzatır: dengesini bulamaz bir türlü. Ayakları çamura batar, dudakları suya yetişmez. Islanırız, gene kururuz; ne yapalım? derdi.

O toplumda bir hücreydi, “Anarşist Hücre” tıpkı Bay C. gibi fakat yazarından farklı olarak Oğuz Beyin beyninde gerçek bir anarşist hücre vardı!..

Şimdi tekrardan bana sesleniyorlar.

  • Bizler için kapı kapı dolaşıp bizleri anlatma yetkisini sana kim verdi Anıl?
  • (Onlar gibi cevap vermeliyim!) Ruhsatsız çalışıyorum beyler!

İstediği gibi yaşayamayıp istediği gibi ölenlere,

Tutunamayanlara,
12.01.2020

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*